|
-Murat Belge: Faşist bir kültürümüz var.(MHA) Türkiye’nin önde gelen düşünce adamlarından Murat Belge, Avrupa’nın Türkiye’nin faşist kültürünü düzeltmeye çalıştığını belirtti. ‘’Faşist bir kültürümüz var. Avrupa bu faşizane kültürümüzü düzeltmeye çalıştığında onurumuz inciniyor. Fakat faşist kültürden hiç onurumuz incinmiyor’’ diyen Belge Türkiye’nin rejim değişikliğine doğru ilerlediğini söyledi. Kürt sorunun çözümünde otoritelerin hala direndiğini kaydeden Belge ’’Kardeşçe bir an önce bu sorunu halletmeliyiz’’ diye konuştu. Belge MHA’nın sorularını yanıtladı. Türkiye’nin AB’ne üyelik süreciyle beraber içte ve dışta en çok tartışılan hususlardan biri de Kürt sorunu. Tarafların bu konuya yaklaşımı farklılık gösteriyor. Örneğin AB Kürtleri azınlık statüsüne koyarken, Türkiye ve Kürtler buna karşı çıkıyor. Türkiye’nin üyelik süreci Kürt sorununu ve Kürtleri nasıl etkiler? Bu tartışmalar bana biraz da anlamsız geliyor. Türkiye'de azınlık kelimesi dünyadakinden farklı bir biçimde kullanılıyor. Adeta hakaret olarak tanımlanıyor. Osmanlı zamanında gayri müslümlerin haklarının korunması için Batı baskı uygulamış. Ama Batılı devletler ‘hakların korunması’ adı altında azınlıkları kendi politikaları çerçevesinde kullandıktan sonra bir kenara atmış. Azınlıklar da bundan pek rahatsız olmuş görünmüyor. Azınlıkların bir kısmı da bir an önce Osmanlı’dan kurtulup kendi devletini kurmak istemiş. Böyle bir tarih sonucu ‘azınlık’ kelimesi bu boyutlara vardı. Bir Türk milliyetçisinin bakış açısıyla bakıldığında ‘azınlık’ kelimesi, hain, memleketi yıkmaya çalışanlar anlamına geliyor. Bu yüzden Türkiye’de birine azınlık denildiğinde hakaret gibi algılanıyor. Azınlıklar Lozan'da belirlenmiştir gibi laflar ediliyor. Aleviler ve Kürtler kalkıp “biz azınlık değiliz” dediklerinde, ortada kalan Rumlar ve Ermenilere hakaret edilebilir gibi bir sonuç çıkıyor. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e bir Avrupa Birliği toplantısında "Kürtlerin bu topraklardaki konumu ne olacak, ne düşünülüyor bu konuda?” diye sorduğumda, “Kürtler azınlık değildir” biçiminde bir azınlık tanımlaması yapmıştı. Toplantı ardından Hollandalı bir diplomat şunu söyledi: “Biz azınlık denilince üzerine titrenilecek, herhangi bir zarar görmemesi için özellikle tedbir alınması gereken insanlar olarak anlarız. Ama burada azınlık denildi mi vur kafasına anlamına geliyor" dedi. Kürtlerin kurucu öğe olduklarını söylemelerini anlıyorum ama bu kez Ermeniler sorun çıkaracak. Ben ‘azınlık’ tanımını daha çok teknik bir olgu olarak ele alıyorum. Biz devlet olgusunu toplum olarak çok yüceltiyoruz. Ama devletin topraklarında yaşayan halklar arasında ayrım yapılamaz. AB ilerleme raporunda Kürtler için önce azınlık denildi daha sonra "toplum" olarak belirtildi. Kürtler bu kavramla nasıl bir yere konuluyor? Bu kavram nasıl çevrildi bilmiyorum. Yanlış bir tercüme olduğu kanısındayım. Orada en ciddi teorik sorun kollektif haklar ve bireysel haklar gibi bir şeydir. Uzun vadede doğru olan, dünyanın gidişine daha uygun olan bireysel haklardır. Bireysel haklar dediğimiz bir toplum gereklidir. Bunun başka bir kategoride tanınan haklara ihtiyaç bırakmaması lazım. Ama Türkiye'de yaşananları düşününce haklar meselesi bir tarafa çok büküldü. Halklar konusunun özel bir bağlamda Türkiye'nin gündeminde yeri var. Türkiye'de otoriteler ayak sürüyor gibi geliyor bana. Vakit kaybediyoruz. ‘Türk Solu’ dergisinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı başlıklar da bunu gösteriyor. Ermeniler, Kürtlere yönelik yazdığı yazılarda toplumun bir kesimini bir diğerine düşman etmeyi Türkler adına yapıyorlar. Galiba Türkler adına böyle bir şey yaptıklarında cezai kovuşturma gibi sorunlar da yaşamıyorlar. Başka biri adına yapıldı mı başınıza gelmeyen kalmaz. Aynı şekilde anadilde eğitim hakkını, Kürtçe kurslara indirgemişiz. Bunlar hepsi asıl sorunun etrafından dolanmaktır. Bu yüzden vakit kaybediyoruz diyorum. Sorunlar bu şekilde çözülemez. Üstelik sorunun etrafında dolaşıldıkça sorun da büyür. Ama bazıları ne kadar sorunun etrafında dolanırsa o kadar kazandıklarını düşünüyor. Kürt çevreleri tarafından tartışma yaratan bir yazınızda "şu koşulda bir Kürt aydını olsaydım ABD'nin politikalarını desteklerdim" dediniz. Siz Türk aydını açısından bunu bir zaruret olarak görmüyor musunuz? Türk aydını bütün sorunlarını çözmüş mü? ABD'nin Irak'a müdahalesiyle birlikte ciddi bir şekilde ‘bağımsız Kürt devleti’ ihtimali ortaya çıktı. Bu durumda ben kendim Kürt orijinli olsam bu bakış açısına sahip olsaydım, ABD’yi desteklerdim. O dönemde benim yakın çevremde bulunan birçok Kürt bu düşünceye sahipti. Benim de onları anlayışla karşıladığımı belirtmek için söylediğim bir sözdü bu. Ama ben ne Kürt ne de Türk olarak bakıyorum. Ben doğrudan doğruya ABD'nin Irak'a müdahalesinin dünya hukukunu çiğneyen bir olay olduğunu düşündüğümden, müdahaleye toptan karşıyım zaten. Kürt örgütlerinin ABD ile ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Amerikan ve İsrail destekli bir Kürt devleti mi kuruluyor? Irak'taki gelişmeler Türkiye'nin Kürt politikasını nasıl etkiler? Böyle bir durum var elbette. Sanırım yavaş yavaş durum buna doğru evirilecek. Orada kurulacak bir Kürt devleti, Türkiye Kürtlerini de etkileyecektir. Herhalde böyle bir şey olmasın diye bizim medyamız da ‘Kuzey Iraklı’ diye bir insan cinsi yarattı. Ama Transilvanya Romanya'dan kopup Macaristan'a eklenmedi. Onun için böyle bir ihtimalden korkanlar, kontra yatırım yaparak spekülasyon yaratanlar daha baskıcı bir rejimi devam ettirmek isteyenlerdir. İnsanlar mutlu oldukları yerlerde yaşamak isterler. Bu bakımdan Türkiye avantajlı bir yerde bulunuyor. Ama sadece maddi araçlar da insanları mutlu etmeye yetmiyor. İnsanlar kendine saygı duyulacak bir ortamda yaşamak ister. Kürtler hakkında karalama başlıklar atmak değil, kardeşçe bir an önce bu sorunu halletmeliyiz düşüncesi olmalı. Felaket tellallığı yapılarak bir yere varılmaz. Bu tür yaklaşımlarla, insanlar Türkiye’de mutsuz olursa gözü ve aklı başka yerlerde olur. Felaket tellallığı dediğiniz. Türkiye'de özellikle bölgede yeniden bir felaket zemini hazırlanmıyor mu? Türkiye'nin şu anda genel gidişatı benim kafamdaki teorik bilgilerle çelişmiyor. Hep olduğumuz yerde oturuyorduk. Ama bu çıkarılan yasalarla hakikaten bir geçiş toplumu olmaya başladık. Ama o derin devlet denilen ve ne olduğu belli olmayan, aynı zamanda her yerde eli kolu bulunan meçhul varlık kendi mantığına göre kendinden bir şeyleri koruyor. Bir taraftan insanların köylerine geri dönmesini sağlamaya çalışırken bir taraftan başka şeyler yapılıyor. Bu işlerin içinde herkes bir şeyleri çomaklıyor. Avrupa Birliğini ve Türkiye'nin demokratikleşmesini istemeyenler bu savaşı yapmak zorundalar. Onun için de biz bir süre daha sağa sola savrulacağız. Görünen o ki bu geleneksel antidemokratik güçlerin varlığına rağmen hem bir değişime karar vermiş bir hükümet var hem de çeşitli kurumların başındaki güçler bu doğrultunun içerdiği değerlerle uzlaşmış insanlar. AB ile ilişkilerde bu nedenle bugünkü aşamaya gelebildik. Aralık ayından sonra Türkiye için daha bağlayıcı olacaktır. Bu süreci durdurmak isteyen güçlerin ellerindeki silahlar yavaş yavaş ellerinden alınacaktır. Ama AB ilerleme raporu medya tarafından Türkiye için bir felaket olarak değerlendiriliyor. AB'ye girebilmek için olumlu adımları atmayan bir ülkeye tabi ki eksiklikleri söylenecektir. Biz ise yapılan önerileri içişlerimize müdahale olarak görüyoruz. Arabistan'da taşlanarak öldürülen kadınların durumuna karşı oranın hükümetinin yaptığı açıklamada "bizim kültürümüze müdahaledir" belirlemesi vardı. Demek ki bizim de böyle bir faşist kültürümüz var. Elin ‘gavuru’ gelip bu faşizane kültürümüzü düzeltmeye çalıştığında onurumuz inciniyor. Fakat faşist kültürden hiç onurumuz incinmiyor. Öcalan'ın İmralı'da tutulması Kürt sorununa nasıl bir etkide bulunuyor? Öcalan'ı rehin aldık diye Kürt sorununu erteleyemeyiz. Bu durumda iki türlü yorum yapılabilir ve ikisi de geçerli olabilir. Sürekli rahatsız eden sorunu çözmeyerek, bir kenara atarak sorundan dolayı mağdur olan insanları şiddete başvurmaya teşvik etmek ve "bakın şiddete başvuruyor" diyerek kışkırtmaktır. Örneğin sola ilişkin saldırılarda böyle gerçekleşti. Sol da bu şekilde kısa bir süre içinde silahlandı. Devlet de solun devleti yıkacağından hareket etti. Kürt olayında da bu bilinçli bir şekilde uygulandı. Hala daha bunu sürdürmek isteyenler olabilir. Türk milliyetçisi çevrelerde hamasi nutuklarla, kendini putlarla besleyen bir yarışma var. Birbirimize karşı milliyetçiliğin tabularını Frenkeştayn canavarı haline getiriyoruz. Daha sonra da kendi yarattığımız canavara karşı kontrol kuracak aletlerden yoksun kalıyoruz. Türkiye'de uzun yıllardır askeri darbelerle sivil-politik alanda ciddi bir önder çıkmadı. Türkiye'de aklı başında bir insan kalkıp da politikaya girmez. Çünkü üç gün sonra başına ne geleceği belli değil. Partiler de öyle bir kısıtlamaya alındı ki, sadece itaatkar insanlar siyasete girebildi. Kürt konusunda da korkular var. Kaygılar daha çok belirleyici oluyor. Bu da çözümü istemeyenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Onun için hiçbir şey yapmadan oturuyoruz. Öcalan savaşı durdu. Sanırım bu durum karşısında yetkililer daha esnek davranmaya başladı. Tekrardan bir savaşın başlaması çok zor. Kürtler bundan sonra ‘daha güçlü bir gerilla hareketi değil daha güçlü bir sivil toplum hareketi’ diye düşüneceklerdir. Bunu söylerken bir taraftan da içim eziliyor. Çünkü bu benim için iyi bir olay ama lideri yakalandığı için Kürtlerin bu duruma zorlama ile getirilmesi ve mecbur bırakılması iyi değil. Ama maalesef böyle olmadı. Kürtlerin sivil toplumu kapsayan mücadele alanında nasıl görüyorsunuz? Kürtlerinde artık sivilleşmeye başlaması lazım. Henüz böyle Kürt sivil hareketleri yok. Şimdiye kadar yaşanılanların etkisiyle tek başlılık ve bunu benimseme durumu var. Elbetteki sivil bir duruşu ifade etmiyor. Kürt bölgesindeki toplumsal farklılaşma gibi nedenlerle savaştan bağımsız, batılı anlamda bir sivil canlılık henüz yok Kürtler arasında. Ancak bazı bakımlardan da bu sağlanmış görünüyor. Eşitsiz bir gelişme var. Kürt halkının Türkiye'de karşılaştığı güçlükler insanların bilinçlerini tahrik etti ve çalıştırdı. Ama halen bazı durumlarda çok cevahir düşünebilen biri kendi ailesine, eşine ve kızına karşı çok gerilerde kalmış. Bu gibi sorunları var Kürt halkının. Bazı bölgeler çok geri kalmış. Ancak genel gelişme daha sivil bir mecraya akıyor gibi. Şimdiye kadar bunları düşünebilen ama düşündüklerini eyleme geçirme imkanı bulamayan insanların daha çok sesi çıkacak hale gelecektir. Bunun bir ucu da AB'dir. AB’nin çekimine karşı ayak diremeler olsa da orta vadede hakim eğilim haline gelecektir. Daha sivil bir topluma ilerleme yolunun da bu şekilde açılacağını umuyorum. Özgür Yurttaş Girişimi, canlı kalkan gibi sivil toplum eylemleri Türkiye'de ilk kez yapılıyor. Aynı zamanda Kürt hareketinin de yeni dönem politikasının nasıl yürüteceğine dair olan bu gelişmeler belirttiğiniz çerçeveye oturmuyor mu? Bunlar benim dediğim çerçeveye uyan gelişmelerdir. Birisi bir işlevi yerine getirerek başka şeylere de dönüştürebilir. Bizim Ankara'da yaptığımız ‘Yeni Taktikler Projesi’ toplantısında da sık sık vurguladık. Taktikler değiştirilmeli. Sürekli aynı şekilde yapılan etkinlikler zamanla tesir gücünü yitiriyor ve insanların ilgisi azalıyor. En önemlisi de mücadele edilen güçler, zamanla yapılan işi analiz ederek ona karşı kendi tedbirlerini geliştiriyor. Daha birçok şey kapsamlı olabilmeli ama en önemlisi bazılarında başarı elde edilebilmesidir. Aslında hedeflere mütevazı davranmakla da bir taktik geliştirilebilir. Büyük bir hedefle bir şeyleri kurtaracağım diye yola çıkmak yerine küçük bir hedeften yola çıkmak gerekiyor. Çünkü büyük bir hedeften yola çıkıldığı zaman başarılamadığında hareket tamamen başarısız olur. Ama daha mütevazı ve yapılabilir bir hedefle yola çıkıldığında, hedefler zamanla büyütülür ve adım adım ilerlenir. Peki sol bunun neresinde duruyor? Türkiye'de sol var mı? Bir kere bunu sorgulamak gerekir. Ben Türkiye'de kime sol denileceğini bilmiyorum. Türk Solu diye bir dergi çıkıyor. Ama Türk faşizmi olarak çıkıyor. Yine Aydınlık gibi yayınlar Türk faşizminin en sofistike odakları halinde. Diğer taraftan da DSP ve CHP içinde solcular bulunsa da parti olarak solcu demek çok doğru olmaz. Milliyetçi statükocu bir yapılanmadır. Onun dışında kalan solcular da kendi içinde bölünmüş durumda. Solun en sorunlu dönemindeyiz. Bundan 20-25 yıl önceki solcular da solculuk yapmayı bırakmışlar ve toplumun bir tarafında hayatlarına devam ediyorlar. Ama eski özlemleriyle birlikte yaşıyorlar. Bir çoğu da kendini solcu diye bile adlandırmaz. Türkiye'nin meselelerini konuşurken sol nerde sorusunun cevabı yok. Çünkü solun kendisi yok. Tüm bu değişimler karşısında ordu nerede duruyor? Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, genç subaylara yönelik yaptığı bir konuşmasında, "karışık problemleri standart çözümlerle bağlamaktan kaçının" biçiminde bir ifadesi vardı. Ordu bugüne kadar hangi standartlarda duryordu? Askerlik toplumların genel koşullarına bağlı olarak tarih boyunca çok çeşitli biçimler aldı. Daha önce bir anlamda uzmanlık işi olan askerlik, birdenbire bütün kitlelerin kolaylıkla yapabileceği bir iş haline geldi. Bunun için insanları bir makine gibi kullanmak gerekti ve herkesin aynı anda ateş etmesi, manevra yapması gibi yöntemler tarih boyunca gelişti. İşlevlerini görme sistemi bütün ordular için temel var oluş nedeni oldu. Bu ne demek, az sayıda düşünen çok daha fazla sayıda düşünceyi yerine getiren insandan oluşan bir sistem demektir. Askerlik hayatın önemli alanlarından birini oluşturduğu için toplumlar da çoğu zaman orduları gibi örgütlenebilirler. Özellikle modernisazyon sürecini askerlerin önderliğinde yerine getirmiş toplumlarda askeri örgütlenme modeli topluma yayılır. Bunun örneklerini Almanya, Japonya ve Türkiye'de 19. yüzyıl sonlarından başlayarak görebiliriz. Oysa bugünün dünyası yeni beyinler ve ona itaat eden organlar gibi bir modelden çıkıyor. Özellikle bilgisayarın devreye girmesiyle birlikte, üretimde fordizmle dünya bu devri kapattı. Sovyetler Birliği büyük ölçüde buna uyamadığı için çöktü. Eski örgütlenme mantığını devam ettirdi ve çöktü. Sanırım Türkiye'de de ordu bunların farkına vardı. Yoksa kendi de var olamaz. Hilmi Özkök bunların en çok bilincinde olan insanlardan biridir. Bu Türkiye'nin iyi bir şansı oluyor. Ama tabi ordular dünyanın her yerinde çok muhafazakar örgütlerdir. Türkiye'deki silahlı kuvvetler de böyledir. Genelkurmayın söylediği bu sözler çok iyi sözler ama orada da ayak diretenler var. Yine son dönemlerin en önemli konularından biri Yargı-Mafya-Devlet ilişkisi. ‘Derin devlet’ diye tabir edilen MİT ve uzantılarının üzerine gidilerek deşifre edilip görevden alınmalar bir konjonktürel değişim mi yoksa bir rejim değişikliği mi? Türkiye kaçınılmaz olarak rejim değişikliğine doğru ilerliyor. Yangın çıkarmak üzere eğitilmiş adamlar var ve şimdi bu adamlarla yangını söndüreceksin. Çelişkili bir durum. Göreviniz, yangın söndürmek ise o zaman buna göre eğitilmiş insanlar yetiştirilmeli. Sadece yangın çıkaran ve söndüremeyen insanları ise yavaş yavaş tasfiye edeceğiz. Tabi ki onlar da tasfiye olmamak için ayak diretecekler. O zaman onları bile ‘eyvallah’ demeye mecbur edecek şeyler yapılmalı. Örneğin Sedat Peker'in ve Çakıcı'nın kimlerle ilişkisi olduğunun açığa çıkarılması gibi. Yine Türk vatanperver generalimizin Çakıcı ile çekilen resimleri var. Bu arada vatanperverliğin başka bir boyutunu da böylece görmüş oluyoruz. Türkiye'de kim kimdir daha tanınır hale gelmeye başlandı. Önemli olan toplumca bu doğrultuyu tutturmuş olmamızdır. Çünkü süreç devam ettikçe "Eyvah AB'ye giriyoruz bölünüyoruz" diye bağıran adamları kimse okumaz ve tasfiye olacaklar. Peki basın tartışılacak mı? Basın-Rejim ilişkisi Basın-devlet ilişkisi mi? Burada bir gözden geçirme olacak mı? Medyada da değişimler var. Faşizane bir devletin, faşizan bir medyası olur. Öncelikle devletin faşizmden sıyrılması lazım. Sermayenin güdümünde ki basından zaten bir şey beklenemez. Birde eğitim konusuna değinelim. Bir taraftan üniversiteler ticarileşirken, bilimsel eğitim ve yoksulların eğitim hakkı ve bu çoğalan üniversitelerle nasıl bir noktaya gidiyor? Varolan sistem yoksullara eğitim fırsatı tanımıyor. Hatta tam tersine şimdi kurslar, şunlar bunlarla daha baştan ailenin ekonomik durumu çocuğunun eğitim düzeyini belirliyor. Sonuçta da en hali vakti yerinde olan kesimlerin çocuğu en iyi puanları alıp en iyi okullarda bedava okuyorlar. Devletin böyle bir paradoksu var. Devlet en çok para sahibi kesimin çocuklarına eğitim imkanı sağlıyor. Dünyanın her yerinde bu sistemin çok fazla bir yeri yok. Doğru düzgün bir burs da yok. Eğitim sisteminin çok radikal bir şekilde değişmesi lazım. Ama öncelikle zihniyetin değişmesi lazım. Türkiye'de eğitim için ödenmesi gereken bir bedel var. İyi bir eğitim pahalı bir şeydir. Bunu birisinin ödemesi lazım. Özel okullar bu konuda bir çözümdür. Yine karma sistemlerle ciddi bir yapılanma olmalı. En zengin kesimin çocukları biraz da ekonomik durumlarından dolayı çok fazla da enerjik olamıyor. Bu nedenle daha yoksul kesimlerdeki yetenekleri aktive etmek lazım. Geniş kapsamlı bir bursla bu sağlanabilir. Şimdi en büyük, en köklü bir üniversitenin rektörü çıkıp çok açık bir şekilde bilimsel hırsızlık yapabildi. ‘Devlet tayin etti’ diyerek işin içinden de çıkılmaz. Sadece şu durum bile eğitim denilince nasıl bir keşmekeşin içinde olduğumuzu gösteriyor. Büyük bankalar büyük yazarların telif haklarını satın alıyor. Kitaplar, reklam, klip gibi tanıtımları var. Bu özgür düşüncenin önünde bir tehlike değil mi? Bunu bir hazır reçetesi yok. Bankaya göre hakikaten dünyada alışık olmadığımız bir hacimde Yapı Kredi Bankası yayın yapıyor. Ama kötü bir şey de yapmıyor. Devlet üniversitesi gibi bir yerde çalışan yazar ve aydınlar bir yerden geçinmek zorunda. Toplum doğrudan doğruya aydınını, sanatçısını, yazarını kendini geçindirebilir hale getirmeli. Nitelikli bir okur kitlesi lazım. Bu nitelikli bir yazarı da basını da talep eder. Murat Belge kimdir? Murat Belge, 1943 yılında Ankara'da doğdu. 1966'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaparak 1980'de doçent oldu. 1981'de üniversiteden ayrıldı. Halkın Dostları ve Birikim dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Demokrat ve Cumhuriyet gazetelerinde yazdı. Yeni Gündem dergisinin ve İletişim Yayınları'nın Genel Yayın Yönetmenliği'ni üstlendi. Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin uluslar arası başkanlığını da yapan Belge, Halen Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde öğretim üyesidir. Halen Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.
|