|
-LİBERAL KÜRESELLEŞMENİN ÖTESİNDE:NASIL BİR DÜNYA?(SAMİR AMİN) Egemen Güçlerin Gözüyle Gelecek CIA (ilişkili tüm istihbarat örgütleriyle birlikte) dünyadaki tüm ülkeler hakkında, her türden ve bugüne kadar görülmemiş ölçekte enformasyon toplamakta. Buna karşın bu materyalin analizini en bayağı şekilde yapıyor. Bunun sebebi şüphesiz liderlerinin kendi emperyalist önyargılarının veya Anglo-Sakson dünya görüşlerinin ötesini görememeleri ve eleştirel ilgi ve hayal gücünden yoksun olmaları.
Ulusal İstihbarat Konseyi’nin Küresel Geleceğin Haritasını Çıkarmak (Aralık 2004)’ında ayrıntısıyla açıklanan 2020 öngörüleri, “Davos Projesi” olarak tanımlanan yürürlükteki liberal küreselleşme prensiplerini sorgulanma olasılığını tasavvur bile etmemektedir. Çünkü Washington ve müttefikleri için bu prensipler kusursuzdur ve dolayısıyla ciddi bir alternatifleri yoktur. Bu görüşü benimsemeyenler ancak gerçeklikten uzak akılsızlar veya ilkesiz demagoglar olabilir. Bugüne kadar ciddi olarak uygulandığı her yerde küreselleşmiş liberalizm güçlü ekonomik büyüme anlamında kullanılmaktadır. Liberal küreselleşme tanımı itibariyle olumludur.
Tabii destekçileri için “tarihin sonunu” oluşturan bu proje gerçekte , - “geçici” de olsa - başarısızlıklara yol açan “talihsiz kusurlardan” mustariptir ve “kaosa” sebebiyet veren (ve liberalizmin “sağlam prensiplerini” şaibe altında bırakan) “absürd tepkiler” üretmektedir. Bu görüşe göre, küreselleşmiş liberalizmin (yani sermaye birikiminin) yayılması herkes (veya hemen herkes) için iyi bir şey olacağından başarısızlıkların ve kaosların tek sorumlusu insanlar, politikacılar ve ideologlardır.
Bu çeşit bir muhakeme ve dünya görüşü yalnız Washington’daki iktidarı elinde tutan ekibe özgü değildir. İktidarların ezici çoğunluğunun egemen söylemini ve dayandıkları önyargıların dar görüşlülüğünü yansıtıyorlar. Olabildiğince doğru olmaya niyetli bir gerçeklik analizi ilk önce, bu önyargılara meydan okumak ve onlardan ilham alan görüşleri kesin bir analizle tâbi tutmakla işe başlamalıdır.
ABD egemenlerinin gözünde 2020 yılının dünyasıyla bugünün dünyası arasındaki farklar sadece göreli bir öneme sahiptir. Dahası bu farklar sadece iki büyük ülkenin (Çin ve Hindistan) yüksek oranda büyüme peşinde koşmaları nedeniyle, Asya’nın dünya ekonomisi içindeki yerini değiştirecektir. Bu büyümenin liberal küreselleşme çerçevesinde gerçekleşeceği ve tamamıyla ABD önderliğine halel getirmeyeceği varsayılıyor. Bu ülkelerde yeni ve öngörülmeyen yönlerde dallanıp budaklanan içsel çelişkiler yaratmadan, bu modelin sınırsız bir şekilde sürdürülebilir olup olmadığı ise hiçbir zaman sorgulanmıyor.
Diğer Yerlerde, “Bildirilecek Hemen Hiçbir Gelişme Yok”
Rapora göre, Avrupa miskinlik içinde kokuşan bir ekonomiye yol açan zavallılığıyla batıp çıkmaya devam edecektir (radikal liberal reformlar uygulanmayacak ve ABD’deki deneyime dayanan bir göçmen idaresi modeli uyarlanmayacak). Ama asla bu ekonominin bir noktada, ulus veya Avrupa çapında ya da dünyanın geri kalanıyla ilişkilerde liberalizmin sorgulanmasına yol açacak denli sürdürülemez hale gelebileceği tasavvur edilmiyor. Ne de rapor Avrupa’nın bir gün Atlantik İttifakı’ndan veya sadece Washington’un önleyici savaşlar vasıtasıyla üstesinden gelebileceği iddia edilen terörizme karşı ABD “koruma”sından çıkabileceğini öngörmekte.
Demokrasiye hâlâ direnen Rusya’nın tekrardan dinamik, modern, sanayileşmiş bir güç olma konusunda başarısız olacağı ve (Suudi Arabistan gibi) sadece petrole dayalı bir güç haline geleceğine inanılmakta. Azalan nüfusuyla dumura uğramış, yeni Orta Asya ve Kafkas devletleriyle gergin ilişkiler batağına saplanmış ve Ukrayna’dan kesin olarak ayrılmış haliyle, Avrupa ile zaten onun şimdilik pek gönüllü olmadığı bir yakınlaşmayı zorlamak yerine Washington ’un dümen suyunu takip edecek.
Latin Amerika esasen bugün bilindiği gibi kalacak ama Güney Konisi* ve Meksika’da liberalizmin yayılmasıyla, FTAA (Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi) projesiyle öngörülen entegrasyona ve bu bağlamda Washington ’un “liderliğini” kabullenmeye doğru evrilecek. “Geçmişin süprüntüleri” (Küba) yok olacak, (Chavez tipi) halk ayaklanmaları hiçbir yere varmayacak ve yerlicilik artışının etkileri eritilebilecektir.
Asya ve Latin Amerika örneklerini takip etmekten aciz siyah Afrika, hâlâ sanayileşmenin ilk dönemine girmemiş olacak. AIDS belası ve inatçı “zayıf yönetişim” geleneği ile boğuşurken tek gelişim alanı başta petrol ve belki birkaç tarım ürünüyle hammaddeler olacaktır.
Son olarak, Fas’tan Endonezya’ya kadar Arap ve Müslüman ülkeleri, halklarının kitlesel olarak efsanevi Halifeliğin yeniden kuruluşu hayalinin kuyruğuna takılıp kalması yüzünden, felç halinden kurtulamayacaklar. Bu projenin sürekli başarısızlığa uğraması (demokratik ilerlemeyi imkânsız hale getiren bir) politik istikrarsızlığa ve vasat ekonomik performansa yol açsa da, eşlik eden terörizme doğru sürekli eğilim, dünyanın geri kalanı için gerçek bir tehdit oluşturmayacaktır. Terörizm için her zaman ödenecek bir bedel vardır: Irak’ın (Washington tarafından saldırıdan önce bile öngörülen) kalıcı işgali ve bu ülkede demokrasinin sınırsız olarak ertelenişi ve de Filistin sorununu çözmede başarısızlık! “Medeni” Batı ülkelerinde demokratik hakların kısıtlanması da insanların ödediği bir diğer bedeldir.
Yukarıda açıklanan “muhtemel” gelişmeler bizi, bırakın yaptığı anlaşmalarla pratikte Atlantik ittifakına ve ABD askeri politikalarına göbekten bağlı ve durgunluk içindeki Avrupa’yı, muzaffer bir Asya’nın bile ABD önderliğiyle boy ölçüşemeyeceği sonucuna götürür.
Birleşmiş Milletler’in düşüşü sürecek, dünya sisteminin siyasal yönetişimi NATO’nun muhtemel (fakat belirleyici olmayan) desteğiyle ABD’ye “düşecek”.Önleyici savaş, (insani olarak tanımlanan) müdahale görevi ve insan haklarının yaygınlaşması, (aslında manipülasyonu) bugün olduğu gibi 2020’deki yeni emperyalizmi meşrulaştıran söylemin de temelini oluşturacak.
Dünya geleceğinin bu görüntüsü bir problemi ortaya koyuyor. Bu gelecek iki dünyayı özetleyen sözde senaryolar eşliğinde sunulmakta: ya Davos (ve aşağı yukarı sadece ABD’nin önderliğini temin etmek üzere küresel liberalleşmenin takviyesi anlamında) ya da “kaos”. Bu aldatıcı bir karşılaştırmadır zira aslında kaosu - sosyal çöküntülere, terörizme vb. olaylara “halkın” tepkilerini yaratan - Davos projesinin izlenmesidir. Bu yüzden önerilen aslında tek bir senaryo; yani ABD tarafından garanti edilen liberal projenin takibi ve kaosun küreselleşmenin militarizasyonuyla idaresi.
Gerçekte varolan kapitalizm hakkındaki analizlerim beni tamamen farklı bir sonuca götürüyor. Bu sistem - küreselleşmiş liberal şekliyle – sürdürülebilir olmadığı gibi, yarattığı kaos da sistemin yönetici sınıfları tarafından öngörülen araçlarla kontrol edilmeyi bırakın, ancak hızla ciddi oranda kötüleşebilir. Irak’taki askeri ve siyasi başarısızlık, “Avrupa Projesinin” giderek halklar tarafından reddedilmesi, (Kasım 2005’te Fransa’nın banliyölerinde olduğu gibi) şiddet olaylarının patlak vermesi ve artık vaka-i adiye haline gelen diğer pek çok olay bunun kanıtıdır. Bunu böyle söylerken, kabul edilebilir bir çözümün kesin olarak bulunacağını da düşünmüyorum. Yarının dünyası, muhtemelen 2020 gibi yakın bir tarihte bile, bugünkünden farklı olacak ama illa iyi olacak diyemeyiz. Çok daha kötü olabilir. En iyi ve en kötüyü hesap eden ve nedenlerini tanımlayan senaryolar bu tartışma için değerli ve faydalı araçlardır.
Avrupa Projesi Sürdürülebilir mi?
Kıtadaki hem sağ hem sol kanat politikacıların büyük bir çoğunluğu için, “Avrupa Projesi” hakkında coşkulu söylemler temel besin maddesi durumundadır. Söz konusu halkların menfaati için başka hiçbir alternatif yokmuş gibi sunulan bu projeye, sadece (bu görüşe göre aşırı sağ ve solu da içine alan) “popülizm” fanatikleri karşı çıkabilir. Ama bu halklarda giderek artan bir hayal kırıklığının belirtisi de eksik değil.
Aslına bakılırsa Avrupa projesi son derece kafa karıştırıcıdır; Maastricht Anlaşmasından (1992) bu yana kendini ifade ediş biçimi bilhassa ulusal ekonomik politikaları sınırlamak iken bunun karşısında Avrupa seviyesinde bir hükümet doğurmuş değil! Başka bir deyişle, Avrupa Birliği kelimenin en zalim anlamında, yani devlet otonomisini yok etme anlamında, dünyanın en mükemmel küreselleşmiş bölgesi gibi hareket ediyor. Devletin ne kadar zayıf ve savunmasız olsa da prensipte karar alma yetkisini - Dünya Ticaret Örgütü (bu da aşamalı olarak devletlerin haklarını ve imtiyazlarını yok etmeye çalışır) kurallarının yarattığı sınırlar dahilinde tabii - koruduğu ABD’de, ya da dünyanın geri kalan diğer bölgelerinde aynı durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Avrupa büyük bir geri adım atma bağlamında, dünyanın geri kalanından daha ileri gitmiş durumdadır.
Avrupa devletlerinin başlarına bela ettikleri bu bozulma ekonomik hayatın her alanını etkilemektedir; Avrupa’nın artık herhangi bir para politikası, döviz politikası, bütçe politikası, istihdam ve sanayi politikası kalmamıştır.
Avrupa Merkez Bankası (AMB) herhangi bir para politikası izlemekten menedilmiş, bunun yerine üye devletleri açıklarını kendi merkez bankalarına başvurarak finanse etmekten alıkoyan katı kurallar vasıtasıyla, sadece fiyat istikrarını garanti altına alma hedefini koymuştur. Bu şartlar altında çalışan merkez bankalarının artık kendi politikalarını yaslamak zorunda oldukları bir kamu temsil organı (ne devlet ne AB düzeyinde) mevcut değildir. Bu da, prensipte ekonominin dinamizmi için, deflasyonist seçeneğin içinde gizlenen bir başka kalıcı engeldir.
Avrupa Merkez Bankası (AMB) hedefleri (güçlü ya da zayıf Euro) kamu temsil organı tarafından belirlenen aktif bir döviz politikası izleyemez, zira artık böyle bir organ mevcut değildir. Buna karşın ABD hükümeti para idaresinde tüm imtiyazlarını elinde tuttuğu için, doların zayıf ya da güçlü olacağına karar veren Washington iken Euro sadece kararların kaydını tutar ve ona göre hareket eder. Şunu da unutmamak gerekir ki dolar standardı aslında petrol/dolar standardıdır: petrolün fiyatı dolar üzerinden belirlenir ve ABD, gerekirse (Irak’ta olduğu gibi) askeri müdahaleye de başvurarak tüm gücüyle petrol üreten ülkelerin petrolü Euro üzerinden satmalarını engellemeye çalışır. Bugüne kadar Avrupa devletleri bu oyunda rol almayı ve Atlantik’in diğer tarafındaki dostlarını üzme ve karşılarına alma riskine girmeyi kabul etmediler. Bu yolla engellenen Euro, dolar gibi bir uluslararası para birimi haline dönüşemiyor.
İstikrar anlaşması, bütçe politikaları uygulama olasılığının cenaze namazı olmuştur. Söz konusu seçenek, kamu finansmanındaki bir açığın vergilendirme veya borçlandırma yoluyla kapatılmasını eşdeğer sayan müphem bir teoriye dayanarak meşru gösterilmektedir. Aslında bu meşrulaştırma hepten gereksizdir, zira anlaşma, maksimum katlanılabilir açığı GSYH’nin %3’ü, borç tavanını ise %60’ı oranında tutuyor! Ne ABD, ne de herhangi bir diğer ülke (IMF idaresine maruz kalan yarı sömürgeler hariç!) İtalya Başbakanı Romano Prodi tarafından haklı olarak “aptalca” diye tanımlanan böyle bir maluliyete düşmemiştir.
Avrupa Topluluğu politikası şu konularda kısmi bir telafi dahi üretememiştir: (1) (şeffaf rekabetin daha verimli bir yatırım dağılımı sağlayacağı bahanesiyle) her türlü ulusal sanayi politikasının elenmesi (2) her türlü istihdam politikasının yürürlükten kaldırılması (ve esnekliğin sorunları çözeceği varsayımıyla sadece piyasa güçlerine bırakılması) (3) kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesi ve özelleştirme konularında bile kısmi bir denkleme ulaşamamıştır. Ne sınai Avrupa, ne de sosyal Avrupa gündemdedir. Uzun süredir 19. ve 20. yüzyıllardaki başarısını hazırlayan geleneklerin tümünden kopuş sürecine girmiş olan Avrupa açıkça ebedi ADB modeline yaklaşmaktadır. Ancak ABD’nin Avrupa’da benzeri olmayan (liberal söyleme rağmen) ciddi oranda devlet destekli bir askeri sınai stratejisi vardır. Avrupa teknolojisinin en önemli iki büyük başarısının (Airbus ve Ariane roketi) kamu hizmeti müdahalesinin sonuçları olduğu unutulmamalıdır. Eğer özel teşebbüse bırakılmış olsaydı, bu iki olay hiçbir zaman gerçekleşemezdi.
Buna rağmen Avrupa, tek bir alanda - yani tarımda – doktriner liberalizmden arınmış dinamik bir topluluk politikası hayata geçirdi. Bu politika çarpıcı sonuçlar yarattı: aile çiftçiliğini modernize etti, ekili arazi alanını artırdı, alet kullanım oranını artırdı, uzmanlaşmayı ön plana çıkardı, köylülerle kentli işçiler arasında gelir dengesi sağlayan ücretleri garanti altına aldı ve son olarak büyük orandaki ihracat fazlasını ortadan kaldırdı. Bu neye mal oldu? Doğru, Avrupa Topluluğu bütçesinin yarısına fakat bu önemli değil (ilgili ülkelerin GSYİH’larının %1’inden daha az). Bildiğimiz gibi bugün Ortak Tarım Politikası tekrar gözden geçiriliyor.
Bölgesel politika (bütçenin 1/3’ü ile) AB harcamaları sıralamasında ikinci sıranın keyfini sürerken, ciddi belirsizliklerle zayıflatılıyor ve şüpheli politik heveslerle çarpıtılıyor. Amacı, herkesin ilerlemesini sağlayacağı varsayılan rekabete (hem geçmişte hem günümüzde bunun aksine apaçık örnekler olmasına rağmen doktriner liberalizm asla sorgulanmıyor) ayak uydurmak üzere üye ülkelerin kapasitelerini desteklemek olduğu kadar bunlar arasındaki ve onları oluşturan bölgeler arasındaki eşitsizliği azaltmak olamadı. Merkez ve doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye dahil edilmesiyle birlikte, daha az gelişmiş devletlere verilen desteğin azaltılacağı (en azından göreli olarak) tahmin ediliyor. Asıl olarak sadece bölgesel altyapı ve eğitim giderlerinin sübvansiyonuna odaklanan yürürlükteki bölgesel politikalar, eşitsizlikleri azaltmak yerine belirginleştirdi ve (Bavyera, Lombardi ve Katalonya gibi) küresel rekabete kucak açan alanlarda “gelecek vaat eden bölgeler”i öne çıkardı. Burada güdülen politik amaç, ulusal birimlerin etkisini de bölgesel bağlılık lehine azaltmaktır. Küreselleşmiş liberalizm büyük devletlere karşı her zaman küçük devletleri tercih eder çünkü bu devletlerin işlevlerini tasfiye etmek diğerine göre daha kolaydır. Avrupa Birliği’nde Bavyeralı, Katalan veya Lombardiyalıların savları (şovenizmlerinden kuşkulanılan) uluslarınkine tercih edilir.
Kesin olan şu ki, AB’nin genişlemesiyle ilgili temel kavramlar ABD’nin Latin Amerika’yı büyük bir Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi'ne entegre etme planlarını oluşturanlardan farklı değildir.
Bugüne kadar Avrupa Birliği ile Sahra-altı Afrika arasındaki işbirliği politikası asla yeni sömürgecilikten başka bir şey olmamış ve sadece Afrika kıtasının sanayi öncesi duruma saplanıp kalmasına yaramıştır. Cotonou Anlaşması (2000)’nın ardında duran AB ile “Bölgesel Ekonomik Ortaklık Antlaşması’nı (REPA) imzacıları” diye anılanlar arasındaki liberal yakınlaşma durumu daha da kötüleştiriyor. Afrika bu anlamda kasti olarak dışarıda bırakılmaktadır. (Samir Amin et al., Afrique: renaissance ou eclusion programmée, 2005 ) Aslında hiç şüphe yok ki, Afrika kıtasını sanayileşme öncesi döneme hapsetmeye yarayan açık küreselleşme, egemen ulusötesi sermayenin kıtanın doğal kaynaklarını yağmalamasını kolaylaştıran bir stratejidir. Yine de bu yağmalamanın Avrupa’nınkilerden ziyade ABD çokuluslu şirketleri lehine olacağı vurgulanmalıdır. Afrika’nın sürekli düşüşte olacağı göz önüne alındığında, Avrupa Birliği ile Asya, Karayip ve Pasifik devletleri arasındaki işbirliği politikalarının (günümüzde “ortaklık” diye anılıyorlar) yavaş yavaş yerini Latin Amerika, Asya ve Akdeniz bölgelerine doğru diğer inisiyatiflere bırakacağı görülür. Fakat bugüne kadar bu inisiyatiflerin yeni zeminler yaratabileceğine ve ulusötesi sermayenin yayılmacı emelleriyle aralarına mesafe koyabileceklerine dair herhangi bir emare belirmemiştir. Avrupa-Akdeniz projeleri denen şeyler ise, orada burada birkaç retorik kıvırmaya rağmen, Avrupalıların Washington ve Tel Aviv’in arkasında saf tutmalarından dolayı, potansiyel bir etkiden bile mahrum kaldı. (S. Amin & A. El-Kenz, Avrupa ve Arap Dünyası, Versus Kitap Yayınları, 2006),
Mevcut haliyle Avrupa projesi, Avrupa kıtasının başarılı ekonomik gelişimine sistemli bir şekilde zarar veren bu tür uygulamalar yüzünden aşırı derecede destek görüyor, dolayısıyla (Prodi’nin aptalca diye tanımladığı) bu tercihlerin niye yapıldığını sormak durumundayız.
Bu soruya verilebilecek tek mantıklı cevap bu tercihlerin Avrupalı işçilerin (ilk ve en başta işçi sınıflarının) elde etmek için iki yüzyıldır mücadele ettiği sosyal gücü ezmeyi mümkün kılacak - yegâne - araç olarak büyük egemen sermaye tarafından yapıldığıdır. Sovyet sisteminin yıkılması böyle bir imkân sağlamıştır. Bu tercihler tamamen rasyoneldir ancak sermayenin tercihlerini yansıtan kısa vadeli siyasal yaklaşıma dayanıyorlar. Mantıksız olan, liberal strateji hepsini toptan tasfiye etmeye niyetliyken, komünist partilerin çöküşünden yararlandığına inanan Avrupa sosyalist ve sosyal demokrat partilerinin tutumuydu.
Yani ben Avrupa projesinin, ne aşırı liberalliğiyle, ne de Washington ’un jeostratejisine paralel duruşuyla uygulanabilir olduğunu inanmıyorum. Nasıl sorgulayacağına ve hangi gelişmelerin onu sınırlayacağına gelince, bu hâlâ belli değil.
Bu da beni analizimin siyasi kültürlerle ilgili kısmına getirir. Avrupa kıtasının büyük kısmının siyasi kültürü sağ/sol ayrımına yol açan bir dizi önemli gelişme olarak görülebilir; Aydınlanma felsefesi, Fransız Devrimi ve özellikle Montagnarde Konvansiyonu, 19. yüzyılda sosyalist işçi hareketinin oluşumu, Marksizm ve Paris Komünü, Rus Devrimi ve komünist partilerin oluşumu. Karşı tarafta ise sağ, Restorasyon (Kutsal İttifak) sırasında, (faşizme sapan) anti Marksist ideolojilerin gelişimiyle sömürgecilik taraftarı (ve ırkçı) ideolojik bozulmayla ve anti Sovyetçilikle oluşmuştur. Siyasal kültürün ABD’deki gelişim aşamaları ise oldukça farklı: Aydınlanma karşıtı tarikatların New England’a göçü, yerlilerin soykırıma uğraması, toplumun içinde varolan (ve sonuçları uzak sömürgelerde uygulanandan çok daha yıkıcı olan) kölelik ve siyasi sınıf bilincinin çökerek, ardarda gelen göçmen dalgalarıyla yerini cemaatçiliğe bırakması. Böyle bir tarihin ürettiği siyasal kültür, güçlü (potansiyel olarak sosyalist) sağ/sol karşıtlığını değil, seçimlerin iki kutupluluğunu (Demokratlar/Cumhuriyetçiler) önüne koyan pro-kapitalist bir “konsensüstür”.
Bugün Avrupa’da sorulan soru, siyasal kültür mirası, yürürlükte olan Amerikanlaşma (sosyal liberal partilerin ebedi kapitalizmi savunan koroya katılması) lehine eriyip gidecek mi (ve post-kapitalist projenin taşıyıcısı olan sol ortadan kalkacak mı) yoksa yeni bir sol kafa tutan programların arkasında birleşebilecek mi sorusudur. Kanaatimce ikisi de mümkündür.
Sol seçmenin büyük bir çoğunluğunu da arkasına alan yeni sağın ideolojik saldırısı, zararlı bir Fransız karşıtı söylem geliştirdi, çünkü haklı olarak bu sağ Avrupa’daki siyasal kültürün oluşumunda büyük rol oynamış olan Fransa’da Amerikanlaşmaya teslim olmuş Avrupa sisteminin zayıf halkasını görmekte. “Colbertizm” (zamanında - mutlak monarşi ile birlikte - feodalizmin yerine geçecek olan kapitalist modernitenin temellerini kuran bir sistem anlamında), (ekonomik liberalizmin demokrasinin düşmanı olduğunu ve devrimin İngiltere’de olduğu gibi sadece burjuva değil halka dayalı olması gerektiğini anlayan) “Jakobenizm”, (“radikalliğiyle” Amerikan taraftarı sağ modelin arzuladığı “cemaat” kimliklerinin olgunlaşmasını engelleyen) “laiklik” ve hatta “Gaullo-komünizm” (Daniel Cohn-Bendit şüphesiz Sovyet karşıtı Pétainizmi yeğler!) bu medya propagandasında bıktırıncaya kadar tekrarlanan temalardır. Tüm bu konu başlıklarının Avrupa söylemine (olduğu kadarıyla Avrupa Birliği taraftarlığı anlamında) hakim olması dikkat çekicidir. Avrupa projesinin yerleşmesinin yanı sıra kendini içine kıstırdığı söylem de incelenmeye değer. Avrupa siyasi kültürünün mirasına herhangi bir gönderme “çağdışı” sayılıyor: sınıf temelli çıkarların savunulması (acımasızca “korporatizm” olarak damgalanıyor!) veya ulusa saygı göstermek (sermaye, cemaatçilik ve hatta Baltık ülkeleri, Hırvatistan gibi ülkelerdeki etnokrasi karşısında bile güçsüz kalan bir bölgeselcilik). Buna karşılık şunlar “modern” sayılmaktadır: (toplumsal bedellere bakmadan) işçiler, bölgeler, ülkeler arasında rekabeti övmek ve anti-laik dini kavramlar (Polonya’daki Papa tapıncı).
Avrupa solunun yeniden inşası tüm bu söylemlerin radikal ve eleştirel olarak bir değerlendirmesini gerekli kılıyor. Bu aynı zamanda üzerinde bir alternatifin kurulabileceği prensipleri tanımlamak ve özellikle kısa ve uzun dönem programlar açısından sonuçlarını öngörmek anlamına geliyor.
Yukarıdaki değerlendirmeler sadece mevcut haliyle Avrupa projesine değil, aynı zamanda samimi ilerici toplumsal hareketlerden verilen cevaba da soluk bir bakış getiriyor. Olduğu haliyle proje kesinlikle Avrupa projesi olarak değil, ABD hegemonyası altındaki Atlantikçi projenin Avrupa ayağı olarak tanımlanmalı. Projeye yönelik başlıca eleştirel tepkiler bana dünyanın geri kalanı için daha az dezavantajlı bir küresel denge yerine emperyalist üçlü içinde (Avrupa ve ABD arasındaki ilişkilerin bu çerçevede düzenlenmesiyle) daha az asimetrik bir denge arayışına odaklanmış gibi görünüyor.
Bu koşullarda soru cevapsız kalıyor: Avrupa projesi yön değiştirebilir mi yoksa bunun gerçekleşmesi için başarısızlıklarını açıkça kabul etme safhasından geçmesi mi gerekir?
Güney Amerika Emperyalizmi Geriletebilir mi?
Üçlünün (ABD, Avrupa ve Japonya) kolektif emperyalizmi saldırı halindedir ve aktif olarak tüm gücünü dünyayı amacına uygun biçime sokmaya harcıyor. Daha şimdiden Güney’in neredeyse bütün ülkelerinde iktidarları komprador durumuna indirgemeyi başardı. Bu bağlamda, saldırıda başı çektiği için ABD kendi özel hakimiyet projesini hayata geçirecek bir pozisyonda. Bu proje (Washington’ın emellerini arsızca ifade ettiği terimle) “gezegenin askeri kontrolü” nün tamamlanmasına dayanıyor.
Projesini gerçekleştirmek için Washington vurulacak ilk bölge olarak başka yerlerde açıkladığım muhtelif nedenlerle (L’hégémonisme des Etats Unis et l’effacement du projet européen, 2000, ayrıca “İmparatorlukla Yüzleşme” Monthly Review) Ortadoğu’yu seçmiştir. Ancak projenin hedefi Ortadoğu’nun çok ötesine uzanır: tüm Güney, yani Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın tamamı.
Bugün varolan durum genel olarak Güney’in dağılmasıyla ve bir tarafta yükselişte olan ülkeler (Çin, Hindistan ve Brezilya’yla birlikte Kore gibi küçük ülkeler) denen grup ile diğer tarafta duraklama hatta gerileme içindeki “Dördüncü Dünya” ülkeleri arasında giderek büyüyen bir çelişki ile tanımlanabilir. Buradan yükselişte olan bu ülkelerin öndekilere yetişme anlamında geliştiği sonucuna varabilir miyiz? Yeni bir merkez/çevre sisteminin özellikleri hakkındaki analizim beni soruyu olumsuz cevaplandırmaya sevkediyor. Bu analize göre, merkezlerin hakim konumlarını belirleyen yeni avantajlar, merkez/çevre çelişkisinin neredeyse sanayileşmiş/sanayileşmemiş ülkeler ile eşanlamlı olduğu dönemde görülen sanayi tekeli değil, teknolojinin, fon akışının, doğal kaynakların, enformasyonun kontrolü ve kitle imha silahlarıdır. Emperyalist merkezler bunlar aracılığıyla, yükselen çevre ülkelere - geleceğin gerçek çevre ülkelerine - kaydırdıkları sanayileri etkin bir şekilde kontrol ederler.
Bu bakış açısıyla ABD egemenleri Çin’i en büyük stratejik rakip olarak görüyor. Fakat bu temel sorun üzerinde ayrışma yaşanıyor. Bazıları Çin’in, hızlı ekonomik gelişimini, mevcut haliyle liberal küreselleşmeye katılarak da sürdürebileceğini, bu yüzden oyunu kabul edip ABD liderliğine uyum sağlayabileceğini düşünüyor. Buna karşılık Washington yönetici sınıfındaki diğerleri, Çin’in ileri teknolojileri elde etmeye çalışarak ve aynı zamanda askeri gücünü pekiştirerek kendi oyununu oynadığından korkuyor. Bu durumda çok geç kalınmadan stratejik rakibe karşı önleyici savaşın düşünülmesi gerekiyor.
Söz konusu yükselişte olan ülkeler bugünkü gelişmelerin şekillendireceği geleceği büyük bir sabırsızlıkla bekliyor. Çin’deki duruma bakıldığında, ulusal kapitalist bakış açısı - dünya sistemi içinde aktif bir oyuncu haline gelen güçlü kapitalist bakış açısı - olarak nitelendirilebilecek olan bu seçeneğin başarısı, giderek ciddileşecek olan engellerle karşı karşıya.
Bir taraftan bu seçenek, geniş köylü ve kentli kitleleri ekonomik büyümeye dahil edemiyor. Onlar da güçlü bir şekilde direnç göstermek zorunda kalacaklar. Bu noktada özellikle lehlerine yapılan radikal devrimin nimetlerinden faydalanan ve tarım alanlarını özelleştirme planı (çevirme projesi) ile tehdit edilen köylülerin direncine dikkat çekmiştim. Bu mücadelelerin gelişimi, Çin projesini gerçek bir piyasa sosyalizmi yönüne, yani kalkınma modelinde tüm gücünü sosyal önceliğe (sosyal adalet) veren, avam sınıfların iç talebinin öncelikle büyümesini destekleyen bir bileşime doğru saptırabilir Bu da ülkeyi Çin modelinden uzaklaştırarak, liberal küreselleşmenin bir parçası olmaya götürür. Bu noktada Çin’de bu konuda yürütülen hararetli tartışmalara gönderme yapıyorum.(S. Amin, “Post-Maoist China: A Comparison with Communist Russia,” Review 22, no. 3 [1999]; “China: Market Socialism and U.S. Hegemony,” Review 28, no. 3 [2005])
Diğer taraftan egemen emperyalist güçlerin, Çin büyüklüğünde bir ülkenin eşit bir ortak haline gelmesini durup izleyeceğini düşünmek saflık olur. Çin liberal küreselleşmeye daha çok entegre olmak ve bu bağlamda tedariğini garanti altına almak için çokuluslu bir petrol şirketi satın alma niyetlendiğinde, ABD, tüm ilkelerini (ki bunların ekonomik ilişkileri gerçekten yönettiğine sadece doktriner liberaller inanır) çiğneyerek bu girişimi sert bir siyasi müdahaleyle geri çevirdi. Gezegenin doğal kaynaklarına erişim, modern teknolojilerin ve sınai mülkiyet haklarının kontrolü ile ilgili her alanda Çin ile emperyalist güçler arasında çatışmaların şiddetlenmesi kaçınılmaz. Şüphesiz bu çatışmalar, Çin’in uluslararası adi ürünler piyasasında yavaş yavaş ağırlığını koymasıyla ortaya çıkacak olanlardan daha şiddetli olacak.
Yükselişte olan diğer ülkelerin vatandaşları daha da endişe verici bir yanılsama içinde. Örneğin Brezilya’da ve Latin Amerika’nın başka yerlerinde de solun büyük bir bölümünü o harika sosyal demokrat geleneğe (bugün bildiğimiz liberalizm ile işbirliği içindeki değil, savaş sonrası Avrupa’sının refah devletinde görülen) uygun şekilde yönetilecek hegemonya blokları kurmanın mümkün olduğunu düşlüyor. Sosyal demokrat refah devletinin oluşmasına zemin hazırlayan son derece istisnai koşulları unutuyorlar. Söz konusu batılı ülkeler diğer ülkelerden daha ileri oldukları için hem iç istihdama sermaye ayırmaları hem de dünyanın geri kalanında emperyalist hakimiyet peşinde koşmaları mümkün oldu. Sosyal demokrasi, sosyal-emperyalist, hatta özgürlük hareketlerinin sonlarına doğru sosyal-sömürgeci oldu. Komünist alternatifin yarattığı tehdit, bu istisnai momentin alameti farikası olan iktidarın tarihsel emek-sermaye uzlaşmasına kaymasında belirleyici bir faktördü.
Emperyalist projenin yükselme yaşamamış çevre ülkelerdeki halklara uygun gördüğü kader aslında daha da dramatik. Dünyanın marjinalleşmiş bölgeleri hakim güçlerce, benim yoğun bir şekilde yağmalanana doğal kaynakların entegrasyonunu kolaylaştırmak üzere halkların programlı tasfiyesi olarak gördüğüm sistematik politika uygulamalarına maruz kalıyor. Bu projenin uygulanması saldırganlığa ve askeri işgale (Irak’ta olduğu gibi) veya borç nedeniyle denetime (Afrika ülkelerindeki gibi) dayanıyor. Bu bağlamda Avrupa ve Japonya, tamamen Washington’un dümen suyuna girmiş durumda. 2005 Kasımı’nda Barselona’da düzenlenen Avrupa-Akdeniz konferansı bunun kanıtıdır. Avrupa burada Bush’un tercihi olan ve önceliği “terörizmle savaşa” veren bir gündemi kabul ettirmeye çalışmıştır. Sistemin egemenlerinin taleplerini bugün artık son derece uslu karşılayan Arap hükümetleri bile, Filistin ve Irak halkları haklarının bu kadar ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizmek zorunda kaldılar. Böylece Avrupa, Arap bölgesindeki çıkarlarını Büyük Ortadoğu Projesi tabir edilen ABD çıkarları ile paralelleştiriyor. Catanov anlaşmaları (2000) ve Avrupa Birliği ile Afrika yerel cemaatleri arasındaki sözde ortaklık projelerinin gösterdiği gibi, aynı şey Sahra-altı Afrika için de geçerli Hepsinin ruhsuz yoksulluğun azaltılması ve iyi yönetişim söylemi ardında hizaya geçmesi, WTO’nun yeni başkanının (“sosyalist” Pascal Lamy!) Bush yönetiminin elçilerini bile gölgede bırakan küstah politik tutumlar sergilemesi emperyalist üçlünün aynı görüşte olduğunu gösteriyor.
Bu eşi görülmedik zalimlik karşısında Güney’in tepkisi ise, ya aşırı korkakça ya da uygunsuz oluyor. Hükümetler tıpkı kendilerinden önceki protektoralar gibi sınırlı hareket alanına sahip ve ülkelerinin bedelini ödediği ekonomik liberalizmi sorgulamamaya dikkat ediyorlar. Kendi haline bırakılmış olan avam sınıflarının büyük bir kısmı da Güney halklarının bölünmesini derinleştiren dinci ve etnikçi retoriğin ağına düştüler.
Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının bugün önlerinde duran mesele, üçlü bloğun kolektif emperyalizmine ve ABD’nin askeri saldırılarına karşı Güney’in birleşik cephesini inşa etmektir,.
Bandung döneminde (1955–1975) Asya ve Afrika halkları, zamanın emperyalizmini oluşturdukları birleşik cephe sayesinde geri püskürtmeyi becerebilmişlerdir. Fakat bu başarılara imkân tanıyan koşullar bugün için geçerli değil. O zamanlar, iktidardakilerin kökenleri ulusal kurtuluş hareketlerine ve hatta bazen hakiki halk devrimlerine dayandığından halklarının nezdinde belli bir oranda güven ve meşruiyete sahiptiler. İlaveten, yönettikleri devletler belli bir noktaya kadar Sovyetler Birliği’nin desteğine güveniyorlardı ve bu da emperyalist saldırganları bir dereceye kadar geride durmaya zorluyordu. Biliyoruz ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla emperyalist güçler zalim saldırı geleneklerine geri döndüler.
Halkların (3 kıtayı içine alan) Bandung’u diye anacağım gerçek alternatif demek ki ciddi engellerle karşı karşıya. Solun bu Güney ülkelerde gerçekleştirmek zorunda olduğu görevler Avrupa Solu’nun karşısına dikilenlerden daha kolay değildir.
Kültür Cephesinde Çöküş
Avrupa kültürünün muhtemel çöküşü ve dünyanın Amerikanlaşması “cemaat kimliğinin” kabulüne dayalı “geniş konsensüs” ilkesinin genelleşmesi şeklinde tezahür ediyor. Tersine eğilim diye tarif edeceğim bu yöndeki gelişmelerin muhtemel başarısının medeniyet için taşıdığı ciddi tehlikeleri hafife almamalıyız. Halihazırda başlamış olan bu çöküş bunak kapitalizmin krizine sağ kanat bir çözüm sunabilir ve yerine sosyalizme doğru ilerleyişi değil, temel özelliklerini ilerde açıklayacağım yeni bir haraca dayalı sistemin kurulmasını koyabilir. Başka bir deyişle, başka bir dünya mümkün değil kesindir ve bugün içinde yaşadığımızdan daha iyi ya da daha kötü olabilir.
Benim bu konudaki görüşüm tarih ilerledikçe insanlığın da aşama aşama geliştiğini söyleyen doğrusal yaklaşımın – bu yaklaşım ister burjuva modernitenin ekonomizmine eşlik eden Avrupa kaynaklı akıl’a dayansın, ister birbirini takip eden üretim tarzlarının kaba Marksist yorumuna - reddine dayanmaktadır. Tarihin kritik dönüm noktalarında, başka bir deyişle bir sistemin yayılması ürettiği çelişkilerin birikimi yüzünden sınıra dayanırsa (yani sistem bir bunaklık dönemine girince) birden fazla mümkün gelecek belirir. Bu dönüm noktalarında, sonraki gelişmeler için çok sayıda seçenek ve gidilecek çok farklı yönler vardır.
Ben önerdiğim analizde ideoloji ve siyaset alanlar ekonomiyle ilişkilerinde gerçek bir özerkliğe sahiptir. Bu farklı güçlerin farklı olasılıklar arasından çıkan belli bir bileşimi, bunaklık dönemine girmiş mevcut modele cevaben yükselecek sistemi tarif etmemizi sağlar.
Daha önce de söylediğim gibi kapitalist sistem kesinlikle bunaklığın ileri aşamalarına girmiş durumda öyle ki sistemin işleyişinden kaynaklanan çelişkilerin çözümü, efendilerin göze alabileceği en büyük siyasi ve askeri şiddeti - Kuzey’in Güney’ karşı sürekli savaşı dahil - sürekli kullanmayı zorunlu kılıyor.
Ama buradan hareketle bunak küresel kapitalist sistemin krizinin mutlaka eşit derecede küresel bir sosyalizmin onu alt etmesiyle sonuçlanacağı söylenemez. Bu bir ihtimaldir. Benim önerdiğim analizde bunun için 1) Siyasi ve toplumsal gelişmeler açısından, toplumsal ilerlemenin ortaklaşması, demokrasinin güçlenmesi ve üzerinde uzlaşılan çokkutuplu bir küreselleşme içerisinde ulusların özerkliğinin pekiştirilmesi 2) İdeolojik ve kültürel açıdan, evrensellik değerlerinin yenilenmesi gerekiyor.
Bu ikinci boyutta egemen eğilim tamamen ters yönde ilerlemektedir. Geriye doğru bu büyük adım postmodernizmin, en azından önde gelen akımlarının, önerdiği “nesnel gerçeklik”in sorgulanmasında ve “söylem çeşitliliği”nin kabulünde kendini dışa vurmaktadır. Alan Sokal ve Jean Bricmont bu akıl tutulmasının iğneleyici bir değerlendirmesini sunuyorlar. (Alan Sokal, Pseudosciences et postmodernisme, 2005) (Türkçede Alan Sokal ve Jean Bricmant, Son Moda Saçmalar Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları, 2002)
Ama bu versiyonda, rüzgarı arkasına alan postmodernizm gerekli yakıcı eleştirel analizi sunmaz. Postmodernizm bilgi konusunda bilimin ayrıcalıklı konumunu sorgulamayı talep eder. Nesnel doğru diye bir şey olmadığını, insanlar neyin doğru olduğuna inanıyorsa onun doğru olduğunu iddia ediyor. Başka bir deyişle (anlatı olarak tanımlanan) bilimsel söylemi (büyü, sahte bilimler, dinler gibi) diğer anlatı çeşitleriyle aynı kefeye koyuyor. Hatta halihazırda varolan anlatıların defakto çeşitliliğinin her tür evrensellik iddiasını ortadan kaldırdığını ileri sürüyor. Tüm bu söylemleri aynı kefeye koyuyor ve tuhaf (fakat anlaşılır) bir şekilde kendilerini karşı-hegemonik olarak tarif edenleri “egemen söylem”e yönelttiği katı eleştiriye tabi tutmuyor.
Modernist söylemlerin birçoğu önemli gelişmeleri destekliyor ve meşrulaştırıyor, örneğin kültürelciliklerin (her zaman çoğul) ortaya çıkışı gibi. Ben bundan kültürlerin çok çeşitli, emsalsiz ve kalıcı değerlere bağlı tarihötesi gerçekliği oluşturduğu iddiasını anlıyorum. Halkların gerçek tarihindeki hiçbir şey böyle bir saçmalığı desteklemez. Sıradan ve apaçık bir gerçeklik olan kültürel çeşitlilikle karıştırılmaması gereken kültürelcilik tüm dini (siyasal İslam, Hindutva, ABD’deki köktenci Hıristiyanlık ve her çeşit sayısız mezhep) ve etnikçi hareketlerin beslendiği mutlak arayışını meşru kılıyor.. Bunun insanları, tahakküm altındaki sınıfları, özellikle halkları özgürleştirme gayesinde hiç rol almayan, aksine onları karanlığa hapsederek, gerçekte kurbanları oldukları hükümranlığı, yani bunak kapitalizmi kabul etmelerini sağlayan aşırı gerici söylemlerden farkı yok.
Kültürel çeşitlilikle ve hegemonya karşıtı söylemle ilgili meseleler, doğası gereği çoğunlukla bizi kaçınmamız gereken bir kafa karışıklığına götürüyor. O yüzden bu konuda net olmamız gerekli. Evet, emperyalist kapitalizmin ürünü olarak gerçekte varolan modernite, kültürel olarak çarpık, Avrupa-merkezci, eril, ataerkil ve doğaya bir nesne gibi yaklaşma anlamında Promethecidir .Evet, buna karşı duran hegemonya karşıtı söylemler (feminizm, çevrecilik-kültürel anti-emperyalizm) herhangi bir insani alternatifin vazgeçilmez öğelerini oluşturur. Modernliğin mutlak inkârından çok uzak olan bu seçenek, onun Avrupa merkezciliği, erkek şovenizmini ve ulusal aşağılanmayı ortadan kaldıran rasyonel ve radikal devamını temsil eder.
Böyle bir mücadele ile karşılaştığı için evrenselci emellerden feragat etmeye çağrı özünde gericiliktir. Hegemonya karşıtlığı söyleme, ancak kendisine tahsis edilen gettolar içinde kalması şartıyla izin verilmesini kabul etmektir. ABD tarzı demokrasi böyle etkisiz bir “çeşitliliği” teşvik eder. Bir yandan “Kadın çalışmaları” ve “siyahi çalışmalar” yürütülürken diğer yandan hakim iktisadın geleneksel söylemi en ufak bir pürüze uğramadan yoluna devam edecektir. Postmodern olarak tabir edilen bu ideoloji dünyayı değiştirmek için gerekli olan radikalizme ilham kaynağı olamaz.
Bu da neden özellikle bu ideolojinin egemen güçler ve ABD müessesesince tutulduğunu açıklıyor. Egemen güçleri yerlerinde tutmak için, “indirgenemez özel kimlikleriyle” tanımladığı birey grupları arasında bariz bir konsensüs şekillendiren bu ideolojiden daha iyi bir şey bulunamaz. Bunun ne kadar fonksiyonel olduğunu bir tasvir ile açıklayacağım: Eğer bir elinde sözde kimliğinin simgesini (Kuran, İncil veya diğer etnik semboller) tutarken, diğer elinde de Coca Cola şişesini tutuyorsan, (öyle olduğunu düşünsen bile!) tehlikeli değilsindir.
Bir denge unsuru olarak, insan medeniyetini temellendirmek için öne sürülebilecek tek şeyin bilim ve evrensellik olduğunu iddia etmek, asla modernite kavramının eleştirilmeden kabulünü gerektirmez, zira gerçekte varolan modernitenin oluşum koşulları ve zamanı göz önüne alındığında, henüz yolculuğunun sonuna gelmemiş olduğu anlaşılacaktır (dahası gelmeyecektir de, tarihin sonu yoktur). Ve bugünün gerçekte varolan modernitesi kapitalizminki olduğundan, dünya toplumlarına düşen görev daha üstün bir post-kapitalist moderniteyle bunun ötesine geçmektir.
Başlayan bu gerici karışıklıklar hakim duruma gelir ve rakiplerini bastırırsa, haraca dayalı bir sistemin inşası olarak tanımlayabileceğim bir süreçten geçerek kapitalizmin bertaraf edilmesine katkıda bulunabilirler.
Emperyalizme Karşı Halkların Enternasyonalini Yeniden Kurmak
Avrupa ve Güney ile ilgili burada sunduğum analizlerin kıstasıyla bakınca, protesto ve muhalefet hareketleri rakipleri ile başa çıkacak tutarlı, sağlam ve alternatif bir stratejik vizyon geliştirebilmiş olmaktan uzak görünüyorlar. Bu konuda hayal kurmama cesaretini göstermeliyiz. Birçok hareket birbirlerini (tamamen meşru) eylemleri için kutlarken, daha ileri gitme gereğini itiraf etmiyor, eksiklikleri ise hiç tartışmıyor. Hareketin belli bir ideolojisi tüm bu direniş ve muhalefetin uç uca eklenerek bizzat kendisinin bir alternatif olacağını ileri sürüyor. Bu basitleştirici bakış açısını ne tarih, ne de gerçekliğin kuramsal yansıması ve gözlemi destekliyor.
Bu öneri asla meydan okumaya karşılık vermenin kolay olacağını iddia etmiyor. Önerinin hakim fikir ve değerler sistemi için öngördüğü yön değişikliği gerçekten çok büyük. Sistemin merkezlerindeki halkların (özellikle Avrupalıların) gerçek bir sol kültürü yeniden kurarak kapitalizm ve emperyalizmle yollarını ayırmasına ve Avrupa halkının hayal gücünün, Avrupa solunun siyasi kültürünü oluşturan kilometre taşları dizisine (Aydınlanma, Fransız Devrimi, işçi hareketleri, Marksizm ve Rus Devrimi) yeni bir tanesini ekleyebilmesine bağlıdır. Çevre ülkelerdeki - fırtına vadisi - halkın hem kapitalist küreselleşme çerçevesinde gelişimin mümkün olduğu yanılsamasından hem de geçmişe dönük fantezilerden arınması ve de zamanımızın fırsat ve tehlikeleri arasında yol gösterecek bir alternatif bulması anlamına gelir. Herkesin - gündemi cevaplanmamış sorularla dolu olan - uygun ve etkili örgütlenme ve siyasi eylem tarzları geliştirmesi anlamına gelir.
Çok kısaca bu mücadelenin görebildiğim esas noktalarından bahsedeceğim
- Gelişmelere hakim olabilen ve istediği yönü verebilen yeni tarihsel özneler tanımlamak
- Aşağıdaki şekilde özetlemeyi düşündüğüm siyasal strateji mücadelesini tanımlamak: a) sosyal ilerlemeleri b) demokratik atılımları ve c) uluslara ve halklara saygıyı (ayırmaktan ziyade) birleştiren programlar yaratmak. Bu da başka şeylerin yanı sıra, uluslara karşı değil, uluslar için bir Avrupa Birliği yaratmak anlamına geliyor.
- Piyasa sosyalizasyonunu yavaş yavaş hakim duruma gelecek bir demokrasi sosyalizasyonu içinde eritmek.
- Tarih boyunca rekabetten çok daha büyük ölçüde gelişmeye kaynaklık etmiş olan dayanışmanın üstünlüğünü kabul ettirerek, rekabeti dayanışmayla aşmak.
- Etkili düzenleme ve koruma politikalarını, sosyal olarak eşitlikçi, ekolojik olarak sürdürülebilir çok boyutlu bir gelişim yönünde ilerleme kaydetmeye uygun kesin kalıplara sokmak, yani (yine ABD'ye zıt olan Avrupa geleneğine uygun biçimde) yasaya kâğıt üstündekinden daha büyük bir yetki tanımak.
- Yaşlanması - kârlarını maksimize etmekten başka bir şey düşünmeyenler bir yana - olumsuz bir şey değil, insanlığın gelişiminin bir sonucu addedilmesi gereken Avrupa kıtasının demografik gelişimini doğru değerlendirmek Göçlere (cemaatçi perspektifi reddederek) doğru bir karşılık vermek ve nesilleri birbirine düşüren emeklilik fonlarına değil yeniden dağıtım prensibine dayalı emeklilik finansmanına yönelmek.
- Güney deki farklı ülkelerin öznel koşullarında anti-emperyalist, halkçı ve demokratik ulusal hegemonya bloklarının bileşenlerini tanımlamak ve seviyelerine göre doğru stratejik hedefleri belirlemek.
Bu yönde ilerlemeler halkların enternasyonalleşmesinin inşası yönünde bir ilerleme ile aynı anlama gelmektedir. Aslında bu Kuzey halklarının (Avrupa sol kültürünün yeniden diriltilmesiyle) ve Güney halklarının mücadelelerini yapılandırma meselesidir. Halkların -tüm halkların - bu hakiki enternasyonalizmi, çoğunlukla bağış ya da yoksullaşma ile ilgili analizlerden ibaret olan “küresel ölçekte insani dayanışma” gibi bulanık kavramlara dayanamaz. Açlıkla mücadele, iyi yönetişim için uğraş ve çevre felaketleriyle (kaynakların artan kıtlığı, iklimlerin bozulması) yüzyüze gelen insanlığın ortak çıkarı iddiaları, ilgili sosyal grupların çıkarlarını ve muhtemel anlaşmazlıkları gözardı eden (kelimenin pejoratif anlamıyla) idealist yöntemin alamet-i farikasıdır. Bu enternasyonalizm emperyalist kapitalizmden başka bir şey olmayan ortak düşmana karşı ortak çıkarların belirlenmesine dayanmalıdır.
Zamanında 3. - Leninist daha sonra Maoist - Enternasyonal, dönemin koşul ve sınırlamaları içinde benzer bir meydan okumaya - teoride ve bir ölçüde pratikte - karşılık veren küresel ittifaklar oluşturdu. Mesele tarihin tamamen kapanmış bu sayfasını yeniden üretmek değildir. Kuzey ve Güney‘de anti-emperyalist mücadelelerin yeni şekli neredeyse A’dan Z’ye tekrar keşfedilmek zorunda.
İlgilendiğimiz sorunu formüle etmekten daha fazlasını yapabileceğimi iddia etmeksizin, bu alternatifi kurmak için her şeyden önce ABD’nin gezegeni askeri olarak kontrol altına alma planını bozmayı ele almayı öneriyorum. Benim görüşüme göre bu, eksikliği herhangi bir yerdeki demokratik veya toplumsal ilerlemeyi son derece korunaksız bırakacak olan olmazsa olmaz bir koşuldur.
Başka bir dünya, daha güzeli, tabii ki mümkün. Bunun için nesnel koşullar mevcut. Tarihi önceleyen hiçbir tarihi determinizm yoktur. Kapitalist sistemin içindeki eğilimler etkilerini reddeden güçlerin direnci ile karşılaşır. Yani gerçek tarih kapitalist yayılmacı yaklaşım ile bu yayılmaya karşı gelen sosyal güçlerin direncinden doğanlar arasındaki bu çelişkiden türer. Sosyal mücadelenin gelişimi, çeşitliliği ve farklılığı bilinen toplumsal çıkarlar arasında uzlaşmaya dayalı ve mevcut neoliberal düzeni yönetenlerden farklı hegemonya bloklarını iktidara getirebilir (kapitalist merkezlerde emek-sermaye uzlaşma blokları, çevre ülkelerde kompradorlaşma karşıtı demokratik halkçı ulusal bloklar).
Bugün yaşanan, ABD hegemonya planının küresel ölçekte yayılmasıdır. Tüm dünya sahnesini ele geçirmek için mevcut yegane plan budur. Artık iki kutuplu dönemdeki gibi (1945-90), ABD kontrolündeki alanı sınırlamayı hedefleyen herhangi bir karşı plan bulunmuyor; Avrupa projesi - kökenindeki belirsizlik bir yana – kendi içine kapanma safhasına girmiş durumda. Bandung döneminde (1955-75) Batı emperyalizmine karşı ortak bir cephe kurmaya hevesli olan Güney ülkeleri (G-77 grubundaki bağlantısız ülkeler) pes etmiş durumda; kendi yolundan ilerleyen Çin de, (yine belirsiz olan) ulusal planını korumaya pek de hevesli değil ve küresel sistemin aktif bir partneri olmaya soyunmuyor.
Rusya, Çin ve Hindistan Washinton planlarının üç stratejik düşmanı. Bu üç ülkede koltuğa oturmuş olan iktidarlar giderek bunun farkına varıyor, zira ABD yönetimiyle doğrudan çatışmaya girmeden manevra yapabileceklerini düşünüyor gibi görünüyorlar. Muhtemelen Asya'nın geri kalanını ve Afrika’yı da beraberinde sürükleyecek ve ABD’yi izole edecek bir Avrasya yakınlaşması (Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan) kesinlikle arzu edilir bir şey ve bu yönde bir takım göstergeler de var, ama Avrupa’nın Atlantikçi tercihine son verecek olgunluktan henüz oldukça uzak.
Hakiki bir çokkutuplu dünyanın inşasını bekleyen tehlikeler, çoğu “alternatif küreselleşmecinin” düşündüğünden çok daha ciddi boyutta. Mesele kısa vadede Washington un askeri planını rayından çıkarmakta. Gerekli özgürlüğü yakalamak için bakılması gereken ve eksikliği toplumsal ve demokratik bir ilerlemeyi ve çokkutuplu bir sistem kurulumu yönündeki gelişmeyi savunmasız bırakacak olan nokta işte budur.
Gerçek çokkutuplu dünya ancak aşağıdaki dört koşulun yerine getirilmesiyle gerçekleşecektir.
Avrupa, “farklı bir sosyal Avrupa”nın inşası yoluna (uzun vadede küresel sosyalizme geçiş dönemine) adamakıllı girmeli ve emperyalist geçmişiyle ve bugünüyle bağını kesmeli. Bu tabii, Atlantikçilik ve aşırı neoliberalizmin terk edilmesinden çok daha fazla şey ifade ediyor.
Çin’de sosyalizm yolu, işçi sınıfını ve köylü çoğunluğu dışladığı için dengelenmesi mümkün olmayan ulusal kapitalizm inşasını öngören yanılsatıcı ve ters eğilime galip gelmek zorunda.
Güney ülkeleri, (halklar ve devletler) tekrar bir birleşik cephe kurmayı, böylelikle de manevra imkânına kavuşmayı ve hem avam sınıflarının kendi lehlerine imtiyazlar koparmalarını, hem de bunun ötesinde, iktidarın doğasını değiştirerek egemen komprador blokların yerini ulusal, halka dayalı ve demokratik blokların almasını sağlamayı başarabilmeli.
Ulusal ve uluslararası hakları yeniden düzenlemeye gelince, (devletlerin egemenliğinden halkın egemenliğine doğru gelişen) ulusal egemenliğe saygıyla, her türlü bireysel ve kolektif, siyasi ve toplumsal hak arasında bir uzlaşma sağlama yönünde ilerleme kaydetmek gerekiyor.
Emerging Countries yükselişte olan ülkeler/ Samir Amin' in kitabı Çeviri: Uğur Günsür
*Güney Amerika’nın, Brezilya, Paraguay, Arjantin ve Uruguay ülkelerini içeren kısmı.
|