BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-BARIŞ
Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında sevdalıların
sevda sözleridir barış.
Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme
elinde yemiş dolu bir zembil
ve alnında ter tomurcukları
-pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi-
akşamüstü eve dönen babadır barış.
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin
kazdığı çukurlara
yangının kavurduğu yüreklerde ilk
tomurcuklarını açarken umut
ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
yana dönüp içerlemeksizin
uyuyabildiklerindedir barış.
Barış yemek kokusudur tüten
akşamleyin
arabanın yolda durmasının
korkutmadığı
kapı çalınmasının dost demek olduğu
ve pencereyi saat başı açmanın,
renklerinin uzaktaki çanlarıyla
gözlerimizin bayram etmesini
sağlayan
gökyüzü demek olduğu zamandır
barış.
Barış bir bardak sıcak süt ve bir
kitaptır uyanan çocuk önünde.
Başaklar birbirlerine eğilip ‘İşte,
ışık, ışık, ışık!’ dedikleri
ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı
zamandır barış.
Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman
eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği
zaman geceleyin,
cumartesi akşamları mahalle
berberinden çıkan yeni traş olmuş bir işçi gibi
baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış.
Geçmiş gün
yitirilmiş gün olmadığı
sevinç yapraklarını akşamın içine
salan kök
ve kazanılmış bir gün, hak edilen bir
uyku olduğu zaman
acıyı kovmak için zamanın dört bucağından
güneşin hemen ayakkabılarını
bağladığını duyduğun zamandır barış.
Barış ışınlar demetidir yaz ovalarında
iyilik alfabesidir tanın dizlerinde.
‘Kardeşim’ dediğin ‘Yarın
kuracağız’ dediğin zaman
kuracağız dediğimizi kurunca türkü
çağırdığımız zamandır barış.
Ölüm yüreklerde az yer kapladığı
ve güvenli parmaklarda mutluluğu
gösterdiği zaman bacalar,
ikindi vaktinin büyük karanfilini
ozan ve insan aynı şekilde kokladığı
zamandır barış.
İnsanların sıkışan elleridir barış
dünyanın masasındaki ekmektir
gülümsemesidir annenin.
Budur yalnızca.
Başka bir şey değildir barış.
Ve toprakta derin karıklar açan
sabahlar
tek bir sözcük yazarlar:
Barış. Başka bir şey değildir. Barış.
Dizelerimin rayları üzerinde
buğday ve güller yüklenmiş
geleceğe doğru yol alan trendir barış.
Kardeşlerim,
barış içinde derin derin soluk alıyor
tüm dünya bütün düşleriyle.
Verin elinizi kardeşlerim,
işte budur barış.
YANNIS RITSOS
(1 Mayıs 1909 - 11 Kasım 1990)
Çeviri:
İoanna Kuçuradi - Özdemir İnce

 

MEMLEKETİMİ SEVİYORUM
Memleketimi seviyorum:
Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattim.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.
Memleketim:
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendimden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
Memleketim
Memleketim ne kadar geniş:
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kere olsun gecemedim diye
utanıyorum.
Memleketim:
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak , söğüt ve kırmızı toprak.
Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve
dağ başı göllerini seven alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu'nun Abant gölünde yüzer.
Memleketim:
Ankara ovasında keçiler:
kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un
Al yanakları mis gibi kokan Amasya Elması,
zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler
ve sonra kara saban
ve sonra kara sığır:
ve sonra: ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir...


YAŞAMAYA DAİR (1)

YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ,
BÜYÜK BİR CİDDİYETLE YAŞAYACAKSIN
BİR SİNCAP GİBİ MESELA,
YANİ, YAŞAMIN DIŞINDA VE ÖTESİNDE HİÇBİR ŞEY BEKLEMEDEN
YANİ, BÜTÜN İŞİN GÜCÜN YAŞAMAK OLACAK.
YAŞAMAYI CİDDİYE ALACAKSIN,
YANİ, O DERECEDE, ÖYLESİNE Kİ,
MESELA, KOLLARIN BAĞLI ARKADAN, SIRTIN DUVARDA,
YAHUT, KOCAMAN GÖZLÜKLERİN,
BEYAZ GÖMLEĞİNLE BİR LABORATUVARDA
İNSANLAR İÇİN ÖLEBİLECEKSİN,
HEM DE YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEDİĞİN İNSANLAR İÇİN,
HEM DE HİÇ KİMSE SENİ BUNA ZORLAMAMIŞKEN,
HEM DE EN GÜZEL,
EN GERÇEK ŞEYİN YAŞAMAK OLDUĞUNU BİLDİĞİN HALDE.
YANİ, ÖYLESİNE CİDDİYE ALACAKSIN Kİ YAŞAMAYI,
YETMİŞİNDE BİLE, MESELA, ZEYTİN DİKECEKSİN,
HEM DE ÖYLE ÇOCUKLARA FALAN KALIR DİYE DEĞİL,
ÖLMEKTEN KORKTUĞUN HALDE ÖLÜME INANMADIĞIN İÇİN,
YAŞAMAK, YANİ AĞIR BASTIĞINDAN.
1947
(2)

DİYELİM Kİ, AĞIR AMELİYATLIK HASTAYIZ,
YANİ, BEYAZ MASADAN
BİR DAHA KALKMAMAK İHTİMALİ DE VAR
DUYMAMAK MÜMKÜN DEĞİLSE DE BİRAZ ERKEN GİTMENİN KEDERİNİ
BİZ YİNE DE GÜLECEĞİZ ANLATILAN BEKTAŞİ FIKRASINA,
HAVA YAĞMURLU MU, DİYE BAKACAĞIZ PENCEREDEN,
YAHUT DA YİNE SABIRSIZLIKLA BEKLEYECEĞİZ
EN SON AJANS HABERLERİNİ.
DİYELİM Kİ, DÖVÜŞÜLMEYE DEĞER BİR ŞEYLER İÇİN,
DİYELİM Kİ, CEPHEDEYİZ.
DAHA ORDA İLK HÜCUMDA, DAHA O GÜN
YÜZÜKOYUN KAPAKLANIP ÖLMEK DE MÜMKÜN.
TUHAF BİR HINÇLA BİLECEĞİZ BUNU,
FAKAT YİNE DE ÇILDIRASIYA MERAK EDECEĞİZ
BELKİ YILLARCA SÜRECEK OLAN SAVAŞIN SONUNU
DİYELİM Kİ, HAPİSTEYİZ,
YAŞIMIZ DA ELLİYE YAKIN,
DAHA DA ON SEKİZ SENE OLSUN AÇILMASINA DEMİR KAPININ.
YİNE DE DIŞARIYLA BERABER YAŞAYACAĞIZ,
İNSANLARI, HAYVANLARI, KAVGASI VE RÜZGARIYLA
YANİ, DUVARIN ARKASINDAKİ DIŞARIYLA.
YANİ, NASIL VE NERDE OLURSAK OLALIM
HİÇ ÖLÜNMEYECEKMİŞ GİBİ YAŞANACAK...
1948
(3)

BU DÜNYA SOĞUYACAK,
YILDIZLARIN ARASINDA BİR YILDIZ,
HEM DE EN UFACIKLARINDAN,
MAVİ KADİFEDE BİR YILDIZ ZERRESİ YANİ,
YANİ, BU KOSKOCAMAN DÜNYAMIZ.
BU DÜNYA SOĞUYACAK GÜNÜN BİRİNDE,
HATTA BİR BUZ YIĞINI
YAHUT ÖLÜ BİR BULUT GİBİ DE DEĞİL,
BOŞ BİR CEVİZ GİBİ YUVARLANACAK
ZİFİRİ KARANLIKTA UÇSUZ BUCAKSIZ.
ŞİMDİDEN ÇEKİLECEK ACISI BUNUN,
DUYULACAK MAHZUNLUĞU ŞİMDİDEN.
BÖYLESİNE SEVİLECEK BU DÜNYA
"YAŞADIM" DİYEBİLMEN İÇİN...

ŞUBAT 1948 NAZIM HIKMET

23 Sentlik Asker

Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavsan gibi korkak,
belki toprak gibi akilli
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da ayni hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz besini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mi çoktan,
daha sizin devletinizin adi bile konmadan.
Mevcuttu, isiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,

yeller eserken yerinde sizin New-York'un,
kursun kubbeler kurdu o
gök kubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Hali dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin'in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler,
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarin çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti. (1953)


.....Kübadan döndüm bu sabah.
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek
dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya.
Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin,
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini.
Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin,
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilirmisin,
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilirmisin üstat,yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın
resmini yapabilirmisin.......
                                                                   NAZIM HİKMET RAN


“Ölüm kendi belgeleriyle geldi.
 Mücadeleyi,
 yeniden ele alacağız,
 yeniden başlayacağız.
 Yeniden hep birlikte başlayacağız.
 Dünya’nın büyük yenilgisine karşı
 asla tükenmeyen küçük yoldaşla.
 Yada hafızada
 ateş gibi yananla.
 Bir daha ve
 bir daha ve
 bir daha.......”

                 JUAN  GELMA

Nazım Hikmet, Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hâlâ...
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
NAZIM HİKMET


NEYİ BİLDİRİR SAYILAR

sayılar bebelerin kundakları
sayılar tabutları şehirlerin  
öldürülmüş öldürülebilecek olan
sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir
sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri

nedir yaklaşan bize
bizden uzaklaşan nedir

dünya savaşı: I
dünya savaşı: II
14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü
                           49 milyon sakat
ölülerle sakatların memleketi
         103 milyon nüfuslu bir memleket
             ve ayrıca öksüzleri delileri yanık taşlarıyla

ve gidenlerden biri evimizdendi
gitti dönmedi bir daha
19'unda mıydı 40'ında mıydı aklımda kalmamış
döndü iki gözü kör
gök gözlü müydü kara gözlü müydü aklımda kalmamış
döndü dizkapağından kesik sol bacağı
döndü ve kapısını bulamadı evinin
14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yyl 54 milyon ölü
                           49 milyon sakat

yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız
% 80'imiz aç
dişlerimiz dökülüyor
dişetlerimiz yara içinde
ölü derilerimiz çatlak
hele çocuklarımız
sallanan koca kafaları
kırış kırış yüzlerinde kederli iri gözleriyle
ve eğri büğrü incecik bacakları üstünde karınları
                                                   davul gibi

yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız
% 80'imiz aç
yıl 1962
62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak
çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya
40 milyon insan doyasıya yer içer
40 milyon kediye de artar ekmekten etten
kediler salata yemez şarap içmez
kedileri ben kattım ziyafete

balistik füzeleri filimlerde seyrettim
2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha
                               kurulmadan onlar
belki benim kitabım da vardır içinde
62 yılında bombardıman uçaklarını gördünüz mü
son modellerini
2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına
                                 bombalarının
temeli daha atılmamış 4 sağlık evini koskoca
                                         pırıl pırıl
ve yatakları röntgenleri umutlarıyla
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar
                                   dolar yılda
10 yılda 120 bin milyar

yıldızların sayısına yakın mı bilmem
120 bin milyar
yahut 150 milyon yapılmamış ev
yapılabilecek ama yapılmamış ev
150 milyon ev hayaleti
5 odalı akarsulu elektrikli banyolu
kapıları merdivenleri pencereleri 150 milyon evin
güneş doğarken camları
gölgeleri akşamüstü
balkonları ayışığında

ayının ini var
sümüklü böceğin kabuğu
bizimse bu işte halimiz ortada
bir adam tanırım
iki elli iki ayaklı
kaytan kara bıyıklı
otuzuna bastı bu yıl
iki oğlundan biri yedisinde öbürü altı aylık
anası karısı kaynatası
ve bir fotoğraf askerlikte çekilmiş ya kendisinin ya rahmetli babasının
ya kaynatasının
ve bir leğen
ve bir göz oda

150 milyon ev
bu evlerden bir teki
odaları kapıları akarsuyu ve yemek masası bu evin
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar
                                     dolar yılda
10 yılda 120 bin milyar dolar
yahut 150 milyon yapılmamış ev
yapılabilecek ama yapılamamış
tanıdığım adamınki de içinde
balkonunda ayışığı
62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar
                                                     dolar yılda
yahut yuvarlak hesap 1 milyar ölü adayı
ve ölüme hazır en azdan yarısı bütün toprakların
yarısı bütün ağaçların balıkların bütün yağmurların
ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme
                                                             hazır
tepeden tırnağa silahsızlansak
63'de mi olur 65'te mi artık
atomlu atomsuz silahsızlansak bütün iklimlerde
ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini
çoğaltsak onları
kazırdık açlığın kökünü üç ayda
dişlerimiz dökülmez olur
kanamaz dişetlerimiz
hele çocuklarımız
keder silinir gözlerinden
       eğri büğrü bacakları doğrulur
                       iner şiş karınları

neyi bildirir sayılar
neyi bildirmeli
yaklaşan nedir size
uzaklaşan nedir bizden.

NAZIM  HİKMET



     Ellerinize ve Yalana Dair
     Nazım Hikmet

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
                                                                     elleriniz.

Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
                           bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar,
ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden
                                                                     doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
             Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları
                           ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
                           kolay atlatılırsın...

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka herşey
                   herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
                                   elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
           bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
           bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nazım HİKMET

UNUTMADIK

yaralı bayramlar geçti
mevsimler,bütün anlamlarıyla
yüreğin koyu yerinde birikenler
kendi takvimleriyle gelip geçtiler
gelip geçti şehirler ve ölüler
unutmadık
topraktan çoban yıldızına değin
her yer
her şey
mümkündü
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralıydık
unutmadık
Orada bir coğrafya yağmalanıyor
Orada gazetelerin ofset baskısı
Orada yeniden yazılıyor 835 satır
ve umudunu kaybetmeyen şehirler
gökyüzünün karanlık kefeniyle örttük
yıldızların delik deşik ettiği ölülerinizi
adsız ölülerinizi
adları bir coğrafya ile yan yana yazılan
gövdelerinizi unuttuk,unutmadık hiçbirinizi
savaşlar ve pazarlar çağıydı
aynı silahlardı kullandığımız
aynı çarşılar aynı kandı
sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik
pusu yataklarından,dağılmış bahçelerden
viran tarihten
uykuları çevik,namlularını oğulları gibi seven
çocuklar gibi küsüp
kırda gelincikler gibi gülümseyen
müsademe çocuklarını gördük
geçip gidiyorlardı
tarihin en uzun gecesinden
pazarlarda aynı kan
aynı paranın değiş tokuşunda
karanlık çarşılar
aynı kanlı tarih her defasında
bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın
ölüme yakın duran
bir de on binlerin korosunda haykıran
intifada intifada intifada
iki güzelliğimiz vardı bizim
ufkumuzdan inen
ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz
birini kurşunlar,ötekini ofset baskılı resimler aldı
otuz üç kurşun sıkıldı her birimize
kutuplar kadar uzak,baba ocağı kadar yakın
doğunun gündüz ve gecelerinde
otuz üç yıldız
hala ışığını gönderiyor bize
birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim
birkaç karanfil
yol için ipek,uyku için maya
kalbiniz için
kara bir yemin gibi çırılçıplak
kelimeler getirdim
kaybolmuş yüzyılların vatanında
ölümün erken takibe aldığı çocuklar
dağlarda değilim sizinle birlik
yalnızca mataranıza su vermeye geldim
Nazım kadar coşkulu
Aragon kadar aşık
Lorca kadar yaralı
serap ile hakikat arası
çağın aşamadığı uçurumlarda
gider gelirim gider gelirim
efsanelerin çeşitlendiği yol ağızlarındaki büyük kamaşma
anda gizlenen zaman
ateşin avesta dili
bitkiler,otlar,kökler
dağlanmış dil,narın rengi
on binlerin dönüşünü uğuldarken
doğunun yeni defteri
topraktan çobanyıldızına değin
her yer her şey karanlık bir pusuda
yazının,tekerleğin,tarihin
ilk çocuklarından
ey büyük mezopotamya
iki bin yıllık gece
dön geri bak
kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda
                             Murathan Mungan(1986-1993)

İKİ YEMİN

Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım
Yemin ettim
Yüreğimdeki ve bedenimdeki
bütün yaralar adına
yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda
Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım
aşktan yorgun düştü dinim
dağıldı kehribarım
gül ve buğday yetiştiren
Ömrüm adına yemin ederim ki:
Ben seçmedim bu ölümü
Kaçmasan vurmayacaktım
                     Murathan Mungan(08-06-1991)

GECENİN ÇOBANLARI

Göğüslerinde acıbadem kokusu
avuçlarında kehribar
karanlığı sürüyor gecenin çobanları
yağmurun yıkadığı bıçaklar ve dallar gizlenirdi
simli bir yazmadaki saklı sözcükler gibi
akardı birinin kalbinden ötekine
patikalar inerdi kaçak bakışlar
ölüler ve sevdalıların buluştuğu vadiye
Onların zamanıydı
kepeneklerinin içindeki uçuruma tutunmuşlar
bitkin bir şaşkınlık içinde
vadilerde kaldı eski derinliğimiz
hangi ay geri çağırır bizden çekilen suları
taşlar kadar tarihe kefil
durur şiirin altında
kendi derinliğine mühürlenmiş sözcükler
Söz boş!Boş şiir
neye yarar
gümüş tozanlarından bir gecede
bir mitosa varmıyorsa bütün konular
                   Murathan Mungan(1991)

İKİ BIÇAK

İki bıçak seç kendine
Biri yaralamak için
Biri öldürmek
Pusu kur gözlerinin
Karanlık gölgesine
Biri sevmek için
Biri ihanet
İki yürek seç kendine
Biri yaşamak için
Biri gizlenmek
Bir korkak,bir kaçak,bir firar
Kaç kişisin sen sevdiğim çocuk
İçimdeki bıçak bir kere daha dönüyor
Olduğu yerde
Kalırsan sel basar yataklarımı
Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde
Kimi zamanlar olur sevgilim
İki bıçak bile yetmez bir tek ölüme
                   Murathan Mungan.

MEVSİMLER VE ŞARKILAR
                                   -78 Kuşağına-
I
günlerdeydik
ve gecelerde dolu dizgin!doludizgin:koşumları yitirdik!
daha her birimizin bin parçası bin yerdedir
daha parçalarımızla meşgulüz,çocuklar
kimse bilmez ki parçalarını bizim kadar

II
mevsimler ve şarkılar çok eskimiş olacak
döneceksin,belki sen de
savruk bir ömür paramparça dönecek ardından
döneceksin,küllerine!
küllerinle dirilip yeniden o yangından
“sırtımıza kimse yüklemeden biz bu dünyayı
sırtladık”diyeceksin,”ama kurtaramadık
ve kurtulamadık!”
*
/ŞİDDETİN BÜTÜN ÇEKLERİ KARŞILIKSIZSA ARTIK
ÖZLEMİN DE SENETLERİ PROTESTODUR!/

III
dövüşmek.İlle de dövüşmekse yazgımız varılan yerde
artık gölgelerimizden başka kimse yok görünürde
yangın sönmüş,küller evini arıyor elin göğünde
*
İşte “büyük günler”in düşünden “küçük an’lar”ın gerçeğine
oradaysan dön!dön!
hep yara k(almak) mı sürgünde?

IV
(önce dünyayı keşfettik,sonra mahalleleri;dünyayı keşfetmek
için yola çıktık,ama unuttuk bir sokağın ucundaki soluk per-
deli evlerimizi,bahçelerimi,öpüşlerimizi ve d(erken) kurtaramadık
da birbirimizi...)

şimdi sevmediklerimizi sevmeyi deniyoruz
yaşadıklarımızı değil
artık
y(aşamadıklarımızı) özlüyoruz....
                       Yılmaz Odabaşı

NİCE KÜLLERDEN

iç cebimde,sol göğsümle
senin o dalgın ve dargın yüzün
susuyor
sanki ağrımış,ağlamış bir hüzün

iç cebimde,sol göğsümle
o renksiz günlerden kalan geriye
nereye gitmişliğin,eskimişliğin
ah bir de beklememişliğin!

iç cebimde
tarihsiz
ve tarifsiz suretin senin
her sabah giyinir benimle
düşer düştüğüm yere
ve dönüşlerimde eve

dönüşlerimde
düşlerimle
ne buruksun
iç cebimde,sol göğsümle
bir fotografsın
nice küllerden geriye...
                 Yılmaz Odabaşı

AŞKLARIN YETİM RENGİ

-yalnızlığımda seni büyüttükçe kalabalıklaşacağım;
sen kendi kalabalığında hep yalnız olacaksın!-

I
kapattım ucu kıvrılı yerinden bir defteri
bir defter adınla hükümlü şimdi

sen kendinin neşteri,pası,kilidi
gençliğin kendine savurur seni
esmersin,cehennemin dibinde doğmuşsun
baban iki karılı evlerde,erkenlerde bekler seni

sen feodalizmin kara dilberi
gündüzün gölgesindeydi sevgi
gölgesinden gündüzlerin iklimler geçti

sesin şimdi”kanayan bir gül gibi”:kangren

II
sen kendi manastırının huysuz müridi
bir korkuda
bir şarkıda
ölüm susan uğultuda
sen orda
düşlerine leş kargası tüneyen

elleri ayazlarda
sen orda
esmerliğine rehin feodal şatolarda
*
uyurken sen hasretin avlusunda
gündüzlerin gölgesinde oturuyordum

sonra boşuna çizdim karanlığa resmini
boşuna...ezberleyip hasreti!
oysa nasıl istersen öyle gebertebilirdin beni

nasıl istersen...
*
artık sulara k(atalım) aşkların rengini
                           Yılmaz Odabaşı

SENİ BİR TUFAN GİBİ SEVDİM

           (martılar gelmezdi ki sizin ordan
           martılar sizindi ey evlerinin önü deniz
           bizde ölen kartallardan,dağlardan size haber veririz
           bir bakımlık deniz,bir avuç imbat göndermediniz!)

I
seni bir çığlık gibi sevdim
uzanıp sesimin avlularına sen de her sabah
sabah...sevince bir sevgiyle gideriz
sonra durur vitrinlerden çiçekleri seyrederiz
puştluklar bizi seyreder
biz çiçekleri

II
seni bir kar gibi sevdim
eridiim!

bak,kentleri de,dağları da bozdular
başka rüzgarlar giydirdiler kentlere
dağlara başka tüfekler

kalk
gidelim!
burdan gidelim!

III
seni bir namlu gibi sevdim
tetiklerimi ezberliyordun...

kıyametler koparken alnından bu kentin
geceydi...ansızın seni bir tufan gibi sevdim
b e d e n i m    a l a b o r a !
                             Yılmaz Odabaşı

AKŞAMDIR

suları
boğdu
dalgalar
ses hoyrat
sevinç yılgın
şakaklarım sonbahar...
*
iklimi kurak aşkların
yapışmış tenime ter,elime kir
sessizliğin ortasında bir deli rüzgar
akşamdır
avuçlarında marmara’nın
akşamdır
şiire karıştı sular
sularda çoğalır sevdalar
ellerim,ah ellerim
nasıl
         anlatsam
gece
gece kokuyor çocuklar...
                 Yılmaz Odabaşı

VAR GİT ARTIK

buralarda gece uzun
gün ışığı yakındır
var git artık
bakma ardına
ölüme fazla sokulma

düşün ki mevsim rüzgarlarının savurduğu
bir orman insan
sev onu,sokul,konuştur
doludur fazla üstüne varma...

hep susmak
susmak
yetmiyor bazen
işte bu yüzden
bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün
ozanlar herşeyi anlatmalı

var git artık
acıyı aşındırma
tut
ve at sevdaya uzanan çağlayana
                             Yılmaz  Odabaşı

GENELLEME

arınıyor,deviniyor gökyüzü
toz
ve ter karışıyor hayatıma

çekil git bölünüp dağılan,eksilip savrulan ne varsa!
merhaba doğrulup dirilten yanım
deli dizelerime biriken çığlık
merhaba uğultusu rüzgarların bahar akşamlarında

arınıyor,deviniyor gökyüzü
akıyor zaman
sevdalar karışıyor hayatıma...
                       Yılmaz  Odabaşı

SUNU:

“Sosyal eşkıyalar halkları için bir Napolyon ya da
Bismark’tan daha önemliydiler ve haklarında özlem
dolu ,gurur dolu türküler yakıldı.”
                                         -E.J.Hobsbawn-

soru taşırım sabaha
dallar da ağarır,dutlar dökülür toprağa
soru taşırım sabaha
*
girmeyin bu bahçelere dilinizde şarkılar yalan
örtmeyin soykırımları
benim coğrafyam talan
günlerdir haritalarda bir yanlışlık olduğunu söylüyorum
bu ses de gürleşir bir gün,biliyorum
bir rüzgar vurup geçiyor sesimin yalımına
duyulmuyorum...

sevdanın özeti dağ,diyeti hüküm
günlerdir haritalarda bir yalnışlık olduğunu söylüyorum
göğsünde yer aç dağlım,karalım
konaklamak istiyorum...
                 Yılmaz Odabaşı

CİZRE YOLUNDA
GÜNEŞE BAKAN ASKER

kuşatılmışlığa kar yağıyordu
toprağın mayınlı şakağı ürkek
ve sabahın yeni renginde bir asker
cizre yolunda güneşe bakıyordu

herkes bir dünya konuşurken dilinin yordamıyla
en önce aşklar bitiyordu cizre yolunda
sonra sigara paketleri ve sofralar
sonra mevsimler
çocuklar ergenliğe bitiyordu

kar beyaz,bembeyazdı morarmanın dilini bilmiyordu
cizre’de havalar o gün ayazdı
neredeydi o alabalık sürüleri,turna katarı
nerede bulurduk çılgınlıklarla yonttuğumuz
ve karlar gibi eriyip yiten baharı

/cizre yolunda güneşe bakan asker sesini nerede bulur?/

özlemler biraz kalsın,bırak
bırak her özlem önüne bir yol bulur
sen de o fısıltıya savrulma asker
cizre ellerimize
hayat düşlerimize yeter...
                 Yılmaz Odabaşı

YAŞANANI ANILAR KANATIYOR

(sabırla adımızın kesiştiği yer neresiydi
ünlemlerden hayatımızı ayıran neydi?
Heceleyerek tükenebilir o en büyük yıkımlar
ve usulca bitebilir en uzun yolculuklar)

yollar mı
ısrarlı büyüyen bu uçurumlar
yüreğim mayınlanan kentlerin kaçıncı ivmesinde
doğrulan ne ve de artık boğulan neydi

kentleri dövmeliyim yüreğimin örsünde
aşkla alev alev çoğalsın küllü yürek
ben bu sessizliği büyütemem yüzümde!
*
fotografım mı düşen kimliğimden,adım mı?
suçluyum
geçmiyor dağlara hükmüm kentler gibi suçluyum
sesim sürükleniyor bilinmez iklimlere
sırtımda kendini kanatan hançer

aşklarım sınanıyor acıların örsünde...
yanlışları sormalı
yoksa...
yoksa yanlışlar vuracak doğruları
anıları sormalı
ki onlar susmayı hiç bilmiyor

/gel,yanıtım ol,beni anlaşılır kıl
yaşananı anılar kanatıyor.../
                       Yılmaz  Odabaşı


PUSUDA YALNIZLIK

karacadağ,
yamaçlarında kardelen çiçekleri
her bahar umuda rengini verir
ve her bahar
dicle’de ak köpüklere üşüşür papatyalar

siverek düzü
hayata vurgun,yürekli yiğitleri
ve sabahının eteklerinde ter taneleriyle
“memleketimdir benim”

orada tüfekler yağlanır kerpiç damlarda
türkü kaçak
tütün kaçak
kaçak çay buğulanır şavkı vurur mağlara
ve korku ve umut ve can pusuda
pusuda yalnızlık...

karacadağ,
önü diyarbekir’dir
ben hüznü avuçlarken ora mapuslarında
bulutlarla yalpalayan rüzgarları resmedip
bakıp bakıp iç çekerdim doruklarına

karacadağ,
patikalarında ceylan ölüleri
ve bakır renkli göğüslerimizde görkemli güneşiyle
sabırlara tutunan efkarların sürgünleriydi
ve yollarımızda ayaklarımıza batıp çıkan devedikenleri
özlemler biraz uzak biraz diri
bekleyişlerde alçalıp yükselirken köpük köpük yalnızlık
                                           Yılmaz Odabaşı

KIRIP GEÇEN GÜNE ŞİİR

konuşuyorum kendime artanını al
dar odalara sığıyorum geniş yürekle
karmaşık yaşıyorum,uzun yol biletleri buruşuyor
ceplerimde
ağrıdıkça ağrılı dağlar gibi yetiyorum kendimi

yetiyorum kendime,artanı yok
artanı ışığına gölge düşmüş gülüşe
artanı üçüncü sınıf bir otel lobisinde öksürük seslerine
ve dişleri sapsarı bir kadınla her gece
çirkin merdivenlerden kirli nevresimlere
*
bir de ben her ışığa savrulup gökyüzünün altından
yolların üstünden geçiyorsam
yine de bir şeyler kalıyorsa günün serinliğine
şairim,kabarık yanıtıyım hayatın,bir şeylere çok ölüp
çok ölüp duruyorum

bir de günleri ve ellerimi kilitleyip örtüyorlar üstüme

/konuşuyorum işte artanını al
susuyorsun
susuyorsun artanını ver artık!/
                         Yılmaz Odabaşı

HASRET RESİMLERİ

I
renkler gibi gülerdik içerdeki bahçeden
takvimler susardı,biz konuşurduk
soluk bir renk,sabırsız yürek
adımız,aşklarımız kaç bin yıl,unuturduk...

II
bültenler adımıza infaz kararlarıydı
dışarıda karımız,çocuklarımız
renkler gibi susardık içerdeki bahçeden

zamansız yağmurlar hayatımız...

III
bu ‘acı’ emanet bize,resmedilebilir
bu sağanak
bu ıslaklık
bu ranza

/tomurcuğu yere düşmüş dal gibi
adımızı sevda sevda resmedin şimdi.../
                             Yılmaz  Odabaşı

SANA YAĞMUR DİYORUM

(gidersen hani sığınaklarım?
eksilir,zarar kalırım
kalırım!
yeni günün tenine dağılır yaralarım
sana yağmur diyorum...)

uzun boylu umuttun
tadında unutuldun
nerde büyük uçurumların
kış suların,yaz uykuların?

sana yağmur diyorum ıslaklığım bundan
yağ da ıslanalım,ama uslanmayalım
uslanmayalım!

gün,vursun yükünü gecenin hırkasına
yol,vursun sesini uzaklığın pasına
sesime kibrit çaksan tutuşacağım
sargısızım
çoğalırım
çoğaldıkça arsızım

s a n a  y a ğ m u r d i y o r u m ...
                                     Yılmaz  Odabaşı

FİRE VEREN COĞRAFYADA

bir düğün gecesi mardin’de çektirdiğimiz resim
benden söz eder
yüzüm,bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış
örtülmüş perdeleri gülümsemenin

demek mardin’de biraz akşammış...

o kent hala albümlerden,kadir’den ve lütfü’den
birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden
birisi gidilemeyen kentlerden,nar mevsiminden
söz eder...

ve yürürüz
yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş
sonra merakla açtığım mektup:
“çankırı cezaevi,görülmüştür”:kadir’den;
zarfta o düğün gecesi mardinli resim
ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder

öylesine çoktur ki ve çoktu kadir
daha çoğaltır kendini taş odalarda
her geçen gün fire veren bu coğrafyada...
                                   Yılmaz  Odabaşı

AYRILIK

(kalkar gibi usulca denizlerin teninde gemiler
ayırsalar ayrılmıyor/bıraksalar nasıl kavuşuyorduk!)

ayrılık ülkesinde delikanlılar,bıyıkları dişlenmekten uç vermez gibi
ne garip,ölmek sanıyor çocuklar geceleri
o denizlerde balık tutmak,martı olmak bize göre iş değil
bir kartal kanadı olmak isteriz dağlarımızda bir bıraksalar
bir bıraksalar ay ışığının perçemini dağlara düşürdüğü o aydınlıkta
en güzel çiçeklerle kucaklayabiliriz sizi
beni doğrultun,beni diriltin,ayıltın beni
ayrılmayalım!
çünkü kendimizden başka sığınacak sokağımız yok gibi...
*
tepeler yaptılar,ölü tepeler böyle otların yeşermediği
yangınımızdan başka ne bıraktılar ey sıkıntı ülkesi?
sıkıntı ülkesinde her çocuk nereye gitse yanında taşır öfkesini
cıgarasını içerken,bir kadını severken taşır
hep aynı gök için yorgunluğu/yorulur,yorulduğu yerlere taşır
neyi var ki ölümlerinden başka,ama yağmur olmaktır güzelliği
bu yağmura bir gök gerek ey sıkıntı ülkesi
ufuklar kızarmaktan yoruldu,bu yağmura bir gök!
*
bu ses dargın ses,yorgun ses,uslanmaz ses
yangında haklı,türküde güzel
ve tutuşan her ayrılıkta saklıdır gizi
toplayıp günaydınlarına çocukların en güzel şiirleri
elbet sileriz sararan fotograflarda kabaran bin kederi

ayrılmayalım!
çünkü kendimizden başka sığınacak sokağımız yok gibi...
                                                       Yılmaz  Odabaşı

NEŞTER VE GÜL

suyu ve ateşi denedim
önce denedim
örselendim
mayalandım
şimdi sen varsın...

neşteri ve gülü denedim
büyük ıssızlığı
yassı kalabalığı
sesi ve çığlığı denedim
şimdi sen varsın...
*
sonra bir kanardağ buldum
orada kaldım
bir öpmek
bir sevmek
bir gitmek kaldım;
bir çığlık
bir rüzgar
bir ölmek kaldım...

/ve çığlık,
kanun hükmünde bir kararnamedir artık!/

sevdam,
patlayan çığlıkla kana
dön yüzünü
yüzümde unutsana...
           Yılmaz Odabaşı

SINIRA VURUYORUM
SINIRSIZ VURUYORUM

kendi katline ilişmiş
şu benim sürgün ömrüm
sonrası intihar kokan bir sevda
uçurumlarda

uçurumlar kendi diliyle anlatılır...
*
düşecektim ya
sanki sen atıldın birden boynuma
göğe yaz... göğe yaz uçurumlar da aldatılır
kanıyorsa kan revan,ömrüm!

uçurumlarda yaslı ülkeler ağlatılır...
*
bir gül’dür benim ülkem
uslanmaz
ve sulayan kendi gövdesini
yollarını süngülerin
rahmetini buzulların kestiği...
daha sınıra vuruyorum/sınırsız vuruyorum
ey ülke,rahmine al ve yeniden doğur beni
ben de o şarkının girişindeki
sözlere vuruyorum
apansız vuruyorum

bu yüzden sesim,
şimdi yakılmış defterlerdeki...
*
tartılsam ağırlığımca hüzün gelirdim
artarken gecede siren sesleri
ben de o cinayetlere sınamıştım gövdemi
kapımda kül
ve yaftalı cinayet bekçileri

sesim,
bu yüzden o eski ölümlerde kan lekeleri
sesim,
ağırlığımca zincirlerdeki...
*
daha ölüme vuruyorum/ölerek vuruyorum

sesim,
fırtına sonrası karaya vuran cesetlerdeki
sesim,
o kanlı gömleklerdeki

bu yüzden ben de faili meçhul bir cinayetim
bulun benim katilimi!
               Yılmaz  Odabaşı

HER  FIRTINADAN
ARDA KALAN

(her savruluşumda beni yazmak kurtarır sandım
bu hırçın dizelerle sözcüklere adandım...)

konuşamaz bu uğultu,rüzgarında boğulmuş
bu fırtına beni susmaz/kendi sessizliğinde
hep ölüm konuşulurken bu kıyım ülkesinde
vurulur,dağlara dağılırım
kendimin en büyük parçaları seninle

sonra adım anılır ölüme erken giden arkadaşlarla
adım anılır büyümeye geç kalan çocuklarla
*
işte gele gide rengi kirlenmiş hüznün,renksizliği de
yani bakıp durdukça hayatlarımız
morarmış bin sevinç müsveddesine...

anılar ve ölüler konuşmaz
suçlu bir bıçakta kalan kan pıhtılaşmaz
demenin
geriliminde
yorulur
dağlara koyulurum
dağlara ayak olurum...
*
eh be deli sıcaklığım,
az adımım,
         çok uzaklığım!

(dön uzaklığım!dön uzaklığım!)

yoksa nereye yüreğim bu talan iklimiyle?
nereye yüzümde bu yetim ninnileriyle?

bu keder kaç iklim değiştirdi
bu tekne kaç liman
bu gülüş kaç bin rüzgar?

/bak işte yürüyorum
her fırtınadan arta kalan o sözcüklerle!/
                                       Yılmaz Odabaşı