|
-Küresel Güvenlik ve NATO(J.Fischer-Sendika.org) Metin, Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in 7 Şubat 2004 tarihinde 40. Münih Güvenlik Politikası Konferansı’nda yaptığı konuşmanın kısaltılmış halidir. Kapitalizmin küresel düzeyde merkezi askeri örgütü olarak yapılanmaya doğru giden NATO’nun İstanbul toplantısı öncesinde giderek yoğunlaşan tartışma ortamına emperyal güçlerin yönelimleri, “küresel güvenlik” ve “küresel demokrasi” konusunda belge niteliğinde bir referans olabileceği düşüncesiyle çevrilmiştir. Bir yıl önce bu Konferans Irak’a karşı savaş sorusu üzerine samimi bir tartışma için buluşma yeriydi. Irak’taki tehdidin BM denetçilerinin işini sonlandırmayı haklı göstermeye yeterli olup olmadığı, savaşın uzun vadeli sonuçlarının kontrol edilebilir olup olmadığı ve uluslararası terörizme karşı savaş ve bölgenin istikrarı üzerinde yaratacağı etkilerle beraber, savaşın meşruiyeti etrafındaki çekişmenin çatışma sonrası evre için esas olan sürdürülebilirliği tehlikeli bir biçimde azaltacağı konusunda fikirlerimiz ayrıldı. Federal Hükümet, zamanında aldığı tutumun doğruluğunun yaşanan olaylarca da ispatlandığını düşünmekte. Koalisyona katılmamak bizim siyasal kararımızdı çünkü savaşın nedenlerinin geçerliliği konusunda ikna değildi, hâlâ da değiliz. Yine de, koalisyon savaşa girmeye karar verdiğinde iki şey netti. Birincisi, koalisyon mümkün olabilen en çabuk şekilde savaşı başarılı bir neticeye erdirmek zorundaydı. İkincisi, barış galip gelmeliydi. Çünkü bir başarısızlığın hepimiz için, Amerika kadar Avrupa, savaş yanlısı ve savaş karşıtı ülkeler için eşit derecede kötü etkisi olacaktı. Bu inanç Irak savaşı süresince ve sonrasında da Almanya’nın tutumunu belirlemiştir. Savaş hakkındaki fikrimizden bağımsız olarak, biz barışı beraber kazanmamız gerekir yoksa hep beraber kaybederiz diyorsak ileriye bakmamız gerekir: Koalisyonun çabalarının başarılı olması gerektiği konusunda hemfikiriz. Irak’ta şiddet ve terör güçleri hakimiyeti ele geçirmemeliler. Bu nedenle şu anda ülkenin egemenliğinin geniş bir meşruiyet altında geri iade edilmesi ve tercihen seçim sandığında meşruiyetini kazanmış bir Irak yönetimine devredilmesinin hayati önem taşıdığına inanıyoruz. Birleşmiş Milletler egemenliğin devrinde demokratik bir yeniden yapılanmada kilit rol oynamalıdır çünkü bu sürecin gerekli meşruiyetini ancak BM güvence altına alabilir. En başından beri biz Irak’taki yeniden yapılanmanın Afganistan deneyimine dayanması gerektiğini söyledik. Bu görüş bizim Irak’taki polis eğitim projemiz ve insanî taahhütlerimize de yansımıştır. Bir sure önce başlayan bir tartışmaya açıkça gönderme yapmama izin verin. Irak’a doğrudan NATO müdahalesi kararı son derece dikkatli bir şekilde ele alınmalı ve tartılmalıdır. Irak’ta Alman askeri konuşlandırmayacak olsa da, Federal Hükümet bir konsensüsün önünde engel olmayacaktır. Ancak, başarısızlık riski ve İttifak için potansiyel olarak çok ciddi, muhtemelen ölümcül sonuçları kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır. Dürüstlük benden, bu konudaki derin şüphelerimi saklamamamı gerektirir. Bütün olarak bölgede uzun süreli sürdürülebilir bir reform süreci olmaksızın Irak’taki krizin çözülemeyeceği daha da açık bir hale gelmekte. Irak savaşı hakkındaki ihtilafa rağmen, 11 Eylül 2001’den sonra ne ABD ne de Avrupa ve Orta Doğu’nun kendisinin Orta Doğu’daki statükoya daha fazla tahammül edemeyeceği görüşünü uzun süredir paylaşıyoruz. Çünkü Orta Doğu bu yüzyılın şafağında bölgesel ve küresel güvenliğimize en büyük tehdidin merkez noktasıdır: totaliter ideolojisi ile yıkıcı cihat terörü. Bu tür bir terör sadece Batı toplumlarına değil, her şeyin ötesinde İslam ve Arap dünyasına da tehdit oluşturur. Bu yeni totalitarizm tehdidine yalnızca askeri yollarla karşı koyamayız. Yanıtımız, bu tehdit kadar kapsayıcı olmak zorundadır. Ve bu yanıt sadece Batı tarafından da verilemez. Eğer yardımsever ama münasebetsiz bir tutum takınacak olursak, ilk yenilgiyi kendimize karşı almış oluruz. Bunun yerine, gerçek bir işbirliğine dayanan ciddi bir öneri, bölgedeki devletler ve toplumlarla beraber çalışma öneri planı hazırlamalıyız. Cihatçı terörizm siyasal amacına, yani Orta Doğu’da istikrarın bozulması amacına ulaşabilecek kadar güçlü değil. Bu yüzden Batı’yı ve hepsinden önce Amerika Birleşik Devletleri’ni bir medeniyetler çatışmasının -İslam’a karşı Batı- içine sokmaya ve aşırı tepki vermesi ya da yanlış kararlar alması yoluyla tüm Orta Doğu’da istikrarın bozulmasına neden olmaya çalışıyor. Bu amaçla, yürütülen terör ve asimetrik savaş halinin iki hedefi vardır: birincisi, Batı’daki kamuoyu şöyle dursun, bölgede konuşlanan güçleri yıpratmak, ve ikincisi, bölgeyi kaos ortamına sürüklemek. Kesinlikle bu nedenlerle, teröre karşı savaşta atılan her adımı çok dikkatli düşünmeli ve cihat teröristlerine karşı galip gelecek ortak bir strateji geliştirmeliyiz. Bununla beraber, eğer cihat terörüne karşı savaşı kazanmak istiyorsak, Orta Doğu konusunda çok daha geniş ve kapsamlı bir yaklaşım geliştirmemiz gerekecek. Çünkü yeni terörizmin arkasında Müslüman Arap dünyasının pek çok kesiminde yaşanan derin modernleşme krizi yatmaktadır. Eğer yalnızca güvenlik meselelerinin önemli taşıdığını düşünürsek, barış ve güvenliği korumaya yönelik birleşik çabamız başarısızlığa mahkum olacaktır. Bu elbette önemlidir, ancak terörizme karşı bu savaşta güvenlik çok daha geniş bir kavramdır: Demokrasinin yanı sıra sosyal ve kültürel modernleşme meseleleri, hukukun üstünlüğü, kadın hakları ve iyi yönetişim artık daha da büyük önem taşır. AB’nin 2003 yılının Aralık ayında benimsediği Avrupa Güvenlik Stratejisi bunun gerçekleştirilmesine dayalıdır. Bugüne değin Orta Doğu ülkelerinin küreselleşmeyi bir nebze olsun olumlu bir şekilde şekillendirmeleri neredeyse hiç mümkün olmamıştır. Bölge 21. yüzyılın acil meydan okumalarına henüz bir yanıt bulabilmiş değildir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın yayınladığı en son Arap İnsani Gelişme Raporu’nu da dikkate almamız gerekir. Bölgenin eksiklikleri karşısında rapor Arap dünyasında bilgi toplumu Stratejik Vizyonunu ileri sürer. Bunun yapıtaşlarını, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, kadınlara eşit haklar sağlanması ve kamusal hayata entegrasyonu, modern eğitim sisteminin ve ekonominin yanı sıra güçlü sivil toplumların gelişimi oluşturur. Bu nesiller sürecek bir sorumluluktur. Ve bu girişim sadece dışarıdan gelemez. Bu, en başta, içeriden gelmelidir. Başarılı reformların anahtarı bölgenin içinde yatmakta. Bunları bilmenin iyi olduğunu ama bunların güvenlik politikasıyla pek bir alakası olmadığını düşünenler yanılır. NATO’nun Irak’a girip girmeyeceği sorusu (ki kesinlikle bu sorunun önemini azaltmak istemesem de) güvenliğimiz açısından bizim, yani Amerika, Avrupa ve bölgeden etkilenen tüm ülkelerin sonuçta stratejik olarak Orta Doğu’da bu modernleşme ve istikrar sorunuyla uğraşıp uğraşmayacağından daha az önemlidir. Başarılı olmak istiyorsak, Avrupa Birliği ve ABD ortak güvenliğimize yönelik bu büyük tehdit karşısında Orta Doğu için yeni bir transatlantik girişimi oluşturmak için kapasite, servet ve projelerini ortaklaştırmalıdır. Elbette, böylesi bir birleşik transatlantik girişiminin varlığı iki koşulun gerçekleştirilmesine bağlıdır: ilk başta, bu girişimin sürdürülebilirliğe ihtiyacı vardır ve uzun-erimli bir bakış açısına dayanmalıdır. İkinci olarak, temel bölgesel sorun, yani Orta Doğu sorunu ne bir kenara atılmalıdır ne de bu sorunun daha başlangıç aşamasında bu girişimin önünü tıkamasına izin verilmelidir. Cihat terörizminin ortaya çıkardığı ortak tehdit ve stratejik anlamda güvenliğimiz için hayati önem taşıyan bölgenin istikrarının bozulması; ortak çıkarlarımız; toplu ve yakın işbirliği yoluyla imkanlarımızın çoğalması- bunların tümü şimdi Amerika ve Avrupa’nın Irak savaşına dair görüş farklarından doğru sonuçlar çıkarmaları ve büyük Orta Doğu için bölgedeki ortaklarımızla beraber bir perspektif ve strateji geliştirmeleri gerektiğine işaret eder. Dikkatinizi şuna çekerim, burada “alet çantası” yaklaşımından değil, ortak bir stratejiden bahsediyorum. Bu girişimin iki aşamada olması uygun görünüyor. Hem NATO hem de AB’nin hali hazırda Akdeniz’de işbirliği anlaşmaları bulunmakta. Bu yüzden, atılacak ilk adım ortak bir AB/NATO Akdeniz süreci olacaktır. İkinci adım ise, tüm Orta Doğu bölgesine hitap eden “ortak bir gelecek deklarasyonu” olacaktır. İlk önce AB/NATO Akdeniz sürecine dair görüşlerimi açıklamama izin verin. Akdeniz’in 21. Yüzyıl’da düşmanca mı yoksa dostça mı bir karşılaşmaya sahne olacağı ortak güvenliğimiz açısından stratejik önem taşımakta. NATO’nun Akdeniz ülkeleri ile yürüttüğü diyalog ve Avrupa Birliği’nin Barselona Süreci, işlerini yakından koordine etmelerini ve yeni bir AB/NATO Akdeniz süreci oluşturmalarını sağlayıp birbirlerinin işlevlerini tamamlayarak güçlendirebilir. AB’nin Barselona Süreci ve NATO’nun Akdeniz Diyaloğu birbirinin içinde yok olarak karışma yerine, kendi özgül güçleri sayesinde birbirini tamamlamalıdır. Yeni AB/NATO Akdeniz süreci, NATO Akdeniz Diyaloğu içindeki tüm katılımcıları kapsamalıdır: NATO ve AB üyelerine ek olarak Maghreb ülkeleri Cezayir, Tunus, Fas, Moritanya’nın yanı sıra Mısır, Ürdün ve İsrail. Bunalar Barselona Sürecindeki tüm katılımcılar, yani yukarıda sayılan ülkelerin yanı sıra Filistin toprakları, Suriye ve Lübnan da dahil edilmelidir. Bu işbirliği dört ana öncelik gerektiren konuyu merkezine almalıdır: güvenlik ve politika; ekonomi; hukuk ve kültür; sivil toplum. Birinci öncelik sıkı bir politik işbirliği ve güvenlik ortaklığı geliştirmek olacaktır. Söz konusu tüm devletler arasında şeffaflık ve güven oluşturmayı hedefleyecektir. Ayrıca, bölgedeki ülkelerin politika, kurumsallaşma, demokrasi ve hukuk gibi tüm alanlarda reform süreçleri desteklenmelidir. Bölgedeki tüm devletlerin meşru güvenlik çıkarları, şeffaflığa, silahsızlanmaya ve silah denetimine dayalı bir bölgesel güvenlik işbirliği sistemi ile temsil edilmelidir. Avrupa Birliği, Barselona Süreci’nde bu hedefle açık ve net öneriler getirmiş bulunmaktadır. NATO, siyasal ortaklık ve verimli bir güvenlik ortaklığına çok başarılı katkılar sunabilir. Özel gücü ve Barış için Ortaklık Programı’nda edindiği deneyim çok büyük bir önem taşıyabilir. Akdeniz ülkeleri için yeni bir ekonomik ortaklık ikinci öncelikli konu olabilir. Her şeyin ötesinde, bugüne dek birbirinden ayrı işleyen ekonomik alanların geliştirilmesi ve bütünleşmesi siyasal ve sosyal değişim sürecinin desteklenmesinde belirleyici bir rol oynayabilir. Öyleyse, 2010 yılına kadar tüm Akdeniz havzasını kucaklayacak bir serbest ticaret alanının yaratılması hedefinin niçin hep beraber istekle peşinden gitmeyelim? Dahası, Avrupalılar ve Amerikalılar olarak ulus ötesi üretilen mallara pazarlarımız açarak bölgede işbirliğini harekete geçirebiliriz. Üçüncü öncelik olan, hukuk ve kültürde ortaklık demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kurumların yanı sıra eğitim alanında serbest bir ortam ve işbirliğinin geliştirilmesini içermelidir. Benzer şekilde, dinler arası diyalog, kültürel alanda yoğun alışveriş ve işbirliği ile kültür ve eğitimde hoşgörü ortaklığı burada merkezi önem taşıyacaktır. Dördüncü öncelik sivil toplumun ve tüm STK alanlarının güçlendirilmesi ve bütünleştirilmesini hedeflemelidir. Güçlü bir sivil toplum, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için vazgeçilmez olduğu gibi herhangi bir yenilenme süreci için de zorunludur. Şimdi girişimin ikinci aşamasına, “ortak gelecek deklarasyonu”na geliyorum. Bu, sadece AB/NATO Akdeniz sürecine dahil olanlar için değil, aynı zamanda Arap İşbirliği’nin diğer tüm üyelerini hedefler. İran’ın katılımı bir kez daha gözden geçirilmelidir. Anlaşma, ülkelerin imza attıkları bir dizi ilkeyi içermelidir. İlk başta, imzacılar güç kullanımından feragat etme, barış ve güvenlik, demokrasi ve ekonomik işbirliği, silah denetimi, silahsızlanma ve ortak güvenlik sistemine bağlı kalmayı temin ederler. Tüm katılımcılar terörizme ve totalitarizme karşı ortak savaşı desteklemeyi vaat ederler. İkincisi, imzacılar 21. Yüzyılın meydan okumalarına karşı kararlı tavrı, devletin ve toplumun siyasal, ekonomik ve sosyal reform politikalarında görürler. Ekonomilerinin entegrasyonunu desteklerler. İmzacıların hepsi, insan haklarının yan sıra hukuk ve adalete bağlı iyi yönetişim, yurttaşların siyasal karar alma süreçlerine katılımları, ülkelerinde güçlü ve bağımsız bir sivil toplum ve kadınlara eşit haklar ve kamusal hayatta gelişimleri için gayret ederler. Üçüncü olarak imzacılar, kadın ve erkek tüm yurttaşlara bilgi ve eğitime eşit erişim hakkı tanıyacaklarını temin ederler. Hedef bölgede bilgi toplumları kurmaktır. Bu amaç Arap İnsani Gelişme Raporu’nda tanımlanan merkezi stratejik hedefi yansıtır. Bu yazın başında, hızla birbirini ardına gerçekleşecek olan G8, Avrupa Birliği ve NATO zirveleri böylesi bir projeyi gerçekten harekete geçirme fırsatı sunacaktır. Bu projenin temel bileşenleri NATO; AB ve ulusal sermayelerin giriştiği halihazırdaki girişimlerde zaten mevcuttur. Bölgedeki ülkelere ortaklık önerisi İstanbul’da tazelenecektir. Yeni bir transatlantik girişimine dair bu görüşler, büyük Orta Doğu’nun modernleştirilmesinin 21. Yüzyılda güvenliğimiz için belirleyici olacağı inancıyla iç içedir. Orta Doğu’daki insanların küreselleşmenin kazanımlarına iştirak etmeleri bu nedenle bizim çıkarımızadır. Bu yıl 1 Mayıs’ta AB on yeni üye daha alacak ve nihayet Avrupa’nın bölünmüşlüğüne son verecektir. Avrupa gittikçe yakınlaşmakta. Elbette bu zorluklar, çelişkiler ve çatışkılar olmaksızın gerçekleşmiyor ama Avrupa yakınlaşıyor. Ben bundan kesinlikle eminim. Eylül 2001’deki o korkunç günden beri deneyimlerimiz, Atlantik’in iki tarafında da bizi, önümüzde duran muazzam tehditlere karşı transatlantik ortaklığının kaçınılmaz olduğunu kabul etmeye itti. Eğer Avrupa ve Kuzey Amerika’daki devletler ortak tehdide karşı Avrupa Birliği ve NATO’da stratejik ortak olarak birlikte çalışırsa, ve eğer kendi yetenekleri ve güçlerini Orta Doğu devletleri ile yeni bir işbirliği oluşturmak üzere bir araya getirirse, gerçekten ortak güvenliğimiz açısından bu en büyük katkı olacaktır. Ancak bunu başaramazsak ve bu konuda dar görüşlü davranır, ileriyi göremeyip tereddüt edersek, çok ağır bir bedel ödemek durumunda kalabiliriz. Conatus Çeviri Dergisi, “Emperyalizm, Yeni Emperyalizm, İmparatorluk”, sayı 2, Temmuz-Ekim 2004.
-Büyük OrtaDoğu Projesi ve Nato(sendika.org) NATO zirvesi 28-29 Haziran'da İstanbul'da gerçekleşecek. NATO, 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş sürecisinde kurulmuştur. Amacı dünyayı sosyalizm etkisine kapatmaktır. Bu sürecin sona ermesiyle beraber NATO'nun ortadan kalkması gerekirken, durum bu şekilde gelişmemiştir. Tersine Sovyetler'in dağılmasıyla birlikte dünyadaki tek egemen güç konumuna gelmiş olan ABD, eski müttefiklerini ve pazar alanlarını denetleme aracı olarak NATO'yu yeniden tanımlama sürecine girmiştir. NATO zirvesinin gündemi olan Büyük Ortadoğu Projesi bu ihtiyaca hizmet etmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi Nedir? Projenin iki önemli yönü var: ABD'nin Kuzey Afrika'dan Pakistan'a kadar 22 ülkeyi kapsayan coğrafyada siyasal, askeri ve ekonomik yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlaması. NATO'nun, ABD'nin müttefiklerini hem denetleyerek hem de onları kullanarak Ortadoğu'ya hakim olabilmek için yeni tehdit kavramlarına göre yapılandırılması. Kısaca BOP ile bölgemizde ABD düzenini tesis edebilmek için tüm dünya seferber edilecek. Bu proje yeni bir proje değil. Projenin temelleri 1. Körfez Krizi'nden sonra 6 Mart 1991'de Bush'un yaptığı "Yeni Dünya Düzeni" başlıklı konuşmada atılmıştır. Bu konuşmaya göre: Bölgedeki kitle imha silahları kontrol edilecektir Siyasal sistemler demokratikleştirilecektir Bölgenin güvenliği için NATO çatısı altında oluşturulacak bir güç bölgeye her an müdahale edebilecek duruma getirilecektir. Yukarıdaki açıklamalar ABD'nin bölgemize yaptığı seferlerin bir bahanesidir. Bölgede en çok kitle imha silahına sahip olan İsrail silahlandırılırken, bölge halkının yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yağma edilerek yoksullaştırıldı. Yıllardır bir arada yaşayan Yugoslav halkları NATO aracılığıyla parçalandı. BOP, kamuoyuna ilk kez Amerikan Silahlı Kuvvetleri için Joint Forces Quartly dergisinin 1995 Sonbahar sayısında "The Greaten Middle East" başlığıyla yayınlanan bir yazıyla yansıdı. Aynı yıl AB, Almanya-Fransa ikilisince hazırlanan "AB - Akdeniz Girişimi Projesi"ni Barcelona'da başlattı. Bu AB projesine göre, bölgede ekonomik reformlar desteklenecek ve 2010 yılında bir serbest ticaret bölgesi kurulacaktı. Ama bu bölgeyi AB'ye bırakmak istemeyen ABD daha sonra Kuzey Afrika'yı da BOP içine aldı. Bu arada Türkiye'de önemli bir olay oldu ve 28 Şubat post modern darbesi sahneye çıktı. Fazilet Partisi iktidardan düşürüldü, radikallerden temizlenen "Siyasal İslam" arayışlara girdi. Bugün Siyasal İslam'ın bu yeni kadrosu ile ABD ilişkileri her geçen gün gelişmektedir. Bunun bir tesadüf olmadığı kesin. NATO'nun Yeni İşlevi 23-25 Nisan 1999 NATO Washington Zirvesi'nde "Yeni NATO Konsepti" zorlu müzakerelerden sonra kabul edilmiştir. Alınan kararlar kısaca şöyledir: NATO'nun, "Alan Dışı" askeri harekatlarda kullanılması NATO'nun, kitle imha silahları, uluslararası terör, uyuşturucu kaçakçılığı ve ırk ayrımı gibi sorunların çözümünde kullanılması Askeri harekat ve savaş kararlarının BM kararlarına bağlı olmaksızın NATO'da alınması NATO'da "Çokuluslu Birleşik Görev Kuvvetleri" kurulması, bu kuvvetlerin askeri harekatlarda kullanılması NATO'ya küresel boyutlarda ekonomik, politik, demokratik ve stratejik görevler verilmesi. ABD'nin 11 Eylül 2001 saldırıları sonucunda yönetime yakın düşünce kuruluşları tarafından daha sık dile getirmeye başlanan "Ilımlı İslam Modeli" teorik olarak öncelikle Graham Fuller, John Esposito ve John Voll gibi Beyaz Saray'a yakın isimlerce gündeme getirilmiş ve uygulamaya geçirilmesi için çalışmalar başlatılmıştır. Graham Fuller, Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan 2002 tarihli sayısına yazdığı "Siyasal İslam'ın Geleceği" başlıklı makalede Türkiye'nin hangi özellikleri ekseninde İslam ülkelerine bir model olmaya başladığını şu sözlerle ifade etmiştir: "Türkiye kesinlikle bir model haline gelmektedir. Çünkü Türk Demokrasisi katı devlet ideolojisini yıkmakta ve gönülsüz de olsa, ülkenin gelişmekte olan demokratik ruhunu, kamuoyunun önemli bir kısmını, geleneği yansıtan İslami Hareket ve partilerin doğuşuna izin vermektedir." Türk-İslam sentezinden Ilımlı İslam'a doğru geçiş, yeşil kuşaktan BOP'a geçişle aynı zamana rastlamıştır. AKP' nin kuruluş çalışmaları hızla gelişirken Başbakan Erdoğan'ın ABD'de geziler yapması tesadüf mü? Tam bu sırada Eylül 2002'de yayınlanan ve Bush Doktrini olarak adlandırılan "ABD'nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi" başlıklı belge ortaya çıkmıştır. Olaylar birbirini takip etmiş, gizli bir el sanki her şeyi arka planda organize etmiştir. 4 Ekim 2002 tarihinde yapılan NATO Daimi Konseyi Toplantısında ABD'nin görüşleri, NATO Genel Sekreteri George Robertson tarafından dile getiriliyor. Bu konuşmada NATO'nun genişlemesine göre geliştirilecek talepler sıralanmıştır: NATO ülkeleri, istihbarat, işbirliği ve bilgi paylaşımında bulunmalıdır. Terörle karşılaşan NATO veya diğer üyelere destek verilmelidir. ABD, NATO üstlerinden yararlanmalıdır. NATO topraklarında bulunan ABD üstlerinin güvenliği bağlanmalıdır. NATO ülkeleri havaalanlarını ve limanlarını ABD'ye açmalıdır. NATO gücü Doğu Akdeniz'e kaydırılmalıdır. Hegemonik Bataklık: 26 Şubat 2003'te yani Irak'ın işgali için düğmeye basılmasından kısa bir süre önce ABD Başkanı George Bush, yeni muhafazakarların üssü olarak bilinen "Amerikan Girişim Enstitüsü" adlı düşünce kuruluşunda bir konuşma yaparak "Ortadoğu'da demokratik değerlerin yayılmasını öngören" planı açıklamıştır. Brezinski, "Natıonal İnterest Dergisi"nin kış 2003 sayısına yazdığı "Hegemonik Bataklık" başlıklı makalesinde: "...ABD, Global Balkanları, kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir. Bu bölge o kadar önemlidir ki ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir." Bu arada, Bush bu konuda ısrarlı olduğunu göstermek için 9 Mayıs 2003'te yaptığı bir konuşmada on yıl içinde bir ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesi'nin kurulacağını açıklamıştır. 12 Mayıs 2003'te Brüksel'de düzenlenen Avrupa Güvenlik Forumu için Henry J. Barker tarafından hazırlanan "Türkiye'nin Stratejik Geleceği: ABD Perspektifi" başlıklı belgede, yeni dönemde Washington açısından Türkiye'nin stratejik öneminin artacağı belirtilerek şu görüşlere yer verilmiştir: "Türkiye'nin artan stratejik değeri, bu ülkenin iç istikrarını ABD'li politika belirleyicileri için daha da önemli bir kaygı haline getirmiştir." Bu arada AKP iktidarının desteklenmesi konusunda, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyaset Geliştirme Dairesi Direktörü Richard Haass, muhafazakar The Washington Quarterly Dergisi'nin yaz 2003 sayısına yazdığı bir yazı ile Müslüman dünyada demokrasinin yaygınlaştırılması amacıyla, "Yeni Türk Hükümeti'nin sonuna kadar destekleme konusunda kararlı" olduklarını açıklıyordu. Böylece Türkiye'nin BOP bağlamında "Ilımlı İslam Modeli" olarak Ortadoğu ülkelerine önerilmesini savunmuştur. Yeni Marshall Planı : Artık Ortadoğu Projesi çerçevesinde eski Marshall Planı'na benzer bir planın hazırlanıp uygulanma zamanının geldiğini gören ABD, kendisi ile birlikte hareket eden ülkelere bir nevi ekonomik yardım yapma kararı alıyor. NATO ile işbirliğini genişletmek isteyen ABD'nin NATO Büyükelçisi Nicholas Burns'un, 19 Ekim 2003'te Prag'daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadan bazı önemli noktalar şöyle aktarılabilir: NATO artık Büyük Ortadoğu hedefine kilitlenmelidir. Kavramsal ilgimizi ve askeri gücümüzü Doğuya ve Güneye yerleştirmeliyiz. NATO'nun geleceği Doğu ve Güneydedir: Bu da Ortadoğu'dur. NATO'nun genişlemesini "Akdeniz Diyalogu" ile değil, Kafkasya ve Orta Asya ile birlikte düşünmeliyiz. Yeni ortaklar, yeni üyeler, yeni askeri yetenekler ve stratejik misyon: Hepsini topladığımızda yeni bir NATO'muz oluyor. Eğer NATO ile AB arasında işbirliğini garanti altına alırsak ve ilişkilerimizin ruhu ve gerçeği bu olursa, durum iyi olacaktır. Ama bazı AB üyeleri bunu rekabetçi bir ilişkiye çevirirse o zaman aramızda büyük anlaşmazlıklar olacak demektir, çünkü biz Amerikalılar NATO'yu devam ettirmek istiyoruz. 2004 yılında, ABD'nin BOP çerçevesinde ilk somut adım olarak Senatör Joe Lieberman ve Chuck Hagel, Ortadoğu'da bir kalkınma bankası kurulması ve bu ülkelere ekonomik yardım sağlanmasını içeren bir tasarıya kongreye sundu. Tasarıda, "Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Bankası" kurulması maddesi yer alıyor. Ayrıca tasarıda ABD'nin söz konusu ülkelere beş yıl boyunca yılda bir milyar dolar bağışta bulunması ve programa diğer ülkelerden de destek sağlanması öngörülüyor. Brezinski, 8 Mart 2004'te The New York Times gazetesinde yayınlanan "Büyük Ortadoğu'ya Dikkat" başlıklı bir uyarı yazısında, "Yönetimin Büyük Ortadoğu Girişimi ile ilgili hatalı işler yaptığına kuşku yok." diyerek şöyle devam ediyor: "Daha başlangıçta, demokrasi girişimi Başkan tarafından burnu büyük biçimde sunuldu. Bush bu konudaki açıklamasını, Irak savaşının destekçiliğini yapan ve Arap dünyasının gözündeki imajı hiç de iyi olmayan Washington merkezli bir düşünce kuruluşunda, Amerikan Girişim Enstitüsü'nde yaptı." Bu arada 12 Mart 2004'te Suriye'nin Kamışlı bölgesinde Kürtler ile Araplar arasında çıkan ve etnik çatışmaya uzanan kanlı olaylar, bu çatışmaların bölge ülkelerindeki etnik unsurların üzerinde yarattığı etkinin tespiti için küçük bir prova niteliğinde görülmektedir. Ilımlı İslam-Laik Amerikancılık Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ, ABD'den döndükten sonra 19 Mart 2004 günü yaptığı açıklamada ABD ile BOP konusunda anlaşmaya vardıklarını söylüyordu "...Bu açıdan BOP' un yararlı, isabetli olacağı düşüncesindeyiz. Teröre karşı mücadelenin sadece askeri tedbirlerle olmayacağını biz 80'lerden beri söyledik. Eğitimsel, ekonomik, sosyal, kültürel unsurlar da olmalı. Bu girişimin şeffaf olması, tepeden inme, zorlayıcı olmaması gerektiğini de muhataplarımızla paylaştık. İslam devleti modeli gibi kavramlar ortaya atılıyor. Hem laiklik, hem ılımlı İslam devleti bir arada olmaz. Ya biri ya diğeri olur. Biz anlattık. Türkiye'nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu, bunu dışındaki düşüncelerin uygun olmadığını düşünüyoruz. Bu muhataplarımızca çok iyi anlaşıldı." Kısacası Ordu'nun fikri BOP'a evet, Ilımlı İslam'a hayır... Buna Laik Amerikancılık da denebilir TSK NATO temsilcisi Korg. Engin Saygun da, 4-7 Nisan 2004 günlerinde Washington'da gerçekleştirilen Amerikan-Türk Konseyi 23 yıllık Konferansında aynı görüşü dile getirmiştir. Türkiye'de siyasal iktidar BOP' un ortaya atıldığı andan itibaren kendileri için kaçırılmaz bir fırsat olduğunu düşünmüş ve projenin en büyük sahiplenicilerinden biri olmuştur. Başbakan Erdoğan "Diyarbakır yıldız olabilir" diyerek projenin parçası olduğunu ilan etmiştir. Erdoğan'ın G-8 zirvesine çağrılmasının nedeni budur. 4 Nisan 2004'te "Stockholm School of Economics"de bir konuşma yapan ABD'nin NATO nezdindeki büyükelçisi R. Nicholas Burns NATO'dan İstanbul Zirvesinde istediklerini şöyle özetledi: ABD'ye Afganistan'da destek Irak'ta destek Müslüman dünya ile işbirliği için destek "Büyük Ortadoğu"yu oluşturmak için destek NATO ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler ABD güdümünde Avrupa mı yoksa bağımsız Avrupa mı? Türkiye'nin Önemi... Türkiye'nin BOP ve "Yeni NATO" için ne kadar önemli olduğu, Washington'un İzmir'deki ikinci bir NATO karargahı kurmak istemesiyle de açıkça görülmektedir. İzmir'deki bu ikinci karargahın "Yeni NATO"nun asıl karargahı olarak düşünüldüğünü, 5 Nisan 2004 günü Ege Üniversitesi'nde yapılan uluslararası bir panelde NATO'nun ilgili masa sorumlusu Stefani Bobst'un şu sözleri ortaya koyuyor: "NATO'nun yeni güvenlik misyonu, ABD'nin Büyük Ortadoğu Planını içeriyor ve bu paralelde Belçika dışında, burada, Türkiye'de ikinci bir üsse ihtiyaç var. İzmir'in üs olmasını istiyoruz. NATO Büyük Ortadoğu ile ilişkilerini düzenlemek için Türkiye'de İzmir'i merkez olarak kullanmalıdır." Buna Washington merkezli düşünce kuruluşlarının İstanbul'da NATO'nun bir "Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi" kurması gerektiği fikrini telkin etmeye başlamalarını da eklemeli. NATO'nun "Acil Müdahale Gücünü" İstanbul'a taşıma kararı ve İstanbul'daki 3. Kolordu'nun AGSK üzerinden doğrudan NATO karargahına tahsis edilmesi bu bağlamda özel bir anlam kazanıyor. Son olarak 17 Mayıs 2004 tarihinde Brüksel'de toplanan NATO Zirvesi hazırlık toplantısında konuşan Genel Sekreter De Hoop Schffer de NATO'nun güvenliği bundan böyle ancak yeni biçimde; yani, "Sıcak Barış" anlamını tarif ediyor. "Yeni NATO, istikrarı tesis ederken üç yönteme dayanacaktır: Ortaklarının sayısını artıracak; Balkanlar, Afganistan ve Akdeniz'de gerçekleştirilecek müdahaleler; ve silahlı kuvvetlerinin yapısının, üye devletlerin kendi topraklarından uzakta gerçekleştireceği yeni misyonlara uygun hale getirilmesi" Sonuç : Türkiye'nin coğrafi ve stratejik konumu ve çevre ülkelerle yakın ilişkileri ayrıca Batılı tekellerle bağımlı ilişkiler içinde olması nedeniyle Türkiye'ye "model ülke" gömleği sıkça giydirilmeye çalışılıyor. Tekellerin bu bölgeyi yeniden biçimlendirmeye çalışması kendi yönetim ve müdahale araçlarını bu coğrafyaya daha da yaklaştırmasını gerektirmektedir. Bu sebeple Türkiye'de uzun yıllardan beri işgalci güçlerin hizmetine açık olan üslerin daha da genişletilmesi ve üs sayılarının arttırılması tasarlanmaktadır. Türkiye tekellerinin de seve seve onay vereceği bu kararların gerekleri masa başında yerine getirilmeye başlandı bile! Bu pazarlıkların sonucunu ilerleyen tarihlerde göreceğiz. 28-29 Haziran'daki zirvede Türkiye - NATO - ABD işbirliği çerçevesinde uygulamaya geçirilecek gündem şöyle özetlenebilir: Önemli noktalarda üsler kurulması, ortak tatbikatların düzenlenmesi. Napoli'deki Güney Müttefik Komutanlığı'nın genişleterek veya tamamen yeri değiştirilerek İstanbul'a taşınması. Ayrıca NATO'nun genel karargahının da Brüksel'den taşınması düşünülmektedir. Amerika, Ortadoğu ve Avrasya'ya yönelik işgal politikalarının bir askeri uzantısı olarak Florida'daki Ortadoğu Kuvvetleri Komutanlığı'nı Irak'a ya da bölgedeki bir ülkenin topraklarına taşımaya hazırlanıyor. İzmir'de ikinci bir üs açılması ve buranın NATO'nun hareket merkezi olması. ABD ile Türkiye arasında 1980 yılında imzalanan "Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması" çerçevesinde her yıl yapılan "Yüksek Düzeyli Ortak Savunma Grubu" toplantısı düzenlendi ve görüşmelerde NATO'nun en önemli üç karargahının biri olan "Yüksek Seviyede Hazırlık Gücü" meselesi ve bunun birinin İstanbul Maslak'taki 3. Kolordu olması konusunda ABD onay verdi. Eğer bu gerçekleştirilirse Maslak, Türkiye'deki üslerin en önemli noktalarından birini oluşturacaktır. İncirlik Üssü'nün kapasitesinin genişletilmesi. Asker, teçhizat ve silah sayısının arttırılması. Karadeniz Bölgesi kıyılarında deniz üssü kurulması projesi. (Özellikle Trabzon ve Samsun olmak üzere) Konya'nın askeri tatbikatlar için merkez olması. Bu tasarıların NATO'nun geleceği için öneminin ne kadar büyük olduğu görülmektedir. Ayrıca Türkiye tekelleri açısından da önemi büyüktür. Türkiye'de egemen güçler, bazı tereddütler taşısa da göreve atılmak için sabırsızlanıyorlar! Görünen bu gelişmeler açık bir işbirliğini daha da kuvvetlendirecektir. Bu işbirliğinin sonunda Türkiye ekonomik ve siyasi olarak ABD'ye daha da bağımlı hale gelecektir. Türkiye'nin tüm askeri, siyasi, ekonomik varlığı, ABD'nin çıkarları uğruna kullanılacak bir araç olacaktır. Ülkemiz kardeş bölge halklarıyla düşman haline getirilecektir. Bölge halkları yaşadıkları acılardan ötürü ülkemize öfke duyacaktır. Gençlerimiz ABD çıkarları için bölge halklarına karşı savaşa sürülecektir. Ülkemizin kültürel zenginliğinin parçası olan halklar, Batı tarafından parçalanacaktır. Buna sessiz kalmak bu barbarlığa ortak olmaktır. Kaynakça : Büyük Ortadoğu Projesi ve Yeni NATO, Özcan Buze, Teori Dergisi, Mayıs 2004 Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye, E. Tümg. Armağan Kuloğlu, Fatma Elif sarıkaya, 23 Nisan 2004 NATO Üzerine Düşünceler, Tom Donelly, 23 Nisan 2004 Büyük Ortadoğu Projesi, Prof. Dr. Mahir Kaynak, Mayıs 2004 Sol Dergisi'nden haberler Cumhuriyet Gazetesi'nden haberler Kadıköy SOSYALİST KÜLTÜR DERNEĞİ NATO Çalışma Grubu tarafından hazırlanan broşürdür. Haziran 2004
-NATO kan, ölüm ve gözyaşıdır!(Sendika.org) ABD ve NATO gerek 1991 Irak savaşında, gerek Kosova, gerekse Afganistan ve Irak savaşlarında büyük çaplı ölü doğumlar, bebek sakatlıkları, lösemi ve diğer kanser türlerine yol açan nükleer silahlarla sivilleri bombaladı. Ülkemizin Nato macerası yoksul emekçi halkımıza hep kan, ölüm ve gözyaşı getirdi. Türkiye’yi Nato’ya üye yapma isteğinde olan dönemin Demokrat Parti hükümeti işi bağlamak için binlerce vatan evladını 1950’li yıllarda Kore Savaşı’na gönderdi. Kore Savaşı’nda, ABD ordusundan sonra en kalabalık askeri güç Türkiye’ninkiydi. Bu savaşta ABD’nin sömürgeci çıkarları uğruna 721 halk çocuğu ölürken binlercesi yaralandı, yüzlercesi ise esir düştü. Kendi askerlerini korumak isteyen ABD’li generaller savaşa katılan Türk tugayını ön plana sürdü. ABD askerleri güvenlik içinde geri çekilirken Türk ordusunun en büyük kaybı bu geri çekilmeyi güvence altına almak için verilen çatışmalarda yaşandı. ABD aynı zamanda dünyanın en büyük silah tüccarıdır. ABD’nin müşterilerinin çoğunluğu ise NATO üyesi ülkelerdir; yani NATO, ABD silah sanayi için en büyük pazar durumunda. NATO kapsamındaki Türkiye, en fazla silahı yine ABD’den almakta. Haziran sonunda İstanbul’da gerçekleştirilecek NATO toplantısının ülkemize maliyetinin milyonlarca dolar olacağı tahmin ediliyor. Tabi bu para, gerçekte her birimizin cebinden çıkacak. İşte yalnızca küçük bir örnek; Emniyet Genel Müdürlüğü teşkilatı toplatıya katılacak devlet başkanlarına eskort görevi yapması amacıyla 15 trilyona 456 araç satın alıyor. İstanbul Emniyeti, zirvenin yapılacağı mekan ile devlet başkanlarının kalacağı otel ve misafirhaneler önünü bariyerlerle kapatacak. Özel üretilecek beton bariyerlerin parası Dışişleri Bakanlığı'na aktarılan kaynaktan sağlanacak. NATO’nun gerçek yüzünün görülebileceği son örneklerden biri de 1999 Kosova’dır. Uluslararası Af Örgütü'nün Mayıs ayı başında Kosova ile ilgili olarak yayınladığı bir rapora göre, bu ülkede 1999'dan bu yana "Barış Gücü" olarak bulunmakta olan NATO görevlileri, 11 eski doğu Avrupa ülkesinden yapılan kadın ve çocuk ticaretine destek, yataklık ve kollayıcılık yapıyor. NATO görevlileri örgütlü suç şebekeleri tarafından işletilen bu pazara müşteri ve tüccar olarak destek veriyor; kadınlar kaçmaya çalıştıkları zaman hapsederek sahiplerine iade ediyorlar. NATO görevlilerinin yüzde 20'sinin işin içinde olduğu raporda belirtiliyor. Suçu ortaya çıkan bazı görevliler ise ceza muafiyetinden yararlanmışlar. ABD ve NATO gerek 1991 Irak savaşında, gerek Kosova, gerekse Afganistan ve Irak savaşlarında büyük çaplı ölü doğumlar, bebek sakatlıkları, lösemi ve diğer kanser türlerine yol açan nükleer özellikli silahlarla sivilleri bombaladı. NATO ile ilgili olarak çeşitli uluslararası (Fiili) mahkemelerin yargı kararları var. Bu mahkemelerin genel vurguları şunlar: • NATO barbar bir savaş örgütüdür. • NATO'nun sisteme muhalif olan herkesi terörist ilan ederek ülkeleri ve halkları bombalama yetkisine sahip olduğu iddiası, egemen devletlere ve yoksul halklara yönelik barbarca bir saldırıdır. Bu çerçevede NATO kendi üyesi olan ya da olmayan ülkelerin iç sorunlarına bile askeri yöntemlerle müdahale etme yetkisini kazanmaya çalışmaktadır. • NATO mevcut uluslararası hukuku açıkça çiğneyen askeri eylemler düzenlemektedir. • NATO Kosova savaşında sivillere karşı işlenen açık savaş suçlarının failidir. NATO bombardımanlarında aralarında radyo binalarının, köprülerin, evlerin, hastanelerin de bulunduğu çok sayıda hedef askeri sivil hedef ayrımı gözetilmeksizin yerle bir edilmiştir. • NATO Kosova savaşı sonrasında 1.5 milyon Kosova yurttaşı Sırp sivilin etnik temizlik harekatını yönetmiş, UÇK isimli milliyetçi Arnavut çetelerinin tüm yıkıcı faaliyetlerini açıkça desteklemiş ve örgütlemiştir. Milyonlarca Kosova yurttaşı mülteci olarak başka ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. NATO’nun 1999 Kosova suçları Kosova savaşı sonrasında 11 ülkeden 16 yargıcın 2000 yılında kurduğu bir halk mahkemesi, NATO'nun Yugoslavya'ya karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarının belgelerini inceleyerek, NATO'yu ve ABD'yi 19 ayrı suçtan suçlu bulmuş ve NATO'nun lağvedilmesi gerektiğine karar vermiştir. NATO'nun sadece Yugoslavya'da belgelenmiş olan suçlarından bazıları şunlardır: • Yugoslavya'nın planlı bir biçimde parçalanması ve yoksul düşürülmesi • Müslümanlarla Slavlar arasına şiddet ve düşmanlık tohumlarının yerleştirilmesi ve bu çatışmaların yaygınlaştırılması • Yugoslavya'da birlik, barış ve istikrara yönelik girişimlerin engellenmesi • NATO'nun muhalif yoksul ülkelere karşı askeri saldırganlık ve işgal aracı olarak kullanılması • Savunmasız halkın öldürülmesi ve yaralanması • BM'nin barış sağlama faaliyetlerinin engellenmesi • Ülke başkanı ile diğer seçilmiş sivillere yönelik cinayet saldırıları •Yugoslavya'nın ekonomik, toplumsal, kültürel, tıbbi, diplomatik ve dinsel kaynaklarının, mülklerinin ve altyapısının tahrip ve imha edilmesi • Halkın hayatta kalması için gerekli olan kaynakların tahrip edilmesi • Zehirli atık içeren depoların imha edilmesi • İnceltilmiş uranyum, papatya-biçen bombaları ve diğer yasaklanmış silahların kullanılması • Çevrenin tahrip edilmesi • BM tarafından insanlığa karşı soykırım suçu olarak ilan edilmiş olan faaliyetlerin düzenlenmesi • Ülke hükümetini imha etmeye yönelik yasadışı bir ceza mahkemesi oluşturulması • Medyanın ülke içinde etnik ve milliyetçi çatışmaları yaygınlaştırmak için bilinçli olarak çarpıtılmış haber yaymak için kullanılması • Yugoslavya'nın stratejik bölgelerinin uzun dönemli askeri işgale tabi kılınması • Yugoslavya'nın slav, müslüman, roman ve diğer halklarının egemenlik, kendi kaderini tayin etme ve demokrasi-kültür haklarının imha edilmesi • Yugoslavya'yı ABD egemenliği altına almak ve halkıyla doğal kaynaklarını sömürmek üzere denetim altına almak • ABD egemenliğini sağlamak üzere askeri güç ve ekonomik baskı araçları kullanmak.
|