|
-Nükleerin şüpheli rotası.(Avner Cohen*-gundemimiz.com) 30 Mayıs 1961'de New York'ta Waldorf-Astoria Otel'de İsrail Devlet Başkanı David Ben-Gurio'yle ABD'nin yeni Başkanı John F. Kennedy arasında hayati önem taşıyan bir toplantı yapıldı. Kennedy'nin şiddetle karşı çıktığı, İsrail'in nükleer inisiyatifi ile gerçekleştirilecek olan Dimona Projesi'nin geleceği tehlikede idi. Ben-Gurion, Dimona girişiminin sadece barış için kullanılacağına dair, hem özel olarak hem de kamuoyu önünde defalarca söz verdi. Ancak Kenedy yeterince ikna olmuş görünmüyordu. Atlantiğin her iki tarafı için 30 yıl boyunca gizli kalan toplantının içeriği, 1990'ların ortasında öncelikle ABD'de, sonra da İsrail'de yayınlanmak üzere açıklandı. Toplantının ilk 15 dakikası nükleer probleme, Dimano'ya ayrılmakla beraber, aslında tüm tartışmanın merkezi idi. Kennedy, atom girişiminin barış amaçlı olduğu noktasında İsrail'in verdiği sözün ve bu anlaşmanın öneminin, sadece ilan edilmesinden değil, görülen durumdan dolayı da olduğunun altını çizdi. Ben-Gurion İsrail'in gelecekteki enerji problemini açıkladı ve Dimona girişimindeki barışçıl amaca yönelik sözlerini tekrarladı. Fakat sözlerini bir şekilde belirsiz bir tavırla sonuçlandırdı: 'Onlar bize Dimona'nın barışçıl amaçlarla olup olamayacağını soruyorlar. Aslına bakarsanız bu noktada tek amaç barış olmalı. Fakat gelecekte ne olacağını biz bilmiyoruz. Bu bize bağlı değil. Belki Rusya Mısır'a bomba vermeyecek ama Mısır bunu kendisi geliştirebilecek.' Şüphe yok ki Ben-Gurion kendisini ve İsrail'i bu anlaşmanın dışında tutmak istiyordu.
Geçenlerde İran'ın nükleer programının halihazırda barışçıl amaçlarla hazırlandığını açıklayan ancak gelecek göz önüne alındığında kimsenin ne biriktirdiğinin bilinemeyeceği ve eğer İran tehdit edilirse de her şeyin kullanıma açılacağını söyleyen İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Nükleer Müzakere Grubu başı Ali Larijani'nin kelimelerindeki bu zayıflık, bana sözünü ettiğim tartışmayı çağrıştırdı. İran'ın bugünkü nükleer durumu ile İsrail'in 1960'ların ilk yıllarındaki nükleer durumu arasında bulunan keskin tarihsel benzerlikleri görmemek çok zor: Nükleer fırsat yaratmak için tasarlanan ulusal nükleer girişim hırsı ortasında ülkeler, gelecekte durumun nasıl olacağına dair net bir fikre sahip değiller. Çok açık ki, onların bazı nükleer olanakları olacaktı, fakat kendi hırslarına rağmen, kimse neleri başarabilecekleri yolunda kehanette bulunamazdı: Bunlar bir çeşit teknolojik kapasiteyle ayrıştırılabilir materyaller, yeraltında bomba ya da İran olayında belki de bir uyarı bombası üretimi olabilir. Her şey, dünyanın kendi nükleer hırslarına karşı koyma ve direnme kararlılığına bağlı. Fakat iki ülkenin durumları arasında aynı zamanda bir de tarihsel farklılıklar var. Teknolojik dönem olarak; sadece 4 ülkenin bu silahlara sahip olduğu o dönemlerde nükleer silahlara sahip olmak şu an o kadar kolay değil. Politik olarak konuşursak, günümüzde yasal ve kurallara uyanlar için merkez olan ve o dönemler var olmayan Nükleer Karşıtı Sözleşme var. O yıllarda İsrail, nükleer faaliyeti sürdürme noktasında yasalar ve uluslararası kurallar açısından serbestti. Nükleer Karşıtı Sözleşme'ye imza atmış olan İran açısından böyle değil. Başka bir söylemle İran'ın nükleer silah geliştirmeme konusunda yasal mecburiyeti var. Tüm işaretler gösteriyor ki, İran nükleer kapasitesini ortaya koyarken İsrail ile çok benzer bir davranış izliyor; diğer bir deyişle sessizce ve belirsizlikle gölgelenmiş bir davranış biçimi. İran, yeraltında bomba durumuna erişmek için açıkça girişimde bulunacak. Fakat dünya bunu İran için zor duruma getirirse de daha azla yetinecek. Örneğin, ayrıştırılabilir materyallerin endüstriyel üretimi için nükleer üs inşa etmek gibi. İki seçenek arasındaki politik fark, belirsizlik rotasını seçen ülkeler için çok önemli değil ve her koşulda var olan faaliyeti silah hazırlığı ile ilişkilendirmek zor. Belirsizlik rotası kesinlikle İran için çok kullanışlı. Çünkü Nükleer Karşıtı Sözleşme'de imzası var. Nükleer seçeneğinin olmasında, caydırıcılık ve prestij olarak politik avantaj kazanacak ve dış dünya ile anlaşmazlıkları azaltma girişiminde bulunacak. İran, bu programın sadece barış amaçlı olduğunu söylemeyi sürdürecek ve Nükleer Karşıtı Sözleşme'ye göre İran'ın nükleer yakıt üretmek için tüm bileşenleri kontrol etme hakkı var. Fakat bu aynı zamanda İran'ın nükleer silah üretmesi ve hatta şu anda yeraltında bomba olduğu yolunda söylentileri cesaretlendirecek. Bundan dolayı İran, tüm amaçları ve kapsamı çerçevesinde nükleer ulus olarak dikkate alınmalı. İran'ın nükleer belirsizliği seçmesi uluslararası nükleer sistem içerisinde politik bir iddia olmasına karşın, bu tür bir belirsizliği meşrulaştırmış İsrail'e karşı büyük bir iddia olmaktan uzak kalacak. Burada İran ve İsrail arasında önemli bir fark var: İsrail'in nükleer belirsizlik politikası, dünya ve özellikle ABD tarafından bu şekilde kabul edildiğinden, uluslararası bir fenomen olarak başarı kazandı...
İsrail uluslararası topluluktan, bir çeşit ayrıcalık edindi: Uluslararası topluluk, sadece İsrail'e özgü olarak nükleer konuda politik, yasal ve hatta ahlaki olarak gözlerini kapadı. İsrail'in bu belirsizliği başarı kazandı. Çünkü dünya onu tüm diğer olasılıklara tercih etti. Fakat, işte tüm bunlardan dolayı İran'ın iddiası çok güçlü: İran'ın belirsizlik maskesini düşürmek ve açıkça durumu isimlendirmek tercih ediliyor mu? Ya da İran'ın belirsizliği, saklısız gizlisiz nükleer İran'a tercih mi ediliyor? Ne zaman maskeyi indirmeliyiz ve uluslararası nükleer şeffaflıkta ısrar etmeliyiz ki anlamlı olsun? Ve böyle bir dünyada İsrail'in belirsizliğinin geleceği ne olacak. Bunlar şu ana kadar güçlükle sorulan sorulardı, ancak tüm dünya geneli ve İsrail için ciddi olarak düşünülmeyi hak eden sorular.
* Maryland Üniversitesi kıdemli araştırmacılarından ve 'İsrail ve Bomba' adlı kitabın yazarı.
Çeviren: Güneş Uysal
|