|
-BARIŞ Çocuğun gördüğü düştür barış. Ananın gördüğü düştür barış. Ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış. Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme elinde yemiş dolu bir zembil ve alnında ter tomurcukları -pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi- akşamüstü eve dönen babadır barış. Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinin kazdığı çukurlara yangının kavurduğu yüreklerde ilk tomurcuklarını açarken umut ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek yana dönüp içerlemeksizin uyuyabildiklerindedir barış. Barış yemek kokusudur tüten akşamleyin arabanın yolda durmasının korkutmadığı kapı çalınmasının dost demek olduğu ve pencereyi saat başı açmanın, renklerinin uzaktaki çanlarıyla gözlerimizin bayram etmesini sağlayan gökyüzü demek olduğu zamandır barış. Barış bir bardak sıcak süt ve bir kitaptır uyanan çocuk önünde. Başaklar birbirlerine eğilip ‘İşte, ışık, ışık, ışık!’ dedikleri ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı zamandır barış. Hapishaneler onarılıp kitaplıklar yapıldığı zaman eşikten eşiğe bir türkü yükseldiği zaman geceleyin, cumartesi akşamları mahalle berberinden çıkan yeni traş olmuş bir işçi gibi baharda ay buluttan çıktığı zamandır barış. Geçmiş gün yitirilmiş gün olmadığı sevinç yapraklarını akşamın içine salan kök ve kazanılmış bir gün, hak edilen bir uyku olduğu zaman acıyı kovmak için zamanın dört bucağından güneşin hemen ayakkabılarını bağladığını duyduğun zamandır barış. Barış ışınlar demetidir yaz ovalarında iyilik alfabesidir tanın dizlerinde. ‘Kardeşim’ dediğin ‘Yarın kuracağız’ dediğin zaman kuracağız dediğimizi kurunca türkü çağırdığımız zamandır barış. Ölüm yüreklerde az yer kapladığı ve güvenli parmaklarda mutluluğu gösterdiği zaman bacalar, ikindi vaktinin büyük karanfilini ozan ve insan aynı şekilde kokladığı zamandır barış. İnsanların sıkışan elleridir barış dünyanın masasındaki ekmektir gülümsemesidir annenin. Budur yalnızca. Başka bir şey değildir barış. Ve toprakta derin karıklar açan sabahlar tek bir sözcük yazarlar: Barış. Başka bir şey değildir. Barış. Dizelerimin rayları üzerinde buğday ve güller yüklenmiş geleceğe doğru yol alan trendir barış. Kardeşlerim, barış içinde derin derin soluk alıyor tüm dünya bütün düşleriyle. Verin elinizi kardeşlerim, işte budur barış. YANNIS RITSOS (1 Mayıs 1909 - 11 Kasım 1990) Çeviri: İoanna Kuçuradi - Özdemir İnce
MEMLEKETİMİ SEVİYORUM Memleketimi seviyorum: Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattim. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Memleketim: Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, kurşun kubbeler ve fabrika bacaları benim o kendi kendimden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir. Memleketim Memleketim ne kadar geniş: dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kere olsun gecemedim diye utanıyorum. Memleketim: develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak , söğüt ve kırmızı toprak. Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer. Memleketim: Ankara ovasında keçiler: kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un Al yanakları mis gibi kokan Amasya Elması, zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra kara saban ve sonra kara sığır: ve sonra: ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...
YAŞAMAYA DAİR (1)
YAŞAMAK ŞAKAYA GELMEZ, BÜYÜK BİR CİDDİYETLE YAŞAYACAKSIN BİR SİNCAP GİBİ MESELA, YANİ, YAŞAMIN DIŞINDA VE ÖTESİNDE HİÇBİR ŞEY BEKLEMEDEN YANİ, BÜTÜN İŞİN GÜCÜN YAŞAMAK OLACAK. YAŞAMAYI CİDDİYE ALACAKSIN, YANİ, O DERECEDE, ÖYLESİNE Kİ, MESELA, KOLLARIN BAĞLI ARKADAN, SIRTIN DUVARDA, YAHUT, KOCAMAN GÖZLÜKLERİN, BEYAZ GÖMLEĞİNLE BİR LABORATUVARDA İNSANLAR İÇİN ÖLEBİLECEKSİN, HEM DE YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEDİĞİN İNSANLAR İÇİN, HEM DE HİÇ KİMSE SENİ BUNA ZORLAMAMIŞKEN, HEM DE EN GÜZEL, EN GERÇEK ŞEYİN YAŞAMAK OLDUĞUNU BİLDİĞİN HALDE. YANİ, ÖYLESİNE CİDDİYE ALACAKSIN Kİ YAŞAMAYI, YETMİŞİNDE BİLE, MESELA, ZEYTİN DİKECEKSİN, HEM DE ÖYLE ÇOCUKLARA FALAN KALIR DİYE DEĞİL, ÖLMEKTEN KORKTUĞUN HALDE ÖLÜME INANMADIĞIN İÇİN, YAŞAMAK, YANİ AĞIR BASTIĞINDAN. 1947 (2)
DİYELİM Kİ, AĞIR AMELİYATLIK HASTAYIZ, YANİ, BEYAZ MASADAN BİR DAHA KALKMAMAK İHTİMALİ DE VAR DUYMAMAK MÜMKÜN DEĞİLSE DE BİRAZ ERKEN GİTMENİN KEDERİNİ BİZ YİNE DE GÜLECEĞİZ ANLATILAN BEKTAŞİ FIKRASINA, HAVA YAĞMURLU MU, DİYE BAKACAĞIZ PENCEREDEN, YAHUT DA YİNE SABIRSIZLIKLA BEKLEYECEĞİZ EN SON AJANS HABERLERİNİ. DİYELİM Kİ, DÖVÜŞÜLMEYE DEĞER BİR ŞEYLER İÇİN, DİYELİM Kİ, CEPHEDEYİZ. DAHA ORDA İLK HÜCUMDA, DAHA O GÜN YÜZÜKOYUN KAPAKLANIP ÖLMEK DE MÜMKÜN. TUHAF BİR HINÇLA BİLECEĞİZ BUNU, FAKAT YİNE DE ÇILDIRASIYA MERAK EDECEĞİZ BELKİ YILLARCA SÜRECEK OLAN SAVAŞIN SONUNU DİYELİM Kİ, HAPİSTEYİZ, YAŞIMIZ DA ELLİYE YAKIN, DAHA DA ON SEKİZ SENE OLSUN AÇILMASINA DEMİR KAPININ. YİNE DE DIŞARIYLA BERABER YAŞAYACAĞIZ, İNSANLARI, HAYVANLARI, KAVGASI VE RÜZGARIYLA YANİ, DUVARIN ARKASINDAKİ DIŞARIYLA. YANİ, NASIL VE NERDE OLURSAK OLALIM HİÇ ÖLÜNMEYECEKMİŞ GİBİ YAŞANACAK... 1948 (3)
BU DÜNYA SOĞUYACAK, YILDIZLARIN ARASINDA BİR YILDIZ, HEM DE EN UFACIKLARINDAN, MAVİ KADİFEDE BİR YILDIZ ZERRESİ YANİ, YANİ, BU KOSKOCAMAN DÜNYAMIZ. BU DÜNYA SOĞUYACAK GÜNÜN BİRİNDE, HATTA BİR BUZ YIĞINI YAHUT ÖLÜ BİR BULUT GİBİ DE DEĞİL, BOŞ BİR CEVİZ GİBİ YUVARLANACAK ZİFİRİ KARANLIKTA UÇSUZ BUCAKSIZ. ŞİMDİDEN ÇEKİLECEK ACISI BUNUN, DUYULACAK MAHZUNLUĞU ŞİMDİDEN. BÖYLESİNE SEVİLECEK BU DÜNYA "YAŞADIM" DİYEBİLMEN İÇİN...
ŞUBAT 1948 NAZIM HIKMET
23 Sentlik Asker
Mister Dalles, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette. Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara'da 23 sente, yahut iki kilo kuru soğan, yahut bir kilodan biraz fazla mercimek, elli santim kefen bezi yahut, yahut da bir aylığına yirmi yaşlarında bir tane insan. erkek, ağzı burnu, eli ayağı yerinde, üniforması, otomatiği üzerinde, yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır, belki tavsan gibi korkak, belki toprak gibi akilli belki gençlik gibi cesur, belki su gibi kurnaz (her kaba uymak meselesi) , belki ömründe ilk defa denizi görecek, belki ava meraklı, belki sevdalıdır. Yahut da ayni hesapla Mister Dalles (tanesi 23 sentten yani) satarlar size bu askerlerin otuz besini birden İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına, seksen beş onda altısını yahut bir çift iskarpin parasına. Yalnız bir mesele var Mister Dalles, herhalde bunu sizden gizlediler: Size tanesini 23 sente sattıkları asker mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, mevcuttu otomatiksiz filan, mevcuttu sadece insan olarak mevcuttu, tuhafınıza gidecek, mevcuttu hem de çoktan mi çoktan, daha sizin devletinizin adi bile konmadan. Mevcuttu, isiyle gücüyle uğraşıyordu, mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York'un, kursun kubbeler kurdu o gök kubbe gibi yüksek, haşmetli, derin. Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek. Hali dokur gibi yonttu mermeri, ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri. Dahası var Mister Dalles, sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz, zulüm gibi, hürriyet gibi, kardeşlik gibi sözlerin, dövüştü zulme karşı o, ve istiklal ve hürriyet uğruna ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek, ve yarin yanağından gayri her yerde, her şeyde, hep beraber, diyebilmek için, yürüdü peşince Bedreddin'in O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir. Kaya gibi yumruğunun son ustalığı: 922 yılı 9 eylülüdür. Dedim ya Mister Dalles, Herhalde bütün bunları sizden gizlediler, ucuzdur vardır illeti. Hani şaşmayın, yarin çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti. (1953)
.....Kübadan döndüm bu sabah. Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya. Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin, işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini. Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin, 1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilirmisin, çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilirmisin üstat,yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilirmisin....... NAZIM HİKMET RAN
“Ölüm kendi belgeleriyle geldi. Mücadeleyi, yeniden ele alacağız, yeniden başlayacağız. Yeniden hep birlikte başlayacağız. Dünya’nın büyük yenilgisine karşı asla tükenmeyen küçük yoldaşla. Yada hafızada ateş gibi yananla. Bir daha ve bir daha ve bir daha.......”
JUAN GELMA
Nazım Hikmet, Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hâlâ... "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. NAZIM HİKMET
NEYİ BİLDİRİR SAYILAR
sayılar bebelerin kundakları sayılar tabutları şehirlerin öldürülmüş öldürülebilecek olan sayılar yaklaşan bir şeyleri bildirir sayılar bildirir uzaklaşan bir şeyleri
nedir yaklaşan bize bizden uzaklaşan nedir
dünya savaşı: I dünya savaşı: II 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yıl 54 milyon ölü 49 milyon sakat ölülerle sakatların memleketi 103 milyon nüfuslu bir memleket ve ayrıca öksüzleri delileri yanık taşlarıyla
ve gidenlerden biri evimizdendi gitti dönmedi bir daha 19'unda mıydı 40'ında mıydı aklımda kalmamış döndü iki gözü kör gök gözlü müydü kara gözlü müydü aklımda kalmamış döndü dizkapağından kesik sol bacağı döndü ve kapısını bulamadı evinin 14'ten 18'e 39'dan 45'e 10 yyl 54 milyon ölü 49 milyon sakat
yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç dişlerimiz dökülüyor dişetlerimiz yara içinde ölü derilerimiz çatlak hele çocuklarımız sallanan koca kafaları kırış kırış yüzlerinde kederli iri gözleriyle ve eğri büğrü incecik bacakları üstünde karınları davul gibi
yeryüzünde yuvarlak hesap ve şimdilik 2,5 milyarız % 80'imiz aç yıl 1962 62 yılında 2 avcı uçağını sofraya koysak çevirsek ete ekmeğe şaraba salataya 40 milyon insan doyasıya yer içer 40 milyon kediye de artar ekmekten etten kediler salata yemez şarap içmez kedileri ben kattım ziyafete
balistik füzeleri filimlerde seyrettim 2 balistik füze yakıp kül eder 150 kitaplığı daha kurulmadan onlar belki benim kitabım da vardır içinde 62 yılında bombardıman uçaklarını gördünüz mü son modellerini 2 bombardıman uçağı 4 sağlık evini yükler yanına bombalarının temeli daha atılmamış 4 sağlık evini koskoca pırıl pırıl ve yatakları röntgenleri umutlarıyla 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 12 milyar dolar yılda 10 yılda 120 bin milyar
yıldızların sayısına yakın mı bilmem 120 bin milyar yahut 150 milyon yapılmamış ev yapılabilecek ama yapılmamış ev 150 milyon ev hayaleti 5 odalı akarsulu elektrikli banyolu kapıları merdivenleri pencereleri 150 milyon evin güneş doğarken camları gölgeleri akşamüstü balkonları ayışığında
ayının ini var sümüklü böceğin kabuğu bizimse bu işte halimiz ortada bir adam tanırım iki elli iki ayaklı kaytan kara bıyıklı otuzuna bastı bu yıl iki oğlundan biri yedisinde öbürü altı aylık anası karısı kaynatası ve bir fotoğraf askerlikte çekilmiş ya kendisinin ya rahmetli babasının ya kaynatasının ve bir leğen ve bir göz oda
150 milyon ev bu evlerden bir teki odaları kapıları akarsuyu ve yemek masası bu evin 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar dolar yılda 10 yılda 120 bin milyar dolar yahut 150 milyon yapılmamış ev yapılabilecek ama yapılamamış tanıdığım adamınki de içinde balkonunda ayışığı 62'de atomlu atomsuz silahlanma yarışı 120 milyar dolar yılda yahut yuvarlak hesap 1 milyar ölü adayı ve ölüme hazır en azdan yarısı bütün toprakların yarısı bütün ağaçların balıkların bütün yağmurların ve ana rahmine düşenlerin en azdan yarısı ölüme hazır tepeden tırnağa silahsızlansak 63'de mi olur 65'te mi artık atomlu atomsuz silahsızlansak bütün iklimlerde ve insanca işlesek yeryüzü nimetlerini çoğaltsak onları kazırdık açlığın kökünü üç ayda dişlerimiz dökülmez olur kanamaz dişetlerimiz hele çocuklarımız keder silinir gözlerinden eğri büğrü bacakları doğrulur iner şiş karınları
neyi bildirir sayılar neyi bildirmeli yaklaşan nedir size uzaklaşan nedir bizden.
NAZIM HİKMET
Ellerinize ve Yalana Dair Nazım Hikmet
Bütün taşlar gibi vekarlı, hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli, bütün yük hayvanları gibi battal, ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü, tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. Ve insanlar, ah, benim insanlarım, yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. İnsanlar, ah, benim insanlarım, hele Asyadakiler, Afrikadakiler, Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları ve benim memleketlilerim, yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu, elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız, elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz. İnsanlarım, ah, benim insanlarım, Avrupalım, Amerikalım benim, uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi, ellerin gibi tez kandırılır, kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım, antenler yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa rotatifler, kitaplar yalan söylüyorsa, duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa, beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların, dua yalan söylüyorsa, ninni yalan söylüyorsa, rüya yalan söylüyorsa, meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı, ses yalan söylüyorsa, söz yalan söylüyorsa, ellerinizden başka herşey herkes yalan söylüyorsa, elleriniz balçık gibi itaatli, elleriniz karanlık gibi kör, elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun, elleriniz isyan etmesin diyedir. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü, bu yaşanası dünyada bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.
Nazım HİKMET
UNUTMADIK
yaralı bayramlar geçti mevsimler,bütün anlamlarıyla yüreğin koyu yerinde birikenler kendi takvimleriyle gelip geçtiler gelip geçti şehirler ve ölüler unutmadık topraktan çoban yıldızına değin her yer her şey mümkündü Nazım kadar coşkulu Aragon kadar aşık Lorca kadar yaralıydık unutmadık Orada bir coğrafya yağmalanıyor Orada gazetelerin ofset baskısı Orada yeniden yazılıyor 835 satır ve umudunu kaybetmeyen şehirler gökyüzünün karanlık kefeniyle örttük yıldızların delik deşik ettiği ölülerinizi adsız ölülerinizi adları bir coğrafya ile yan yana yazılan gövdelerinizi unuttuk,unutmadık hiçbirinizi savaşlar ve pazarlar çağıydı aynı silahlardı kullandığımız aynı çarşılar aynı kandı sevgiye ve kurşuna açılmayan yüreklerden geçtik pusu yataklarından,dağılmış bahçelerden viran tarihten uykuları çevik,namlularını oğulları gibi seven çocuklar gibi küsüp kırda gelincikler gibi gülümseyen müsademe çocuklarını gördük geçip gidiyorlardı tarihin en uzun gecesinden pazarlarda aynı kan aynı paranın değiş tokuşunda karanlık çarşılar aynı kanlı tarih her defasında bir biz kaldık bu kadar içindeyken hayatın ölüme yakın duran bir de on binlerin korosunda haykıran intifada intifada intifada iki güzelliğimiz vardı bizim ufkumuzdan inen ve bir daha geri dönmeyen iki güzelliğimiz birini kurşunlar,ötekini ofset baskılı resimler aldı otuz üç kurşun sıkıldı her birimize kutuplar kadar uzak,baba ocağı kadar yakın doğunun gündüz ve gecelerinde otuz üç yıldız hala ışığını gönderiyor bize birkaç çakmaktaşı cebimde gezdirdiğim birkaç karanfil yol için ipek,uyku için maya kalbiniz için kara bir yemin gibi çırılçıplak kelimeler getirdim kaybolmuş yüzyılların vatanında ölümün erken takibe aldığı çocuklar dağlarda değilim sizinle birlik yalnızca mataranıza su vermeye geldim Nazım kadar coşkulu Aragon kadar aşık Lorca kadar yaralı serap ile hakikat arası çağın aşamadığı uçurumlarda gider gelirim gider gelirim efsanelerin çeşitlendiği yol ağızlarındaki büyük kamaşma anda gizlenen zaman ateşin avesta dili bitkiler,otlar,kökler dağlanmış dil,narın rengi on binlerin dönüşünü uğuldarken doğunun yeni defteri topraktan çobanyıldızına değin her yer her şey karanlık bir pusuda yazının,tekerleğin,tarihin ilk çocuklarından ey büyük mezopotamya iki bin yıllık gece dön geri bak kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda Murathan Mungan(1986-1993)
İKİ YEMİN
Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım Yemin ettim Yüreğimdeki ve bedenimdeki bütün yaralar adına yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım aşktan yorgun düştü dinim dağıldı kehribarım gül ve buğday yetiştiren Ömrüm adına yemin ederim ki: Ben seçmedim bu ölümü Kaçmasan vurmayacaktım Murathan Mungan(08-06-1991)
GECENİN ÇOBANLARI
Göğüslerinde acıbadem kokusu avuçlarında kehribar karanlığı sürüyor gecenin çobanları yağmurun yıkadığı bıçaklar ve dallar gizlenirdi simli bir yazmadaki saklı sözcükler gibi akardı birinin kalbinden ötekine patikalar inerdi kaçak bakışlar ölüler ve sevdalıların buluştuğu vadiye Onların zamanıydı kepeneklerinin içindeki uçuruma tutunmuşlar bitkin bir şaşkınlık içinde vadilerde kaldı eski derinliğimiz hangi ay geri çağırır bizden çekilen suları taşlar kadar tarihe kefil durur şiirin altında kendi derinliğine mühürlenmiş sözcükler Söz boş!Boş şiir neye yarar gümüş tozanlarından bir gecede bir mitosa varmıyorsa bütün konular Murathan Mungan(1991)
İKİ BIÇAK
İki bıçak seç kendine Biri yaralamak için Biri öldürmek Pusu kur gözlerinin Karanlık gölgesine Biri sevmek için Biri ihanet İki yürek seç kendine Biri yaşamak için Biri gizlenmek Bir korkak,bir kaçak,bir firar Kaç kişisin sen sevdiğim çocuk İçimdeki bıçak bir kere daha dönüyor Olduğu yerde Kalırsan sel basar yataklarımı Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde Kimi zamanlar olur sevgilim İki bıçak bile yetmez bir tek ölüme Murathan Mungan.
MEVSİMLER VE ŞARKILAR -78 Kuşağına- I günlerdeydik ve gecelerde dolu dizgin!doludizgin:koşumları yitirdik! daha her birimizin bin parçası bin yerdedir daha parçalarımızla meşgulüz,çocuklar kimse bilmez ki parçalarını bizim kadar
II mevsimler ve şarkılar çok eskimiş olacak döneceksin,belki sen de savruk bir ömür paramparça dönecek ardından döneceksin,küllerine! küllerinle dirilip yeniden o yangından “sırtımıza kimse yüklemeden biz bu dünyayı sırtladık”diyeceksin,”ama kurtaramadık ve kurtulamadık!” * /ŞİDDETİN BÜTÜN ÇEKLERİ KARŞILIKSIZSA ARTIK ÖZLEMİN DE SENETLERİ PROTESTODUR!/
III dövüşmek.İlle de dövüşmekse yazgımız varılan yerde artık gölgelerimizden başka kimse yok görünürde yangın sönmüş,küller evini arıyor elin göğünde * İşte “büyük günler”in düşünden “küçük an’lar”ın gerçeğine oradaysan dön!dön! hep yara k(almak) mı sürgünde?
IV (önce dünyayı keşfettik,sonra mahalleleri;dünyayı keşfetmek için yola çıktık,ama unuttuk bir sokağın ucundaki soluk per- deli evlerimizi,bahçelerimi,öpüşlerimizi ve d(erken) kurtaramadık da birbirimizi...)
şimdi sevmediklerimizi sevmeyi deniyoruz yaşadıklarımızı değil artık y(aşamadıklarımızı) özlüyoruz.... Yılmaz Odabaşı
NİCE KÜLLERDEN
iç cebimde,sol göğsümle senin o dalgın ve dargın yüzün susuyor sanki ağrımış,ağlamış bir hüzün
iç cebimde,sol göğsümle o renksiz günlerden kalan geriye nereye gitmişliğin,eskimişliğin ah bir de beklememişliğin!
iç cebimde tarihsiz ve tarifsiz suretin senin her sabah giyinir benimle düşer düştüğüm yere ve dönüşlerimde eve
dönüşlerimde düşlerimle ne buruksun iç cebimde,sol göğsümle bir fotografsın nice küllerden geriye... Yılmaz Odabaşı
AŞKLARIN YETİM RENGİ
-yalnızlığımda seni büyüttükçe kalabalıklaşacağım; sen kendi kalabalığında hep yalnız olacaksın!-
I kapattım ucu kıvrılı yerinden bir defteri bir defter adınla hükümlü şimdi
sen kendinin neşteri,pası,kilidi gençliğin kendine savurur seni esmersin,cehennemin dibinde doğmuşsun baban iki karılı evlerde,erkenlerde bekler seni
sen feodalizmin kara dilberi gündüzün gölgesindeydi sevgi gölgesinden gündüzlerin iklimler geçti
sesin şimdi”kanayan bir gül gibi”:kangren
II sen kendi manastırının huysuz müridi bir korkuda bir şarkıda ölüm susan uğultuda sen orda düşlerine leş kargası tüneyen
elleri ayazlarda sen orda esmerliğine rehin feodal şatolarda * uyurken sen hasretin avlusunda gündüzlerin gölgesinde oturuyordum
sonra boşuna çizdim karanlığa resmini boşuna...ezberleyip hasreti! oysa nasıl istersen öyle gebertebilirdin beni
nasıl istersen... * artık sulara k(atalım) aşkların rengini Yılmaz Odabaşı
SENİ BİR TUFAN GİBİ SEVDİM
(martılar gelmezdi ki sizin ordan martılar sizindi ey evlerinin önü deniz bizde ölen kartallardan,dağlardan size haber veririz bir bakımlık deniz,bir avuç imbat göndermediniz!)
I seni bir çığlık gibi sevdim uzanıp sesimin avlularına sen de her sabah sabah...sevince bir sevgiyle gideriz sonra durur vitrinlerden çiçekleri seyrederiz puştluklar bizi seyreder biz çiçekleri
II seni bir kar gibi sevdim eridiim!
bak,kentleri de,dağları da bozdular başka rüzgarlar giydirdiler kentlere dağlara başka tüfekler
kalk gidelim! burdan gidelim!
III seni bir namlu gibi sevdim tetiklerimi ezberliyordun...
kıyametler koparken alnından bu kentin geceydi...ansızın seni bir tufan gibi sevdim b e d e n i m a l a b o r a ! Yılmaz Odabaşı
AKŞAMDIR
suları boğdu dalgalar ses hoyrat sevinç yılgın şakaklarım sonbahar... * iklimi kurak aşkların yapışmış tenime ter,elime kir sessizliğin ortasında bir deli rüzgar akşamdır avuçlarında marmara’nın akşamdır şiire karıştı sular sularda çoğalır sevdalar ellerim,ah ellerim nasıl anlatsam gece gece kokuyor çocuklar... Yılmaz Odabaşı
VAR GİT ARTIK
buralarda gece uzun gün ışığı yakındır var git artık bakma ardına ölüme fazla sokulma
düşün ki mevsim rüzgarlarının savurduğu bir orman insan sev onu,sokul,konuştur doludur fazla üstüne varma...
hep susmak susmak yetmiyor bazen işte bu yüzden bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün ozanlar herşeyi anlatmalı
var git artık acıyı aşındırma tut ve at sevdaya uzanan çağlayana Yılmaz Odabaşı
GENELLEME
arınıyor,deviniyor gökyüzü toz ve ter karışıyor hayatıma
çekil git bölünüp dağılan,eksilip savrulan ne varsa! merhaba doğrulup dirilten yanım deli dizelerime biriken çığlık merhaba uğultusu rüzgarların bahar akşamlarında
arınıyor,deviniyor gökyüzü akıyor zaman sevdalar karışıyor hayatıma... Yılmaz Odabaşı
SUNU:
“Sosyal eşkıyalar halkları için bir Napolyon ya da Bismark’tan daha önemliydiler ve haklarında özlem dolu ,gurur dolu türküler yakıldı.” -E.J.Hobsbawn-
soru taşırım sabaha dallar da ağarır,dutlar dökülür toprağa soru taşırım sabaha * girmeyin bu bahçelere dilinizde şarkılar yalan örtmeyin soykırımları benim coğrafyam talan günlerdir haritalarda bir yanlışlık olduğunu söylüyorum bu ses de gürleşir bir gün,biliyorum bir rüzgar vurup geçiyor sesimin yalımına duyulmuyorum...
sevdanın özeti dağ,diyeti hüküm günlerdir haritalarda bir yalnışlık olduğunu söylüyorum göğsünde yer aç dağlım,karalım konaklamak istiyorum... Yılmaz Odabaşı
CİZRE YOLUNDA GÜNEŞE BAKAN ASKER
kuşatılmışlığa kar yağıyordu toprağın mayınlı şakağı ürkek ve sabahın yeni renginde bir asker cizre yolunda güneşe bakıyordu
herkes bir dünya konuşurken dilinin yordamıyla en önce aşklar bitiyordu cizre yolunda sonra sigara paketleri ve sofralar sonra mevsimler çocuklar ergenliğe bitiyordu
kar beyaz,bembeyazdı morarmanın dilini bilmiyordu cizre’de havalar o gün ayazdı neredeydi o alabalık sürüleri,turna katarı nerede bulurduk çılgınlıklarla yonttuğumuz ve karlar gibi eriyip yiten baharı
/cizre yolunda güneşe bakan asker sesini nerede bulur?/
özlemler biraz kalsın,bırak bırak her özlem önüne bir yol bulur sen de o fısıltıya savrulma asker cizre ellerimize hayat düşlerimize yeter... Yılmaz Odabaşı
YAŞANANI ANILAR KANATIYOR
(sabırla adımızın kesiştiği yer neresiydi ünlemlerden hayatımızı ayıran neydi? Heceleyerek tükenebilir o en büyük yıkımlar ve usulca bitebilir en uzun yolculuklar)
yollar mı ısrarlı büyüyen bu uçurumlar yüreğim mayınlanan kentlerin kaçıncı ivmesinde doğrulan ne ve de artık boğulan neydi
kentleri dövmeliyim yüreğimin örsünde aşkla alev alev çoğalsın küllü yürek ben bu sessizliği büyütemem yüzümde! * fotografım mı düşen kimliğimden,adım mı? suçluyum geçmiyor dağlara hükmüm kentler gibi suçluyum sesim sürükleniyor bilinmez iklimlere sırtımda kendini kanatan hançer
aşklarım sınanıyor acıların örsünde... yanlışları sormalı yoksa... yoksa yanlışlar vuracak doğruları anıları sormalı ki onlar susmayı hiç bilmiyor
/gel,yanıtım ol,beni anlaşılır kıl yaşananı anılar kanatıyor.../ Yılmaz Odabaşı
PUSUDA YALNIZLIK
karacadağ, yamaçlarında kardelen çiçekleri her bahar umuda rengini verir ve her bahar dicle’de ak köpüklere üşüşür papatyalar
siverek düzü hayata vurgun,yürekli yiğitleri ve sabahının eteklerinde ter taneleriyle “memleketimdir benim”
orada tüfekler yağlanır kerpiç damlarda türkü kaçak tütün kaçak kaçak çay buğulanır şavkı vurur mağlara ve korku ve umut ve can pusuda pusuda yalnızlık...
karacadağ, önü diyarbekir’dir ben hüznü avuçlarken ora mapuslarında bulutlarla yalpalayan rüzgarları resmedip bakıp bakıp iç çekerdim doruklarına
karacadağ, patikalarında ceylan ölüleri ve bakır renkli göğüslerimizde görkemli güneşiyle sabırlara tutunan efkarların sürgünleriydi ve yollarımızda ayaklarımıza batıp çıkan devedikenleri özlemler biraz uzak biraz diri bekleyişlerde alçalıp yükselirken köpük köpük yalnızlık Yılmaz Odabaşı
KIRIP GEÇEN GÜNE ŞİİR
konuşuyorum kendime artanını al dar odalara sığıyorum geniş yürekle karmaşık yaşıyorum,uzun yol biletleri buruşuyor ceplerimde ağrıdıkça ağrılı dağlar gibi yetiyorum kendimi
yetiyorum kendime,artanı yok artanı ışığına gölge düşmüş gülüşe artanı üçüncü sınıf bir otel lobisinde öksürük seslerine ve dişleri sapsarı bir kadınla her gece çirkin merdivenlerden kirli nevresimlere * bir de ben her ışığa savrulup gökyüzünün altından yolların üstünden geçiyorsam yine de bir şeyler kalıyorsa günün serinliğine şairim,kabarık yanıtıyım hayatın,bir şeylere çok ölüp çok ölüp duruyorum
bir de günleri ve ellerimi kilitleyip örtüyorlar üstüme
/konuşuyorum işte artanını al susuyorsun susuyorsun artanını ver artık!/ Yılmaz Odabaşı
HASRET RESİMLERİ
I renkler gibi gülerdik içerdeki bahçeden takvimler susardı,biz konuşurduk soluk bir renk,sabırsız yürek adımız,aşklarımız kaç bin yıl,unuturduk...
II bültenler adımıza infaz kararlarıydı dışarıda karımız,çocuklarımız renkler gibi susardık içerdeki bahçeden
zamansız yağmurlar hayatımız...
III bu ‘acı’ emanet bize,resmedilebilir bu sağanak bu ıslaklık bu ranza
/tomurcuğu yere düşmüş dal gibi adımızı sevda sevda resmedin şimdi.../ Yılmaz Odabaşı
SANA YAĞMUR DİYORUM
(gidersen hani sığınaklarım? eksilir,zarar kalırım kalırım! yeni günün tenine dağılır yaralarım sana yağmur diyorum...)
uzun boylu umuttun tadında unutuldun nerde büyük uçurumların kış suların,yaz uykuların?
sana yağmur diyorum ıslaklığım bundan yağ da ıslanalım,ama uslanmayalım uslanmayalım!
gün,vursun yükünü gecenin hırkasına yol,vursun sesini uzaklığın pasına sesime kibrit çaksan tutuşacağım sargısızım çoğalırım çoğaldıkça arsızım
s a n a y a ğ m u r d i y o r u m ... Yılmaz Odabaşı
FİRE VEREN COĞRAFYADA
bir düğün gecesi mardin’de çektirdiğimiz resim benden söz eder yüzüm,bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış örtülmüş perdeleri gülümsemenin
demek mardin’de biraz akşammış...
o kent hala albümlerden,kadir’den ve lütfü’den birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden birisi gidilemeyen kentlerden,nar mevsiminden söz eder...
ve yürürüz yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş sonra merakla açtığım mektup: “çankırı cezaevi,görülmüştür”:kadir’den; zarfta o düğün gecesi mardinli resim ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder
öylesine çoktur ki ve çoktu kadir daha çoğaltır kendini taş odalarda her geçen gün fire veren bu coğrafyada... Yılmaz Odabaşı
AYRILIK
(kalkar gibi usulca denizlerin teninde gemiler ayırsalar ayrılmıyor/bıraksalar nasıl kavuşuyorduk!)
ayrılık ülkesinde delikanlılar,bıyıkları dişlenmekten uç vermez gibi ne garip,ölmek sanıyor çocuklar geceleri o denizlerde balık tutmak,martı olmak bize göre iş değil bir kartal kanadı olmak isteriz dağlarımızda bir bıraksalar bir bıraksalar ay ışığının perçemini dağlara düşürdüğü o aydınlıkta en güzel çiçeklerle kucaklayabiliriz sizi beni doğrultun,beni diriltin,ayıltın beni ayrılmayalım! çünkü kendimizden başka sığınacak sokağımız yok gibi... * tepeler yaptılar,ölü tepeler böyle otların yeşermediği yangınımızdan başka ne bıraktılar ey sıkıntı ülkesi? sıkıntı ülkesinde her çocuk nereye gitse yanında taşır öfkesini cıgarasını içerken,bir kadını severken taşır hep aynı gök için yorgunluğu/yorulur,yorulduğu yerlere taşır neyi var ki ölümlerinden başka,ama yağmur olmaktır güzelliği bu yağmura bir gök gerek ey sıkıntı ülkesi ufuklar kızarmaktan yoruldu,bu yağmura bir gök! * bu ses dargın ses,yorgun ses,uslanmaz ses yangında haklı,türküde güzel ve tutuşan her ayrılıkta saklıdır gizi toplayıp günaydınlarına çocukların en güzel şiirleri elbet sileriz sararan fotograflarda kabaran bin kederi
ayrılmayalım! çünkü kendimizden başka sığınacak sokağımız yok gibi... Yılmaz Odabaşı
NEŞTER VE GÜL
suyu ve ateşi denedim önce denedim örselendim mayalandım şimdi sen varsın...
neşteri ve gülü denedim büyük ıssızlığı yassı kalabalığı sesi ve çığlığı denedim şimdi sen varsın... * sonra bir kanardağ buldum orada kaldım bir öpmek bir sevmek bir gitmek kaldım; bir çığlık bir rüzgar bir ölmek kaldım...
/ve çığlık, kanun hükmünde bir kararnamedir artık!/
sevdam, patlayan çığlıkla kana dön yüzünü yüzümde unutsana... Yılmaz Odabaşı
SINIRA VURUYORUM SINIRSIZ VURUYORUM
kendi katline ilişmiş şu benim sürgün ömrüm sonrası intihar kokan bir sevda uçurumlarda
uçurumlar kendi diliyle anlatılır... * düşecektim ya sanki sen atıldın birden boynuma göğe yaz... göğe yaz uçurumlar da aldatılır kanıyorsa kan revan,ömrüm!
uçurumlarda yaslı ülkeler ağlatılır... * bir gül’dür benim ülkem uslanmaz ve sulayan kendi gövdesini yollarını süngülerin rahmetini buzulların kestiği... daha sınıra vuruyorum/sınırsız vuruyorum ey ülke,rahmine al ve yeniden doğur beni ben de o şarkının girişindeki sözlere vuruyorum apansız vuruyorum
bu yüzden sesim, şimdi yakılmış defterlerdeki... * tartılsam ağırlığımca hüzün gelirdim artarken gecede siren sesleri ben de o cinayetlere sınamıştım gövdemi kapımda kül ve yaftalı cinayet bekçileri
sesim, bu yüzden o eski ölümlerde kan lekeleri sesim, ağırlığımca zincirlerdeki... * daha ölüme vuruyorum/ölerek vuruyorum
sesim, fırtına sonrası karaya vuran cesetlerdeki sesim, o kanlı gömleklerdeki
bu yüzden ben de faili meçhul bir cinayetim bulun benim katilimi! Yılmaz Odabaşı
HER FIRTINADAN ARDA KALAN
(her savruluşumda beni yazmak kurtarır sandım bu hırçın dizelerle sözcüklere adandım...)
konuşamaz bu uğultu,rüzgarında boğulmuş bu fırtına beni susmaz/kendi sessizliğinde hep ölüm konuşulurken bu kıyım ülkesinde vurulur,dağlara dağılırım kendimin en büyük parçaları seninle
sonra adım anılır ölüme erken giden arkadaşlarla adım anılır büyümeye geç kalan çocuklarla * işte gele gide rengi kirlenmiş hüznün,renksizliği de yani bakıp durdukça hayatlarımız morarmış bin sevinç müsveddesine...
anılar ve ölüler konuşmaz suçlu bir bıçakta kalan kan pıhtılaşmaz demenin geriliminde yorulur dağlara koyulurum dağlara ayak olurum... * eh be deli sıcaklığım, az adımım, çok uzaklığım!
(dön uzaklığım!dön uzaklığım!)
yoksa nereye yüreğim bu talan iklimiyle? nereye yüzümde bu yetim ninnileriyle?
bu keder kaç iklim değiştirdi bu tekne kaç liman bu gülüş kaç bin rüzgar?
/bak işte yürüyorum her fırtınadan arta kalan o sözcüklerle!/ Yılmaz Odabaşı
|