BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Venezüella için zaman “tarihin sonu” değil,sadece başlangıcı.(Bernardo Alvarez*)   
Başkan Hugo Chavez 1998 yılında seçilinceye kadar Venezüella fazla dikkat çeken bir ülke değildi. Dünyada diğer Latin Amerika ülkelerinin aksine istikrarlı, sağlam bir demokrasisi olan, ABD’nin dostu ve Washington Konsensüsü’nün neo-liberal ekonomik kararlarına harfi harfine uyan bir ülke olarak biliniyordu. Ama 1989 yılında toplumda huzursuzluk başlayınca ve 1992 yılında orduda iki başkaldırı olunca Venezüella’nın ne kadar yoksul olduğu, halkın ülke politikasından ne kadar dışlandığı ve hükümetin halkın zorunlu ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamakta ne kadar çaresiz olduğu açığa çıktı. Başkan Chavez’in seçilmesi demokratik bir devrimdi; ona oy veren ezici çoğunluk halkın politikada aktif olduğu ve doğal kaynakları sosyal adalet getirmek için kullanan yeni bir hükümet, yeni bir yol istediğini gösterdi. Bu demokratik devrim bizim projelerimizi reddeden ve Venezüellalı seçmenlerin demokratik isteklerine karşı birleşen eski egemen güçlere karşı yapıldı. Aynı zamanda, bu demokratik devrim devlet, pazar ve halk arasında ilişkileri yeniden tanımladı, Venezüella’nın uluslararası sistemde durumunu güçlendiren canlı bir dış politika üretti ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra belirlenen bu dünya sisteminin yeniden kavramsallaştırılmasına ve belirlenmesine yardımcı oldu. Latin Amerika’da eski liberal demokratik kalkınma modelleri nasıl önemli halk sektörlerini dışladıysa, uluslararası sistem de dünya ülkelerinin ve halklarının önemli bir bölümünü bu dünya sisteminin dışında bıraktı. Dışlanma sadece ulusal değil, uluslararası da oldu.

Venezüella’nın demokratik devrimi soğuk savaş sonrası dönemde gelişen uluslararası sistemle yakından ilintiliydi. Sovyetler Birliği parçalandıktan sonra politikacılar ve siyasi bilimciler artık ideolojik savaşların sona erdiğini varsaydılar; Charles Krauthammer ABD’nin “tek kutup hareketini” kutladı ve Francis Fukuyama bu harekete “tarihin sonu” adını verdi. Temsili demokrasi ve serbest pazarlar “savaş”ı kazanmış kabul edildi ve ABD gerçekten zafer elde edilmiş gibi bu politikayı kamçılamaya devam etti. 1994 Amerikalar Zirvesi’nde toplanan Latin Amerika ülkeleri gizemli “Washington Konsensüsü”nün (serbest ticaret, kısıtlı hükümet, açık pazar ve özel sermaye) ardında birleşti. Adı bile (konsensüs; düşünce birliği) başka bir seçenek olmadığını, hiçbir tartışma gerekmediğini ima etti. Aslında ortada ortak karar filan yoktu. Yerine, önerilen politikalardan yararlanmak isteyen seçkinlerin anlaşması vardı. Venezüella’da ve yarıkürede diğer ülkelerde olan değişiklikleri anlamak için bu farkı görmek çok önemli. Neo-liberalizmin egemenliğine karşı çıkmak son yirmi yıldır gittikçe etkinleşen alternatif hareketlerin lokomotifi oldu. Bu hareketlerin öne sürdüğü öneriler şu anda var olan ve gelecekteki kalkınma modellerinin tanımlanmasının önemli bir parçası oldu. Sözde “konsensüs” bölgede gittikçe büyüyen ve Venezüella’da açıkça belirgin olan huzursuzluğu fark etmedi. 1989 yılında neo-liberal ekonomik reformları büyük sokak gösterileri ve karışıklıklar izledi ve halkı kontrol etmek işin çağrılan ordu binlerce kişiyi öldürdü. Reformların bir başka zararlı sonucu da aşırı yoksulluk içinde yaşayan Venezüellalıların oranının %43.9’dan %66.5’a yükselmesi oldu. Venezüella’nın, batılı bilginlerin sandığı gibi “istisnai” bir ülke olmadığı belli oldu. Petrol varlığına rağmen, komşuları ile ortak yanı sanıldığından çok daha fazlaydı. Venezüella’nın görünüşte istikrarı sorgulanmağa başlandı ve “konsensüs” dağıldı. Bu beklenmeyen bir şey değildi. Daha önce de bahsettiğim gibi, konsensüs sadece Washington ve Venezüella’nın seçkinleri arasındaydı. Bütün bölgede liderler ve halk hareketleri kımıldanmaya başlayınca, Latin Amerika’da sadece çok az kişinin konsensüsü istediği ortaya çıktı. Tartışma bitmemişti ve ortada ortak karar yoktu.

Bugün Latin Amerika’da ülkelerini yeni bir yola doğru yönlendiren hükümetler var. Tartışılan konular artık sadece serbest ticaret ve özel sermaye değil; tartışılan konular arasında yoksulluk, sosyal dışlanma, bölgesel bütünleşme, bağımsızlık ve Güney-Güney işbirliği de var. Ve yaptıkları sadece tartışmayı genişletmek değil, bu hükümetler devletin kalkınmada, halkın karar almada ve ülkelerinin ulusal ve uluslararası bağlamda rolünü de yeniden tanımlamaya başladılar.

Bu süreç Venezüella’da yeni bir anayasanın yazılması ve ulusal bir referandumla onaylanmasından sonra başladı. 1999 Anayasası geleneksel temsili demokrasi yerine katılımcı demokrasi getirerek, yaşamsal önem taşıyan korunmalı ekonomik, sosyal ve kültürel hakları genişleterek, ülkenin doğal kaynaklarını denetme yetkisini devlete geri vererek ve anayasayı sosyal adaleti oluşturmakla yükümlü kılarak ülkenin politik sistemini yeniden tanımladı. 1999 Anayasası hem yeterli temsili demokrasi hem de olabildiği kadar katılımcı demokrasi getirmeğe uğraşıyor. Aynı şekilde, doğal kaynakların mülkiyetini Venezüella halkına geri vererek, petrol gelirini daha eşit dağıtarak, ulusal üretim için kooperatifler geliştirerek, ekilmeyen toprakları kamu kullanımı için dağıtarak ve özel sermayenin ihtiyaçlarını kamu ihtiyaçlarıyla dengeleyerek ülkenin ekonomik sistemini yeniden tanımlıyor. Venezüella’nın yönelimi ve yeni anayasası uluslararası düzeyde de çok kutuplu bir dünya, bağımsızlık ve halkın geleceğine kendi karar verme hakkı, Güney-Güney işbirliği ve Güney Amerika’nın politik birleşmesini öngörüyor.

Bütün bu değişikliklerin, iç ve dış güçlerin gelişmeleri engelleme ve istikrarı bozma çabalarına (Başkan Chavez’e karşı Washington destekli bir darbe, ülkeye 10 milyar dolara mal olan petrol endüstrisine karşı sabotaj ve bazı sanayici ve işadamlarının ekonomiyi baltalamak için işleri durdurması gibi) karşı koymanın tümü demokrasi ve barış içinde geçen yedi seçim ve halk oylaması sonucu oluşması Venezüella halkının politik olgunluğunu göstermesi bakımından dikkate değer. Bölgede bu kadar düşmanlığa karşı koyabilecek başka bir ülke veya yaşamını sürdürebilecek bir hükümet olduğunu sanmıyorum. Ama Venezüella halkı ve demokratik yolla seçilen hükümeti bu belalardan sağ salim ve daha da güçlenerek kurtuldu. Venezüellalılar darbe sırasında Başkanlarını kurtarmak ve iktidara geri getirmek için yaşamlarını tehlikeye attı, petrol endüstrisini sabotajcılardan kurtardı ve işadamlarının lokavtının yarattığı sıkıntılara, demokrasiyi tehlikeye sokmadan katlandı. Fakat daha dikkate değer bir nokta, bütün bu krizler sırasında Başkan Chavez’in hükümeti ne olağanüstü durum ilan etti, ne de anayasal hakları çiğnedi.

Venezüella’nın yeni demokrasi görüşü ve kalkınması olumlu sonuçlar vermeğe başladı. Politik açıdan vatandaşlar her düzeyde ülkenin politik yaşamına katılmaya ve kendilerini etkileyen kararları denetlemeye başladı. Yapılan tarihsel bir değişiklikle Venezüellalılar şimdi halk oylamasıyla seçilmiş görevlileri geri çağırabilir ve yasaların onaylanmasını engelleyebilir.

Latinobarometro’nun yaptığı bölgesel bir halk yoklamasına göre Venezüellalılar ülkelerine “tamamen demokratik” diyen ülkeler sıralamasında ikinci geliyor ve %57’si demokratik sistemlerinden hoşnut -son yılların en yüksek oranı. Ekonomi büyümeye (2006’da %9.6, dünyada en yüksek oranlardan biri) ve çeşitlenmeye devam ediyor ve Venezüellalıların %59’u ekonomik durumlarının 12 ay öncesine göre daha iyi olduğunu söylüyor. Ekonomik kooperatiflerin sayısı 1998 yılında 800’ken 2006’da 181,000’e yükseldi ve iki milyon hektardan fazla toprak 10,000 aileye dağıtıldı. Sosyal programlar yoluyla 20,000 doktor (Küba hükümetinin ve halkının çok değerli yardımıyla) Venezüella’nın en yoksul mahallelerinde çalışmaya başladı. Bundan başka, sosyal programlar halka parasız eğitim olanağı, destekli yiyecek ve mesleki eğitim verdi. Dünya Bankası’na göre 2005 yılında %40 olan yoksulluk 2006 yılına %30’a düştü. Anket firması Consultores’in yaptığı araştırma halkın %68’inin ülkenin durumunu olumlu bulduğunu gösterdi.

Venezüella uluslararası ilişkilerde, anayasasının emrettiği gibi, birtakım bölgesel petrol girişimlerinde bulunduğu gibi (örneğin PetroCaribe Karayip ülkelerinin petrol dışalımlarını parasal olarak destekliyor), Güneyin Bankası’nın ve yakında Avrupa’da da yayına başlayacak olan bölgesel televizyon kurumunu Telesur’un kurulmasına katılarak Latin Amerikanın politik bütünleşmesini ilerletmeye çalışıyor. Venezüella aynı zamanda birtakım ülkelere yardım ediyor ve bölgesel kalınma için kaynak yaratmaya çalışıyor. Aynı şekilde, güney ülkeleriyle (küresel) ilişkilerini genişletiyor; Afrika’da 2005 yılında 8 olan elçilik sayısını 2007’de 18’e çıkardı ve Çin, Hindistan ve Ortadoğu ülkeleri ile politik ve sosyal bağlantılar kurdu. 2006-2007 yılında Venezüella 16 eyalette ve 173 Kızılderili kabilesinden (ABD) 500,000 kadar aileye indirimli fiyatla yakıt sattı ve buna ilaveten Katrina kasırgasından sonra 2,5 milyon varil benzin sevk etti. Katrina’dan sonraki korkunç durum yoksulluk ve dışlanma sorununun hepimizin ortak sorunu olduğunu gösteriyor.

Başkan George W. Bush’un hükümeti Venezüella’nın kendisi için çizdiği yola genellikle şüphe, kaygı ve horlamayla baktı. Niye? Washington’un yegane kalkınma yolunun serbest ticaret ve seçkin sınıfa dayalı temsili demokrasinin toplumun biricik sürdürülebilir politik örgütlenmesi olduğunda ısrarı ve gerçekleştirilmesi için kullandığı diplomatik araçlarının önleyici savaş ve “dönüşümsel” demokrasi olması Venezüella’nın hedefleriyle çatıştı. Aynı zamanda 11 Eylül 2001’daki korkunç saldırı Soğuk Savaş döneminin, 1823 yılından kalma yarıkürede hegemonyacı ve babalık taslayan Monroe Doktrini’ni savunan politikaları ve kişileri yeniden ortaya çıkardı. ABD başka ülkelere emretmeğe, onların kalkınma çalışmalarını yönlendirmeye kalkışmayı sürdürdü Bu bölgede ABD’ye duyulan güvenin kaybolmasına ve imajının kötüleşmesine neden oldu. ABD’nin başka ülkelerin iç işlerine karışmayı sürdürmesi, nasıl kalkınacakları ve nasıl hareket edeceklerini dikte etmesi ve “ya bizimlesiniz ya bize karşısınız” demesi bölge ve bütün dünya ülkeleri ile arasını açtı. Örneğin, “demokrasi getirme” girişimleri daha çok onun engelleyici savaş ve dönüşümsel stratejisinin ayrılmaz bir parçası gibi görülüyor ve demokrasiye yeni bir tanım getiriyor. Bu girişimler Venezüella’da sık sık Başkan Chavez’in hükümetine karşı olan anti-demokratik sivil toplum örgütlerinin işine yarıyor.

Washington’un Nisan 2002’de Başkan Chavez’e karşı hükümet darbesini desteklemesi ve Ortadoğu politikaları Latin Amerika’da birçok ülkeyi ABD’nin gerçek niyeti hakkında şüphelendirmeye başladı. Başkan Bush ancak son zamanlarda yarı kıtaya sosyal adalet getirmenin öneminden bahsetmeye başladı ama o zaman bile gerçek amacın yeni ve değişik bir Latin Amerika’yı kabullenmekten daha çok Venezüella’yı tecrit etmek olduğu düşünüldü. Venezüella ABD’nin bu yeni tutumunda samimi olduğuna inanmak istiyor ama gelecek yıl için bütün yarı-kıtaya yardım olarak sadece 1,67 milyar dolar belirlemek bizde biraz kuşku uyandırıyor. Neticede, bu miktar ABD’nin Irak’ta savaş için aşağı yukarı bir haftada harcadığı paraya eşit. Bundan başka, ABD’nin terör gibi hassas konular üzerine konuşmalarında ve ahlak anlayışındaki çifte standart da kuşku veriyor. ABD 1973 yılında Cubana de Aviacion yolcu uçağını düşürmekle ilgili olarak birinci derecede cinayet suçundan 73 kere suçlu terörist Luis Posada Carriles’i Küba’ya geri göndermekle yasal olarak yükümlü olduğu halde, aldırmamaya devam ediyor. Venezüella da Mayıs 2005’te geri gönderilmesini talep etti. ABD geri göndereceğine veya kendisi yargılayacağına, yakında onu serbest bırakabilir. 3 Nisan 2007’de kefaletle serbest bırakılması için duruşması vardı. Cinayetle değil, göçmen bürosuna yalan söylemekle suçlanıyor. Venezüella teröristlerin korunması değil kovuşturulması gerektiğine inanıyor. Çifte standart ABD’nin terörle savaşına dayanak olamaz. Bu arada ABD, benim ülkem terörle savaşta yeterince işbirliği yapmıyor, Kolombiya’dan FARC’a sığınak sağlıyor suçlamasıyla, Bogota’nın Venezüella’nın bu konuda gösterdiği çabaları tekrar tekrar övmesine ve benim ülkemin Kolombiya’da barış sürecini desteklemesine rağmen, tek yanlı yaptırımlar uyguluyor. Washington’un böyle hassas konularda standardı hükümetin dostu olup olmadığına göre değişiyor. Venezüella’nın tuttuğu yeni yol ABD’nin çıkarları için bir tehlike değil ama dünya ve yarı-kıta hegemonyası görüşüne karşı bir çıkış.

3 Aralık 2006 başkanlık seçimi Venezüella’nın demokratik devriminde ileri atılan bir adım oldu. Venezüella halkının %75 katılım gösterdiği seçimde, Hugo Chavez %63’le yeniden seçildi. Chavez 7 yıl iktidar olduktan sonra dünyanın her köşesinde olağanüstü sayılacak bir zafer kazanmayı başardı. 1998 yılında kazandığı ilk seçime göre oylarını 1.7 milyon arttırdı. Başkan Chavez ve hükümeti halktan yeniden aldığı destek ile sosyal adalet, katılımcı demokrasi, bölgesel bütünleşme ve çok kutupluluğa dayanan bir demokrasi ve kalkınma modelini derinleştiriyor. Başka ülkeler de kendi durumlarına, geçmişlerine ve halkın isteklerine göre, benzer yollar arıyor. Bu yeni hükümetler demokrasi ve kalkınma nasıl oluşur, devlete ve halka düşen rol nedir, doğal kaynakların kendi ülkelerinin kalkınmasında ne gibi bir rolü olmalıdır ve bu süreçlerin uluslararası sistemi, özellikle bu yarıkürede, nasıl şekillendireceği tartışmasını simgeliyor. Bu yarıkürenin bütün ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalararası sistemi yönetmek için yaratılan bütün yapısal programları yeni gerçeklere göre değişmek zorunda. Biz Venezüella’da kendimizi tarih boyunca kalkınma programlarından dışlanan halkımızın acılarına cevap vermek üzere sosyal adaleti ileri götürmeye adadık. Aynı zamanda ülkelerarası ilişkilerde karşılıklı saygı, işbirliği, yardımlaşma ve bütünleşmeye dayanan bir yarıküre geliştirmeye de kararlıyız. Bizim Venezüella’da ABD’ye karşı bir önerimiz yok. Bizim önerimiz Latin Amerika ülkelerinin yararı için. Bu, bu şekilde anlaşılmalı. Venezüella için zaman kesinlikle “tarihin sonu” değil, sadece başlangıcı.

*Venezüella Washington elçisi Bernardo Alvarez’in Boston Üniversitesi’nde yaptığı konuşma

[Znet.org’dan Emine Kunter tarafından Latinbilgi için çevrilmiştir]