|
-MILLIYETÇILIK VE “ULUSAL SORUN(Murray Bookchin) 1914’e kadar, ondokuzuncu yuzyil milliyetciliginin hizli gelisimine ragmen, Marksistler ve Ikinci Enternasyonal genel olarak benzer dusuncelere sahipti. Marks ve Engels’in goruslerindeki herhangi bir ulkeleri olmayan, ozgur bir bicimde birlesmis dunya proleteryasi, tum sinifli toplum bicimlerini alasagi etmeyi amacliyordu. Komunist Manifesto muthis bir cagriyla sona erer: “Tum Dunya Iscileri, Birlesin!”. Calismada (Bakunin Rusca’ya tercume etti) yazarlar soyle ilan ederler: “Farkli ulkelerin proleterlerinin ulusal savaslarinda, [Komunistler] tum proleteryanin genel cikarlarini, milliyetinden bagimsiz olarak, ortaya cikarirlar ve on plana getirirler”[9][9]. Ve devam eder: “Iscilerin bir ulkesi yoktur. Onlardan sahip olmadiklari birseyi alamayiz”.[10][10] Marks ve Engels’in “ulusal kurtulus” catismalarina verdikleri destek ozunde stratejikti, daha genis toplumsal prensiplerden ziyade ozunde onlarin jeopolitik ve ekonomik kaygilarindan kaynaklanmaktaydi. Ornegin Polonya’nin Rusya’dan bagimsizligini hararetle desteklediler, cunku onlarin doneminde Avrupa kitasi uzerindeki en buyuk karsi devrimci guc olan Rus Imparatorlugu’nun zayiflamasini istiyorlardi. Ve Birlesmis bir Almanya istediler, cunku merkezilesmis, guclu bir ulus-devlet, Engels’in 1882’de Kautsky’e yazdigi bir mektupta dedigi gibi, “Avrupa burjuvasinin normal politik yapisi” ile devrimi destekleyebilecekti. Yine de Marks ve Engels’in Komunist Manifestosu’nun Enternasyonal retorigi ve anarsist teorisyen ve hareketlerin enternasyonalizmi arasindaki manifest benzerliklerin bu iki sosyalizm turunun onemli farkliliklarinin –bunlari birbirinden ayiran tartismalarda onemli bir rol oynayan– ustunu kapatmasina izin verilmemesi gerekir. Anarsistler, Marks’in “bilimsel sosyalizm”inin sadece “soyutlamalar” olarak kucumsedigi “insan [man] birligi [brotherhood]” ve “kardeslik [cemiyeti]”[11][11] gibi evrensel prensiplerine sahip cikan, her anlamiyla etik Sosyalistlerdi. Sonraki yillarda, Marks ve Engels, gorunurde “belirsiz” sozcukler olan “isciler” ve “calisanlar” gibi, sosyalizmi bir “bilim” anlaminda dolayli olarak reddeden kelimeleri, ozgurluk ve baski altinda olma konularindaki genel konusmalarda dahi kullanmadilar; bunun yerine, ozellikle arti degeri uretmis olanlara gonderme yapan, bilimsel olarak daha net bir kelime olarak dusundukleri proleteryayi kullandilar. Suphesiz, Proudhon gibi kapitalizmin yayilmasini ve endustri oncesi koyluluk ve zanaatciligin proleterlesmesini bir hastalik olarak dusunen anarsist teorisyenlerin tersine, Marks ve Engels pazar ekonomilerinin yeserdigi buyuk, merkezilesmis ulus-devletler gibi bu gelismeleri de buyuk bir sevkle karsiladilar. Bunlari yalnizca ekonomik gelismeyi saglayan desidereta [arzulanmasi zorunlu olan seyler] olarak degil, kapitalizmi destekleyen, sosyalizmin onkosullarinin yaratilmasinda mutlaka olmasi gereken olusumlar olarak gorduler. Proleterya enternasyonalizmine verdikleri destege ragmen, milliyetciligin “soyut” ithami olarak gordukleri bu gibi seyleri kucumsediler ve yalnizca “ahlaki” olmasi nedeniyle hor gorduler. Marks ve Engels icin enternasyonalizm sinif dayanismasi cikarlari icinde bir desideratum [arzulanmasi zorunlu olan sey] olarak kalmasina ragmen, onlarin bu gorusleri, kapali bir bicimde, kapitalist ekonomik yayilma ile bu yayilmanin gecen yuzyilda [19.yy] ulus-devlete olan ihtiyacina kendilerini adamalari ile bir celiski icindedir. Onlar ulus-devlete, “uretici gucleri” ve endustri oncesi insanlarin proterlesmesini artiran, sermayenin yayilimini gelistirmesine veya engellemesine gore de iyi ya da kotu bir sey olarak baktilar. Prensipte, Hintlilerin, Cinlilerin, Afrikalilarin ve dunyanin kapitalist olmayan geri kalaninin milliyetci duygularina, onlarin kapitalizm oncesi toplumsal yapilarinin kapitalizmin yayilmasini engelleyebilecegi dusuncesiyle, kuskuyla baktilar. Irlanda, ironik olarak, bu yaklasima bir istisna olusturur gibidir. Marks ve Engels ve bir butun olarak Marksist hareket, Irlandalilarin ulusal ozgurluk hakkini, buyuk olcude duygusal nedenlerle ve dunya pazarini kontrol eden Ingiliz emperyalizmine problemler cikartabilecegi icin, kabul etti. Marksistler, buyuk olcude, sosyalist toplumun kurulacagi zamana kadar, Avrupa’da buyuk, daha fazla merkezilesmis ulus-devletleri “tarihsel olarak ilerici” olarak dusunduler. Aracsal jeopolitikleri dusunuldugunde, Marks ve Engels’in, ilerleyen yillarda Bismarck’in Almanya’yi birlestirme cabalarini buyuk olcude desteklemeleri bize sasirtici gelmemelidir. Onlarin Bismarck’in metodlari ve toprak sahiplerinin cikarlarina iliskin hosnutsuz ifadeleri, benim gorusume gore, cok fazla ciddiye alinmamalidir. Almanya’nin Danimarka’yi ilhakini muhtemelen hosnutlukla karsilarlardi ve hem Italya’nin bir ulus-devlet olarak birlesmesi konusunda hem de Cekler ve Slavlar gibi daha kucuk Avrupa uluslarina merkezi bir Avusturya-Macaristan olusturmalari konusunda isbirligi cagrisinda bulundular. Tum bunlar Avrupa kitasi uzerindeki pazarin sinirlarini ve kapitalizmin egemenligini yayginlastirmak icindi. Marks ve Engels’in 1870 Fransa-Prusya savasinda Bismarck’in ordularini, en azindan bu ordular Fransiz sinirini gecip 1871’de Parisi kusatma noktasina gelinceye kadar, desteklemeleri de –Alman Sosyal Demokrat Partisi icindeki en yakin arkadaslari Karl Liebkneckt ve August Bebel’in muhalefetine ragmen– sasirtici degildir. Ironik olarak, Marks ve Engels’in argumanlari, Birinci Dunya Savasi’nin baslangicinda ulusal askeri cabalari destekledikleri icin savas karsiti yoldaslari ile yollari ayrilan Avrupali Marksistler tarafindan yardima cagrilmisti. Savas yanlisi Alman Sosyal Demokratlari Kaiser’i –gorunurde Marks ve Engels’in fikirleri ile uyumlu bir sekilde gorunerek– Rusya’nin “Asyatik” barbarligina karsi bir guvence olarak desteklerken, Fransiz Sosyalistleri (Kropotkin’in Ingiltere’deki ve daha sonra Rusya’da yaptigi cagri gibi) kendi ulkelerinin Buyuk Devrim gelenegini “Prusya militarizmine” karsi yardima cagirdilar. Rosa Luxemburg’un inanmis bir Marksist olmaktan cok bir Anarsist oldugu yaygin iddialarina ragmen, gercekte o sosyalizmin anarsist turunun motivasyonlarina kati bir sekilde karsiydi ve genelde dusunulenden daha fazla doktriner bir Marksistti. Onun Polonya ulusalciligina ve Pilsudski’nin Polonya Sosyalist Partisi’ne (Polonya’nin ulusal bagimsizligini istiyordu) olan muhalefeti, genel olarak takdire sayan ve cesaretli olan milliyetcilik dusmanligina ragmen, prensip olarak anarsistlerin “insanlarin kardesligi” inancina degil geleneksel Marksist argumanlara –yani Marks ve Engels’in, bir kez daha yon degistirmeyle, bagimsiz Dogu Avrupa uluslari pahasina birlesmis pazarlar ve merkezi devletler kurulmasi arzularinin uzantisina– dayaniyordu. [20.] yuzyilin gelisiyle birlikte Luxemburg’un goruslerini duzeltmesini gerektiren yeni dusunceler ortaya cikti. Zamaninin cogu sosyal demokrat teorisyeni gibi Luxemburg da, kapitalizmin ilerici asamasindan buyuk olcude gerici olan bir asamaya gecmis oldugu fikrini paylasiyordu. Tarihsel olarak ilerici bir ekonomik duzen olmayan kapitalizm artik gericiydi, cunku teknolojiyi gelistirerek ve tahminen sinif bilincine sahip hatta devrimci bir proleterya ureterek “tarihsel islevini” tamamlamisti. Lenin bu sonucu, Kapitalizmin En Yuksek Asamasi:Emperyalizm adli unlu calismasinda sistematiklestirdi. Bu nedenle hem Lenin hem de Luxemburg, Birinci Dunya Savasi’nin mantiksal olarak emperyalist oldugunu ilan ettiler ve Itilaf Devletleri’ni ve Ittifak Devletleri’ni destekleyen tum sosyalistlerden, onlarin “sosyalist yurtseverlikleri” ile dalga gecerek ayrildilar. Lenin’in Luxemburg’tan belirgin olarak ayrildigi nokta (Lenin’in merkezi bir parti organizasyonu icin vermis oldugu destege iliskin meshur konu haricinde), kati bir “gercekci” durus noktasindan emperyalizm caginda “ulusal sorun”un kapitalizme karsi nasil kullanilacagi idi. Lenin’e gore, ekonomik olarak az gelismis somurge ulkelerindeki somurgelestirici guce karsi bagimsizlik icin verilen ulusal savaslar, Carlik Rusya’si dahil, sermayenin gucunu azaltmaya hizmet ettikleri surece icsel olarak ilericiydiler. Soylenmesi gereken, Lenin’in ulusal ozgurluk catismalarini desteklemesinin onu Luxemburg’un da dahil oldugu diger Marksistlerden daha az pragmatist yapmadigidir. Dogru bir sekilde “uluslar hapishanesi” olarak karakterize edilen emperyalist Rusya icin, Lenin, Rus-olmayan halklarin kayitsiz sartsiz bu durumdan ayrilma ve kendi ulus-devletlerini kurma haklarinin savunuculugunu yapti. Diger taraftan ise, Rusya’nin somurgelestirdigi ulkelerde eger Rus Sosyal Demokratlari bir proleter devrimi gerceklestirirlerse, Rus Sosyal Demokratlari haricindekilerin, “ana ulke” ile bir tur federal birlik olusturma konusunda destek vermek zorunda birakilmalarini savundu. Bu nedenle, bu iki Marksist, Lenin ve Luxemburg, argumanlarinin birbirine cok benzer olmasina ragmen, “ulusal sorun” ve bunun dogru cozum yolu konusunda birbirinden cok farkli sonuclara ulastilar. Lenin Polanya’nin kendi ulus-devletini kurmasini isterken, Luxemburg ekonomik olarak pratik gecerliligi olmadigi ve geriye goturecegi dusuncesiyle buna karsi cikti. Lenin, Marks ve Engels’in Polonya’nin bagimsizligi icin verdikleri destegi, her ne kadar farkli nedenlerle de olsa yine de esdeger bir pragmatiklikle, paylasti. Lenin uluslarin ayrilma hakki uzerinde savundugu goruse, Rus Ic Savasi sirasinda en aleni bicimde cok farkli bir ulus olan ve Sovyet rejimi Bolsevizm’in yerel bir cesidini kabul etmesini zorlayana dek Mensevikleri desteklemis olan Gurcistan ile ilgili durumda, sadik kalmadi. Yalnizca yasaminin son yillarinda, Gurcistan Komunist Partisi devletin yonetimini eline aldiktan sonra, Stalin’in Gurcistan partisini Rus partisinin yonetimine alma cabalarina –Mensevik yanlisi Gurcistan halkinin cok az ilgilendigi, agirlikli olarak parti ici bir catisma– karsi cikti. Lenin Stalin’in bu –ve diger– politikalarina ve organizasyonel pratiklerine mudahale edecek kadar uzun yasamadi.
“Ulusal Sorun”a Yaklasimin Iki Turu
“Ulusal Sorun” uzerine Birinci Dunya Savasi’ndan sonra yapilan tartismalar yalnizca 1920lerin ve 1930larin Eski Sol’unun degil 1960larin Yeni Sol’unun politikalari uzerinde de etkili olan buyuk bir karmasaya yol acti. Burada onemli olan Anarsistlerin ve Marksistlerin milliyetcilige bakislarindaki argumanlarin radikal farkliliklarini acik hale getirmektir. Anarsizm, bazi turlerini bir yana birakirsak, agirlikli olarak milliyetciligi besleyen ulus-devletlere muhalefet olusturacak humanist, temelde etik nedenler gelistirdi. Anarsistlerin bu cabalarinin asil nedeni, ulusal farkliliklarin, insanligin evrenselliginden ziyade devletin olusumuna ve insanligin butunlugunu parcalama, toplumu dar goruslu yapma ve kulturel farkliliklari besleme egilimine yol acmasiydi. Marksizm, “sosyalist bir bilim” olarak bu gibi etik “soyutlamalar”dan uzak durdu. Devlet ve merkezilesmeye karsi olan anarsist muhalefetin tersine, Marksistler yalnizca merkezilesmis bir devleti desteklemekle kalmadilar, kapitalizmin ve bir ic pazar olarak ve yerel, bolgesel hukumranliklarin ticarette yaratmis olduklari tum icsel bariyerleri ortadan kaldirmanin bir araci olarak merkezilesmis ulus-devlete gereksinim duyan pazar ekonomisinin “tarihsel olarak ilerici” bir dogasi oldugunu atesli bir sekilde iddia ettiler. Marksistler ezilmis insanlarin ulusal duygularini, genellikle herhangi daha kapsayici bir etik dusunceye saygi gostermeyen kati bir pragmatik dusunceyle, desteklenmesi veya muhalefet edilmesi gereken politik bir strateji konusu olarak gorduler. Bu nedenle, Sol icinde milliyetcilige iki farkli yaklasim turu ortaya cikti. Anarsistlerin etik anti-milliyetciligi kulturel farkliliklarin tam bir kabulune dayanan fakat ulus-devlet olusumuna kesinlikle karsi cikan insan birligini desteklerken, Marksistler, pragmatik ve jeopolitik nedenler silsilesine gore, buyuk olcude kapitalizm oncesini yasayan kulturlerin milliyetci arzularini desteklediler veya karsi ciktilar. Bu farklilik istisnasiz degildi. Birinci Dunya Savasi oncesi Avusturya-Macaristan sosyalistleri, impartorlugu olusturan cok farkli halklarin bir sonucu olarak, guclu bir sekilde enternasyonalisttiler. Imparatorluktaki Almanca konusan yoneticiler ile imparatorlugun cogunlugu Slav olan halki arasinda, anarsist dusunceye yaklasan bir konfederal iliski olusturma cagrisi yaptilar. “Proleter devrim” bir kez gercekten basarildiginda, onlarin kendi ideallerini Lenin’in kendi receteleri ile olusturdugundan daha iyi bir pratige dokme onuruna sahip olup olamayacaklarini asla bilemeyecegiz. Imparatorluk 1918’e kadar yok oldu ve “Avusturya-Macaristan Marksistleri” olarak adlandirilan sosyalistlerin gorunusteki ozgurlukculugu iki dunya savasi arasindaki donemde tartismaya acik hale geldi. Fakat Viyana’daki Avusturya Sosyalistlerinin 1934 Subatinda, diger sosyalistlerin tersine, Ispanyollar bir yana birakilirsa, kanli sokak catismalarinda fasist gelismelere karsi ilk direnenler olma onuruna sahip olduklarini ekleyebilirim; hareket 1945teki yeni restorasyonundan sonra bir daha asla eski devrimci ruhunu yeniden kazanamadi.
Milliyetcilik ve Ikinci Dunya Savasi
Eski Sol olarak adlandirilan dunya savaslari arasi donemin Sol’u, Nazi Almanya’sina karsi hizla yaklasan savasi, 1914-18 “Buyuk Savasi”nin bir devami olarak gordu. Anti-Stalinist Marksistler bu savasi, 1917-21 doneminden bile daha kapsamli, proleter devrimlerle sonuclanabilecek kisa sureli bir catisma olarak goruyorlardi. Trocki, dikkat cekici bir sekilde, ortodoks Marksizmin kendisine bu hesapla ilgili cekincesini koydu: Eger savas bu ongoruyle sonuclanmazsa ortodoks Marksizmin hemen hemen tum argumanlari gozden gecirilmek ve belki de buyuk olcude revize edilmek zorundadir, diyordu. 1940 yilindaki olumu kendisi acisindan bu yeniden gelisimi engelledi. Trocki’nin takipcileri, Savas enternasyonal proleter devrimlerle sonuclanmasina ragmen, onun onermis oldugu bu genis kapsamli yeniden degerlendirmeyi yapmak icin cok az istek duyuyordu. Fakat bu degerlendirmeyi yapmak son derece zaruriydi. Ikinci Dunya Savasi Avrupa’da yalnizca proleter devrimlerle sonuclanmadan sona ermemisti; 1848de Paris’li isci sinifi barikatlari yukselttiginde ve kirmizi bayraklar bir “sosyal cumhuriyet”i desteklediginde ortaya cikmis olan tum bir devrimci proleterya sosyalizmi ve sinif-merkezli enternasyonalizm donemini de kapatmisti. Ikinci Dunya Savasi’ndan sonra herhangi bir proleter devrimi basarmanin cok uzagindaki Avrupa isci sinifi, savasta enternasyonal bir varlik gosterme konusunda basarisiz oldu. Bir kusak oncesinin tersine ne kardeslik icinde savasan bir birlik olusturuldu; ne de sivil insanlar, sehirlerin hava bombardimanlari ve silahlarla kitlesel yikimina ragmen, bu savasi duzenleyen politik ve askeri liderlerine karsi acik bir hosnutsuzluk gosterdiler. Alman ordusu Bati’da Muttefikler’e karsi vahsice savasti ve Hitler’in siginagini sonuna kadar savunmak amaciyla hazirlandi. Herseyden once, sinifsal farkliliklara iliskin bilincin zayiflamasi ve Avrupa’daki catismalar milliyetciligin yolunu acti –kismen Almanya’nin vatanlarini isgaline bir tepki olarak, fakat kismen ve asil onemsenmesi gereken bir sekilde de acik irkciliga yaklasmis hastalikli bir nefret iceren yabanci dusmanliginin yeniden ortaya cikmasinin bir sonucu olarak. Savastan sonra ozellikle Fransa, Italya ve Yunanistan’da yeniden ortaya cikan kisa sureli sinif-yonelimli sinirli sayidaki hareket, Soguk Savas doneminde Sovyet cikarlarina hizmet eden Stalinistler tarafindan kolaylikla manipule edildiler. Bu nedenle, Ikinci Dunya Savasi birincisinden cok daha uzun surmesine karsin sonuclari asla 1917-21 doneminin politik ve toplumsal duzeyine erisemedi. Gercekte ise, dunya kapitalizmi Ikinci Dunya Savasi’ndan tum tarihi boyunca olmadigi kadar guclu cikti, ki bu gucu temelinde devletin ekonomik ve toplumsal iliskilere kitlesel mudahalesine borcludur.
“Ulusal Kurtulus” Catismalari
Bu gelismeler isiginda ciddi radikal teorisyenlerin, Trocki’nin onerdigi Marksist teorinin yeniden gozden gecirilmesindeki basarisizligi Eski Sol’un cokusunun hizlanmasi takip etti; proleteryanin artik kapitalizmi alasagi edecek “hegomonik” bir sinif olmadiginin genel kabulu; kapitalizmin bir “genel kriz”inin yoklugu; ve Sovyetler Birligi’nin savas sonrasinin olaylarinda enternasyonalist rolu oynamadaki basarisizligi. Bunun yerine on plana cikan “Ucuncu Dunya” ulkelerindeki ulusal kurtulus catismalari ve Stalin’in totaliterligi tarafindan buyuk olcude bogulmus olan Bati Avrupa ulkelerindeki duzensiz Sovyet-karsiti cikislar oldu. Sol, bu orneklerde, milliyetci catismalari genellikle emperyalizmden “otonomi” elde etmek icin “anti-emperyalist” cabalar olarak, devlet olusumunu ise, somurgelestirilmis bir dunyada halk demokrasisinin zararina da olsa, bu “otonomi”nin hukuksallastirilmasi olarak gordu. Eger Marks ve Engels stratejik nedenlerle ulusal catismalari siklikla destekledilerse, yirminci yuzyildaki Sol, hem Yeni hem de Eski Sol, catismalara verilen bu destegi dusuncesiz bir inanca donusturduler. Marksist turdeki hareketlerin stratejik “milliyetcilikleri”, gecen yuzyildaki anarsizm gibi etik sosyalizmlerin tersine, ele alinan bir “ulusal kurtulus” hareketinin muhtemelen uretecegi toplumun ne tur bir toplum olacagi sorusunun buyuk olcude uzerini kapatti. Bu can alici soru, 1920 ve 1930larin Eski Sol’u icin, onemli bir ornegi ele alacak olursak, Mao Tse-tung eger Kuomintang’i yenerse Cin’de ne tur bir toplum olusturacagi sorusu oldu ise –degilse bile olmaliydi– 1960larin Yeni Sol’u icin de, bir diger onemli olayi ele alacak olursak, Kuba’da Batista’nin uzaklastirilmasindan sonra Castro’nun nasil bir toplum kuracagi sorusu olmaliydi. Fakat bu yuzyil boyunca, somurge ulkelerindeki “Ucuncu Dunya” ulusal kurtulus hareketleri geleneksel sosyalizmi benimsediler ve ardindan cok merkezi, siklikla kanli otoriteryan devletler kurmakla sonuclandilar. Sol, bunlari genelde emperyalist dusmanlara karsi etkin mucadeleler olarak selamladi. “Ulusal Kurtulus” olarak gelisen milliyetcilik genelde temel toplumsal degisimlerin kisa sureli gelisimini durdurdu, hatta bunlarin gerceklestirilmesi ihtiyacini onemsemedi. “Ulusal kurtulus” hareketleri sosyalizmin otoriteryan bicimlerini kabul etti ve Stalin’in kendi diktatorlugunu sureklilestirmek icin cok sik kullandigi sosyalist ideolojileri kullandi. Suphesiz Marksizm-Leninizm “ulusal kurtulus” mucadelelerini emperyalist guclere karsi harekete gecirmek ve “ulusal kurtulus” hareketlerini dogru toplumsal iceriklerinde gormek yerine bunlari anti-emperyalist mucadeleler olarak goren yurtdisindaki Solcu radikallerin destegini kazanmak icin ne olcude uygun bir doktrin oldugunu ispatladi. Bu nedenle Avrupa ve Amerika’daki Yeni Sol’un yukselmesine ivme veren populist ve hatta anarsist egilimlere ragmen, Sol esas enternasyonal odagini, artan bir sekilde, nereye gittigine bakmaksizin ve bunlarin liderlerinin otoriter dogalari ile ilgilenmeksizin, Avrupa-Amerikan dunyasinin disinda kalan “ulusal kurtulus” mucadelelerine elestirisiz bir destek vermeye dogru cevirdi. 1960lar boyunca, giderek inanilmaz derecede kafa bulandirici olan hareketler, gercekte, onunla birlikte baslamis olan anarsist ve evrenselci ruh halinin surekli bir bicimde dagilmasina neden oldu. Mao’nun pratiklerinin Yeni Sol’da bir “izm”e yukseltilmesinden sonra, bir cok genc radikal Maoizm’i, Yeni Sol’un tumu icin kotu olacak olan sonuclariyla, sorgusuz bir sekilde kabul etti. 1969a gelindiginde, Yeni Sol buyuk olcude Maoistler ve Fidel Castro’nun hayranlari tarafindan ele gecirilmisti. Fanshen gibi kesinlikle yanlis yonlendirici, Cin kirsalindaki Maoist aktiviteleri elestirmeksizin onaylayan bir kitap 1960larin sonunda goklere cikarildi ve bircok radikal grup Maoist organizasyon pratiklerini benimsedi. Yeni Sol’un dikkatinin Ucuncu Dunya’daki “ulusal kurtulus” catismalarina bu denli yogun cevrilmis olmasi, 1969da Rusya’nin Cekoslavakya’ya girmesinin, en azindan kisisel olarak Birlesik Devletler’de tanik oldugum gibi, genc Solcular tarafindan cok nadiren ciddi protestolara yol acmasina neden oldu. 1960lar ayrica Sol’da milliyetciligin baska bir bicimde de ortaya cikisina tanik oldu: etnik olarak sovenist gruplar, artan bir bicimde, Avro-Amerikan beyaz irkin ustunluk iddialarini, esit olcude tepkisel olan, sonucta beyaz olmayanlarin ustunlugu iddiasina donusturmeye baslattilar. Yeni Sol’un potansiyel bir humanitas evrenselciligi yerine dejenere edilmis tek yonlu irkci politikalari kucaklamasi, siyahlari, somurge halklarini ve hatta totaliter somurge halklarini teorik piramidin tepesine yerlestirmeleri ve onlarin beyazlar, Avro-Amerikanlar ve burjuva demokratik uluslar ile iliskilerinde “hegomonik” veya yonetici bir konuma cikarmasiyla sonuclandi. Bu tek yonlu strateji, 1970lerde, suphesiz, tahminen tum erkeklerin alani olarak varsayilan laik rasyonalizm ve bilimsel kuskunun uzerinde sozde kadinin mistik “gucu”nun ve sozde kadin irrasyonalizminin degerini sikca dile getirmeye baslayan, kadinlarin erkekler uzerinde ustunlugu iddiasindaki kati feministler tarafindan benimsendi. “Beyaz erkek” terimi tum Avro-Amerikan erkeklerine, onlarin yonetici siniflar ve hiyerarsiler tarafindan somurulmelerinden ve baski altina alinmalarindan bagimsiz olarak, evrensel bir sofulukla [ecumenically] yapistirilan patenti alinmis bir kucultucu ifade haline geldi. Cok dar goruslu bir “kimlik politika”si ortaya cikmaya, hatta, eger bu kelimeyi uygun yerde kullaniyorsam, “mikromilliyetcilikler” bircok Yeni Solcu’yu tahakkum altina almaya basladi. Bu gibi “kimlik” hareketlerindeki kacinilmaz egilimler yalnizca ataerkillik gibi cok geleneksel baski bicimlerine benzemezler. “Kimlik politikalari” ayrica ozgurlukcu ve hatta “Enternasyonal”in genel Marksist mesajindan ve gercekten insancil komunist bir toplumdaki tum “mikromilliyetci” farkliliklarin asilmasi amacindan da bir gerilemeyi olustururlar. Bugun “radikal bilinclilik” olarak adlandirilan sey, gecen yuzyilin anarsist yazarlari arasinda ve hatta Komunist Manifesto’da dile getirilen insanin evrenselliginin beslenmesi ihtiyacina vurgu yapmaktan vazgecip, cinsiyet ve etnik koken gibi insan farkliliklari uzerinde biyolojik yonelimli bir vurgu yapmaya dogru hizla kaymaktadir.
Yeni Bir Enternasyonalizme Dogru
Solcu dusuncedeki bu gucsuzlesme ve onun ortaya cikardigi problemler nasil degerlendirilmelidir? Milliyetciligi, kabilenin icsel bagliligindan baslayarak sehir yasaminin giderek artan genislemesine, Orta Caglardaki buyuk tektanrili dinler tarafindan gelistirilen evrenselcilige ve sonuc olarak da ondokuzuncu yuzyildaki akil, laiklik, yardimlasma ve demokrasi temeline dayali insan iliskileri ideallerine dogru ilerleyen insanligin toplumsal evriminin buyuk tarihsel baglamina yerlestirmeye calistim. Kesinlikle soyleyebilecegimiz sey, cabalarini “Enternasyonal”de ifade ettigi netlikte anarsist ve ozgurlukcu sosyalistlerin “insanin kardesligi” hedefinden daha geriye yonlendiren herhangi bir hareketin daha az insani olacagidir. Suphesiz, yirminci yuzyilin sonundaki bir perspektifte ondokuzuncu yuzyil enternasyonalizminin talep ettiginden daha fazlasini isteyemez duruma geldik. Insanlik durumunu parcalamak, yeni “milliyetciliklere” ve artan sayida ulus-devletlere bolmek yerine, kulturel farkliliklarin ortaklasa bir bicimde insani birligin kendisini zenginlestirmeye hizmet edecegi, kisaca, insanlik durumunu zenginlestiren yeni bir kulturler mozaigini olusturacak ve onun ilerlemesini besleyecek bir tamamlayicilik etigi formule etmek zorundayiz. Kulturel cesitlilik ve birlesmis bir insanlik idealini yeni toplumun nasil olmasi gerektigine iliskin etik kavrayisla –insanliga bakisi evrensel olan, yasamin tum seviyelerindeki insan iliskisine bakisi yardimlasmaci olan ve toplumsal iliskiler ideali esitlikci olan– birlestirecek radikal bir toplumsal bakis ihtiyaci daha az oneme sahip degildir. Sinif bakis acilariyla enternasyonalist olan hemen hemen tum Marksistlerin “ulusal sorun”a yaklasimlari aracsaldi: yararlilik ve oportunizm tarafindan yonlendirildiler, ve daha kotusu, genellikle demokrasi, yurttaslik ve ozgurlugu “soyut” ve tahminen “bilimsel olmayan” dusunceler olarak yadsidilar. Marks ve Engels olsun Luxemburg veya Lenin olsun, siradisi Marksistler ulus-devleti tum tahrip edici gucu ve merkeziyetci yapisiyla kabul ettiler. Ve konfederalizmi desideratum olarak gormediler. Ornegin Luxemburg’un yazilari, konfederalizmi basitce kendi caginda oldugu haliyle (ozellikle kantonculugunun varyasyonlari olarak) ele almis ve anarsistlerin birbirleriyle konfedere olmak zorunda olan belediyelerin toplumsal, politik ve ekonomik olarak cok ciddi bir sekilde demokratiklestirilmesi geregine iliskin vurgularini gormezden gelerek bu politik fikrin tum olanaklarinin icini bosaltmistir. Cok az istisna disinda Marksistler, ulus-devlet ve devletin merkeziligi gibi konularda ciddi elestiri gelistirmediler, bu oylesine bir ihmaldi ki, tum “kollektivist” basarilari bir yana biraksak dahi, bu hicbir sey kazandirmasa bile onlarin rasyonel bir topluma ulasma cabalarinin akibetini onceden gorebilmelerini saglayabilecekti. Kulturel ozgurluk ve cesitlilik, vurgulamama izin verin, milliyetcilik ile karistirilmamalidir. Farkli halklarin kendi kulturel kapasitelerini tamamen gelistirmek icin ozgur olmalarinin gerekmesi yalnizca bir hak degil desideratum’dur. Eger farkli kulturlerin muhtesem bir mozayigi, modern kapitalizmin yarattigi, buyuk olcude kultursuzlestirilmis ve homojenlestirilmis bir dunyanin yerini almazsa, dunya suphesiz kasvetli bir yer olacaktir. Fakat ayni sekilde ele alirsak, eger kulturel farkliliklar dar goruslu hale getirilir ve gorunurdeki “kulturel farkliliklar”, cinsiyetin, irkin ve fiziksel ustunlugun biyolojik dusuncelerinde temellendirilirlerse, dunya tamamen bolunecek ve insanlar kronik bir sekilde birbirleriyle karsitlik halinde bulunacaktir. Tarihsel olarak, sehirlerin kabilelerden daha genis insani iliskiler beslemesine benzer sekilde, ulusal sinirlar icinde yasayan insanlarin asikar olarak yabancilara karsi daha acik olmalari nedeniyle akrabalik toplumlarindaki dar akrabalik temelinden daha genis bir toplumsal alan uretmelerinden kaynaklanan bir anlayis vardir. Fakat ne kabilesel iliskiler ne de ulusal sinirlar, zengin fakat harmonize olmus kulturel farklililarla tam bir butunlesme duygusu yaratacak bir insanlik potansiyeli gerceklestiremezler. Kulturel farkliliklara saygi duymasina ragmen bu tur bir etik bakis acisiyla bilgilendirilmemis bir sosyalizm, bir ulusal kurtulus savasinin potansiyel sonuclarini, Eski ve Yeni Sol’un cok sik yaptigi gibi, bilmemezlikten gelemez. Ve, ulusal kurtulus catismalarini yalnizca emperyalizmi “zayiflatma” nin bir araci olarak enstrumantal amaclar icin destekleyemez. Boyle bir sosyalizm, benim gozumde, sonunda zarar verici ulusal butunluklerin sayisinin artisi anlamina gelecek olan ulus-devletlerin cogalmasini destekleyemez. Ironik bir sekilde, basariyla biten bircok “ulusal kurtulus” catismasi, politik olarak bagimsiz, fakat bununla birlikte, eskiden oldugu gibi, genellikle emperyalist uluslararasi kapitalist gucler tarafindan manipule edilebilen devletci rejimlerin yaratilmasiyla sonuclandi. Ucuncu Dunya ulkeleri Ikinci Dunya Savasi’nin sonundan itibaren genellikle somurge zincirlerinden kurtulamadilar: Bu ulkeler yalnizca evcillestirildi ve uluslararasi kapitalist guclere, dekoratif bir kendi kaderini tayin etme aldatmacasindan biraz daha fazla bir kazanimla, cok gucsuz bir durumda teslim oldular. Bunun da otesinde, genellikle “ulusal egemenlik” mitlerini, etraflarindaki bolgeleri kasvete bogacak ve emperyalistlerin kendilerine karsi yaptiklari olcude kaba bir bicimde, Bati Afrika’da Nkrumah liderligindeki Gana’nin Togo halklarini baski altina almasinda veya Milosevic’in Bosna Muslumanlarini “etnik temizlik” cabasinda oldugu gibi, komsularini baski altina alacak bir yabanci dusmanligini kizistirmak icin kullandilar. Bu milliyetciliklerin insanligin gecmisindeki en sinsi seyleri (tum bicimleriyle dinsel koktencilik, “yabancilara” geleneksel bir derin nefret, dayanilmaz olcudeki ic toplumsal ve ekonomik esitsizliklere aldiris etmeyen bir “ulusal” butunluk ve cok daha genel olarak, insan haklarina tam bir saygisizlik) ortaya cikarmasindan daha gerici ne olabilir? Kulturel bir butunluk olarak “ulus”un yerini asiri derecede guclu ve baskici devlet alir. Irkcilik genellikle “etnik temizlik” ve bugun Orta Dogu, Hindistan, Kafkasya ve Dogu Avrupa’da toprak savaslarinda en uzucu bicimini gordugumuz “ulusal kurtulus” catismalariyla kolkola girer. Yalnizca bir kusak once “ulusal kurtulus” mucadeleleri olarak gorulebilecek olan milliyetcilikler bugun, Sovyet Imparatorlugu’nun cokmesinin hemen ardindan, artik cok daha acik bir bicimde, toplumsal kabuslardan ve uygarligi tersine ceviren hastaliklardan daha iyi bir sey olarak gorulmemektedir. Daha acikca konusacak olursak, milliyetcilikler Aydinlanma’nin uzun zaman once ustesinden gelmeye calistigi gerici ataciliklardir. Bunlar, baski altindaki insanlarin silkinerek kurtulmaya calistiklari impartorluklarin en kotu ozelliklerini tasirlar. Yalnizca somurgeci guclerin kendi uzerlerinde kurduklari kadar baskici devlet makinasini tipik olarak yeniden uretmekle kalmazlar ayrica bunu genellikle bolgesel ve hatta icsel nefretleri ile ve alt-emperyalizmleri besleyen kulturel, dinsel, etnik koken ve yabanci dusmanligi ile guclendirirler. Gercek halk demokrasilerinin yoklugunda ayni derecede onemli olan bir diger sey ise,anti-emperyalist catismalarin anlasilabilir olan eski hastaliklarinin cok sik olarak emperyalizmi guclendirdigidir. Oyle ki emperyalizm, Afrika, Orta Dogu ve Hindistan alt kitasini parcalayan catismalarda gozlendigi gibi, gorunuste somurgeler uzerinde artik sahip olmadiklari guclerini bu kez de daha once somurgesi olmus olan devletlerden birini digeri karsisinda kullanarak gosteriyor. Buna bu bolgelerdeki nukleer savaslarin, zaman icinde, dunyanin diger bolgelerine gore daha fazla ortaya cikacagi tahminini ekleyebilirim. Israil’in elinde olan bombaya karsi gelistirilen bir Islam bombasi veya Hindistan’in elindekine karsi gelistirilen bir Pakistan bombasi ne Guney icin ne de onun Kuzey ile catismasi icin iyi gostergeler degildir. Suphesiz somurgelerin daha onceki emperyalist yoneticileri ile etkin bir ortaklik yapma arayislari bugun Guney’in Kuzey’e karsi olan birliginden daha karakteristik olan bir Kuzey-Guney diplomasisi davranisidir. Milliyetcilik her zaman insani insandan ayiran bir hastalik –Marksistlerin dusunebilecekleri uzere “soyut” bir kavram– olagelmistir ve asla kabilesel dar gorusluluge dogru bir gerilemeden ve topluluklar arasi bir savas yakitindan daha fazla birsey olarak gorulemez. Ucuncu Dunya ve Dogu Avrupa’da yeni devletler olusturan “ulusal kurtulus” catismalari ne emperyalizmin gelisimine bir hasar verdiler ne de bunlar tamamen demokratik devletlere evrildiler. Bugun Stalinist imparatorluktan “kurtulmus” olan halklarin Komunist rejime gore daha az baski altinda olmalari, bizi onlarin hemen hemen butun ulus-devletlerin urettikleri yabanci dusmanligindan veya kapitalizm ve onun medyasinin urettigi kulturel homojenlesmeden bagimsiz olduklari yonunde yanlis bir inanisa suruklememelidir. Suphesiz hicbir ozgurlukcu sol, baski altindaki bir halkin kendi bagimsiz birligini –ister ozgurlukcu belediyecilik temeli uzerine kurulmus bir konfederasyon olarak ister hiyerarsi ve sinif esitsizlikleri temeli uzerine kurulmus bir ulus-devlet olarak– kurma hakkina karsi olamaz. Fakat baskiya karsi olmak, daha once somurge olan ulus-devletlerin yaptigi herseyi destekleme cagrisi ile esdeger degildir. Etik olarak konusuldugunda, birileri bir yanlis yaptiginda, ayni yanlisi yapan baska birilerini desteklemekle o yanlisa karsi cikilamaz. Cok siradan fakat ciddi anlamlara sahip “dusmanimin dusmani benim dostum degildir” deyimi ozellikle totaliterler, dinsel tutucular ve “etnik temizleyiciler” tarafindan manipule edilmeye acik olan baski altindaki halklara uygulanabilir. Ozgun bir etigin rasyonel olma ve gercek humanist potansiyellere dayanmak zorunda olmasi gibi, eger toplumsal iliskilere aklin sesi hakim olacaksa, ozgurlukcu sosyalizm veya anarsizm kendi etik butunlugunu korumak zorundadir. 1960larda Amerikan emperyalizmine Guneydogu Asya’da karsi olanlar ve ayni zamanda da Hanoi’deki Komunist rejime herhangi bir destek vermeyi reddedenler, Amerika’nin Kuba’ya mudahalesine Castrocu totaliterlige destek vermeksizin karsi olanlar, Birlesik Devletler’e karsi isyanlarini esas olarak, otoriter ve devletci amaclarina bakmaksizin, “ulusal kurtulus” mucadelelerini destekleyerek gosteren Yeni Solcular’dan daha yuksek bir ahlaki seviyeye sahiptiler. Suphesiz aktif bir sekilde destekledikleri otoriter guclerle kimlikleri ozdeslesmis olan bu Yeni Solcular ozgurlukcu dusuncelerindeki etik temel eksikliginden oturu sonunda demoralize oldular. Bugun, gercekte, milliyetcilik ve devletcilik temeline dayanan kurtulus mucadeleleri dunya uzerinde kan dokup birbirini kiran urkutucu sonuclar dogurmuslardir. Hatta Dogu Almanya gibi son donemde “ozgurlesmis” devletlerde dahi, milliyetcilik, fasist hareketlerin yukselisinde; Alman milliyetciliginde; siginma arayisindaki gocmenlerin sinirlandirilmasi planlarinda; Nazizmin cingene kurbanlarina yaptiklarina benzeyen “yabancilara” karsi siddette; ve benzerlerinde hayvani ifadesini bulmustur. Bu nedenle milliyetcilige, baslangicta Marksizmin baktigi gibi bir arac olarak bakmak, Sosyal Demokratlar gibi ahlakî bir iflas durumunda olan bircok “solcu” egilim birakmistir. Etik olarak, eklememe izin verin, insanin taraf olmak zorunda oldugu –beyaz veya siyah irkciligi, ataerkillik veya anaerkillik, emperyalizm ve Ucuncu Dunya totalitarizmi gibi– bazi toplumsal konular vardir. Irkciliga, cinsiyetci baskiya ve benzeri baskilara karsi olmaya sadakatle bagli olmak, eger sosyalizmin kavgalarinin kendisinden bir etik sosyalizm cikacaksa, her zaman en onde gelen sey olmak zorundadir. Fakat icinde yasadigimiz dunyada bazen Solcularin herhangi bir tarafta olamayacagi konular (taraf olmanin temelde irrasyonel bir toplumun gelistirdigi seceneklerin icinde davranmak ve bircok irrasyonellik veya seytanlar arasindan daha az irrasyonel olanin veya seytanin secilmesi anlamina gelecek konular) ortaya cikmaktadir. Boyle bir secimi reddetmek ve bir seytana daha az seytan olan ile birlik olarak karsi olmanin sonucta ortaya cikacak en kotu seytani desteklemek anlamina gelecegini ilan etmek politik etkisizligi gosteren bir sey degildir. Alman Sosyal Demokratlari’nin “daha az seytani” olanla suc ortakligi yapmalari, 1920lerde muhafazakarlara karsi liberalleri ve daha sonra gericilere karsi muhafazakarlari desteklemeleri, sonunda gericilerin Hitler’i iktidara getirmesiyle sonuclanmistir. Irrasyonel bir toplumda konvansiyonel istekler ve aracsalcilik, hem kendindeki hem de toplumdaki temel catismalari saklamanin avantajini kullanarak, yalnizca oncekinden daha buyuk bir irrasyonellik uretebilir. “Yasamin sindirme ve soluk alma sureclerinde oldugu gibi” diye gozlemliyor Bakunin, milliyet “...bu hak inkar edilinceye dek kendisiyle ilgilenilme hakkina sahip degildir.”[12][12] Bu o gun icin yeterince zekice bir ifadedir. Gunumuzdeki barbar milliyetciliklerin patlamasi ve giderek daha fazla ulus-devlet yaratan milliyetcilerin hirlayan sehvetleri nedeniyle ben bu “milliyet”in bir sindirim guclugu oldugunu ve eger toplum bu illet nedeniyle daha fazla kotulestirilmek istenmiyorsa nedenlerinin mutlaka kusulmasi gerektigini eklemek zorunda birakiliyorum.
Bir Alternatif Arayisi
Eger milliyetcilik gerici ise, etik bir sosyalizm hangi rasyonel ve humanist alternatifleri onerebilir? Ozgur bir toplumda ulus-devletlere –hem uluslara hem de devletlere– yer yoktur. Bazi insanlardaki kollektif kimlik gudusu guclu olsa dahi, akil ve etiksel davranis kaygisi bizi sehrin, kasabanin –Pericles’in Atina’sindaki polisten dahi daha yuksek bir duzeyde– ve dogrudan demokratik bir politik kulturun evrenselligini yeniden geri kazanmak zorunda birakmaktadir. Kimlik (insani olcekte, hiyerarsik olmayan, ozgurlukcu ve bireyin cinsiyetinden, etnik ozelliklerinden, cinsel kimliklerinden, dogal yeteneklerinden veya kisisel egilimlerinden bagimsiz olarak herkese acik olarak paylasilan bir yakinligin destekledigi) toplum tarafindan duzgun bir bicimde yerine oturtulmalidir. Boyle bir topluluk yasami yalnizca ozgurlukcu belediyecilik olarak adlandirdigim bir politika tarafindan yeniden yaratilabilir: Belediyelerin demokratiklestirilmesi yoluyla insanlarin yasadiklari yeri kendilerinin yonetmesiyle ve bu belediyelerin konfederasyonu biciminde ulus-devlete karsi bir guc olusturmasiyla. Adem-i merkezilestirilmis toplumlardaki demokratik belediyelerin ekonomik ve kulturel bir dar goruslulukle sonuclanmasi tehlikesi cok olasidir ve bu, ancak kendi maddi karsilikli bagimliliklari temeli uzerinde duran bir belediyeler konfederasyonu ile engellenebilir. “Kendi kendine yeterli” toplum yasami –bugun mumkun olsa dahi–, hicbir sekilde, gercek bir tabandan gelen demokrasiyi garanti etmez. Belediyelerin konfederasyonu, kendi beledi bilesenleri arasinda karsilikli etkilesim, isbirligi ve karsilikli yardimlasma ortami olarak, bir yandan guclu ulus-devlete karsi diger yandan dar goruslu kasaba ve sehire karsi tek secenegi olusturmaktadir. Tamamiyla demokratik, konfederal kurumlardaki beledi vekillerin geri cagrilabilir, rotasyona tâbi ve surekli bir bicimde halkin gozetiminde olan konfederasyon, yerel ozgurlugun, sozkonusu yerellikle –kasabalarin kulturel cesitliliginin yerel dislayiciliklara dogru ice geri donmeksizin serpilmesini saglayabilecek– bolge arasinda hassas bir denge saglayacak bir bolgesel duzeye uzantisini olusturur. Suphesiz farkli konfederasyonlar arasinda guzel kulturel davranislarin da, yasamin maddi temelini olusturan mallar ve hizmetlerin degis tokusu ile birlikte, tabiri caizse, “ticareti yapilabilir”. Benzer sekilde, “mulkiyet” de ulusallastirilmak (yalnizca devletin gucunun ekonomik gucle birlikte artmasini saglar), kollektiflestirilmek (basitce ozel girisimci haklarini “kollektif” bir bicimde yeniden duzenler) veya ozellestirilmek (rekabetci bir pazar ekonomisinin yeniden ortaya cikmasini kolaylastirir) yerine belediyelestirilebilir (yerel yonetime devredilir). Belediyelestirilmis bir ekonomi, kisinin mulkiyeti, mesleki veya profesyonel cikarlari yerine, tamamen kisinin ihtiyaclari ve topluluktaki yurttaslik temeline dayanan bir yararlanma hakki sistemine yaklasir. Bir beledi (yerel) yurttaslar meclisinin, ekonomiyi kontrol ettigi bir yerde hicbir birey, asagi yukari “kendisinin” olani, yasam ve uretim aracini kontrol edemez. Bir bolgenin kaynaklarinin konfederal olarak yonetiminde tum ekonomik yasamin koordine edildigi bir yerde, dar goruslu cikarlar daha buyuk insani cikarlara ve ekonomik dusunceler daha demokratik ekonomik dusuncelere donusur. Belediyeler ve onlarin konfederasyonun sorunlari ele almalari ekonominin ozel cikar etrafinda duzenlenmesini ortadan kaldirir; demokratik prosedurler ve insan ihtiyaclarinin karsilanmasinda sadece esitlige odaklanilmasini saglar. Insanlarin kendi yasam tarzlarini secmesini ve bir demokratik politikaya tamamen katilmasi icin bos zamani mumkun kilan teknolojik kaynaklarin, burada cercevesini cizdigim ozgurlukcu, konfedere olarak organize olmus toplum icin mutlak bir sekilde gerekli oldugu konusunda hicbir suphe olmamalidir. En iyi etik amaclar dahi, yasam araclarina ulasmadaki farkliliklar nedeniyle diger yurttaslarin sahip olduklarindan daha iyi seylere sahip olan bazi oligarsi bicimlerine donusebilir. Bu nedenle, eko-mistiklerin ve derin ekolojistlerin cok deger verdikleri cilecilik sinsi bir gericiliktir; yalnizca insanlarin kendi yasam tazlarini secme ozgurlugunu –varolan toplumda dusuncesiz bir tuketimci olmanin karsisindaki tek alternatif– ihmal etmekle kalmaz, ayrica bunun gibi insan ozgurluklerini –en asiri ornekleri soyleyecek olursak, “Pleistosen”e, Neolitik’e veya yiyecek toplamaya geri donus yoluyla– hemen hemen mistik bir “Doga’nin dikte ettikleri” dusuncesine tâbi kilar. Ekolojik bir toplum –otoriter ekolojik elitler veya “serbest pazar” tarafindan duzenlenen bir toplumdan farkli olarak– yalnizca ozgurlukcu belediyelerin ekolojik olarak konfederal bicimlerinin terimleriyle olusturulabilir. Ozgur topluluklar en sonunda ulusun yerini ve organizasyonlarin konfederal formu devletin yerini aldiginda, insanlik kendisini milliyetcilikten kurtarabilecektir.
EK: Milliyetcilik ve Buyuk Devrimler Onsekizinci yuzyilin buyuk devrimleri esnasinda ve sonrasinda –ozellikle Amerikan ve Fransiz devrimlerinde– milliyetciligi hatirlatici ifadeler bugun sahip olduklari anlamlara sahip degildiler. “Vatansever” kelimesi iki yuzyil once bir “anavatana” ozel bagliligi ifade etmiyordu; bu kelime, hem Amerikan hem de Fransiz devriminde, monarsinin gercekten kendilerinin olan ulkelerine ve babadan ogula gecen Kral’lik tarafindan yonetilen somurgelere karsi olan hak iddialarini gecersizlestirmek ve daha onceden kralligin bir mulku olarak gorulenin yerine bir “hissedar” olarak siradan yurttas statusunu yerlestirmek amaciyla kullanilmistir. Bundan dolayi 1776’da Ingiliz monarsisinden bagimsizligini ilan eden Amerikan devrimcileri “anavatana” olan baglarini, kraliyet kurallarini politik olarak tâbiyetten ziyade yurttaslik etrafinda kurulmus olan cumhuriyetci bir sistemle yer degistirerek yeniden olusturdular. Fransizlar, onbes yil sonra, XVI. Louis’in unvanini kasitli olarak, yalnizca semantik bir degisim olmayan, “Fransa’nin Krali”ndan “Fransizlar’in Krali” na cevirdiler. Ayni III. George’un artik Amerikan somurgelerinin sahibi olarak hak iddia edememesinde oldugu gibi, (ki bu somurgelerde yasayanlar tarafindan gercekte asla gecerliligi kabul edilmeyen bir iddia idi), XVI. Louis Ulusal Meclis’in kurulmasindan sonra artik Fransa’nin “sahibi” olamadi. “Vatansever” kelimesi boylece her iki devrimde de cok genis bir sekilde kullanilmaya basladi ve Fransiz Devrimi’nde “la Nation” hukuki olarak halka ulusal bir miras kazandirdi. Suphesiz, “Ulus” gibi terimler esasinda krallik ailesinin mulkiyet otoritesine gonderme yapan “Saray”a tamamen zit bir anlamda yurttas topluluguna gonderme yapiyordu. Suphesiz “Saray” ve “Ulke” arasindaki fark 1640larin Ingiltere Devrimi’nde zaten yapilmisti ve 1700lerin sonundaki “kralcilar” ve “vatanseverler” arasindaki tartismalarda ifadesini bulmak zorundaydi. Karakteristik olarak, bir “Ulus” ve onun daha onceki yoneticileri arasindaki baglarin radikal bir degisimini ortaya seren tarihsel dokumanlar yalnizca bir kisim insana degil bir butun olarak insanliga yonelik olarak yazilmislardi. Thomas Jefferson’un Bagimsizlik Bildirgesi “insanin fikirlerine gercek bir sayginin [Amerikalilarin] Ingiliz monarsisi ile olan baglarini koparmaya zorlayan seylerin ne oldugunu bildirmesini gerektirir” diyen dikkat cekici olcude radikal sozlerle acilir. Bu iddiayi, Fransiz devrimi dokumanlarinda oldugu gibi, bunu zorunlu olarak takip eden “tum insanlarin esit yaratildigi” ve “Hukumetin tum guclerini yonetilenlerin kabul eden insanlar arasinda kuruldugu” inancina dayandiriyordu. 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bildirgesi, Fransiz devrimcilerine benzer bildirgeler icin teorik bir model olusturacakti. Milliyetci ifadelerin cok uzaginda, hararetli bir sekilde kozmopolitan ve hedefi tum dunyaya yonelikti. Thomas Paine’nin unlu vecizesi, “Benim ulkem tum dunyadir.”, yalniz Amerika’nin devrimci liderlerine ozgu degildi. George Washington “insanligin buyuk bir cumhuriyetinin bir yurttasi” oldugunu bildirmekte hic tereddut etmemisti ve Benjamin Rush devrimin “cumhuriyetin kanunlarina uymayi” sagladigini soyledi. Hararetli bir Aydinlanma ruhuyla ifade edilen bir ifadesinde, John Adams soyle demisti: somurgelerdeki savaslara ragmen, “Bilim ve edebiyat hicbir ulusa ait degildir.” Milliyetcilik ve dar goruslulukten ozgurlesmeleri buyuk bir ovgu kazanan Fransizlara “Ozgurluk, Esitlik, Kardeslik” deyiminin Benjamin Franklin tarafindan soylendigi belgelenmistir. “Ozgurluk nerede tehlike altindaysa” diye bildiriyordu 1783’ te “orasi benim ulkemdir”. Fransiz Aydinlanmasinin dusunurleri ve propagandacilari ruhen daha farkli degillerdi ve bu ruhu tamamen 1789 devrimine tasidilar. Montesquieu, Norman Hampson tarafindan “Fransiz Aydinlanmasi’nin ilk buyuk yapiti” olarak soyledigi Pers Mektuplari (1721) nda defterine soyle not almaktaydi. “Eylemde bulundugumda ben bir yurttasim; fakat yazdigim zaman ben bir insanim ve Avrupa’nin tum halklari ile Madagaskar’da yasayan birinin olabilecegi kadar tarafsiz olarak ilgilenmekteyim”. Bu evrenselcilik karakteristik olarak gercekte, Rousseau haricinde, tum Ansiklopedistlerde mevcuttu. Rousseau’nun Isvicre kokenliligini mistiklestirmesi, demokratik fakat siklikla gercek yasaminda asla icinde olmadigi hayali bir kirsalligin siddetli bir duygusalligini tasiyordu. Fransizca’nin egitimli Avrupalinin dili olmasi tesadufi degildir: Aydinlanma entellektuellerinin evrensel bakisi, gercekte, zamanla romantikler, mistikler ve sonunda irk ve etnik ustunluk iddiasindaki bir ulusculuk kimligi tarafindan torpulenecek olan laik bir cumhuriyetin ilkelerini [letters] yarattilar. Milliyetcilik Aydinlanma’nin ve toplumsal ve kulturel tinselliklerinde acik bir sekilde evrenselci olan onsekizinci yuzyilin buyuk devrimlerinin yorungesi disinda var oldu. Kulturel cesitlilik ve onun daha humanist ozelliklerini asla gormezlikten gelmeyen, kendi toplumsal aktivitelerinin entellektuel temellerini hazirlayan Aydinlanmacilar gibi zamanin devrimcileri, kendilerini herseyden once hicbir entellektuel, politik ve cografi sinir tanimayan laik bir insan toplulugunun “yurttaslari” olarak gorduler. 5 Mart 1993 Ceviren : Sezgin Ata *Günümüzden 2 milyon yýl önce baþlayan ve onbin yýl önce biten, modern insanýn ortaya çýktýðý son Buzul Çaðý (ç.n.) [1][1] Bu makale orjinal olarak Society and Nature, vol.2, no.2 (1994) dergisinde yayýnlanmýþtýr. Buradaki Türkçe çeviri ise daha önce Toplumsal Ekoloji, Sayý 2 (2003)'de yayýnlanmýþtýr. [2][2] Goethe, Bertram D. Wolfe, Three Who Made a Revolution: A Biographical History, 3rd rev. ed. (New York: The Dial Press, 1961), p.578. içinde alýntýlanmýþ. [3][3] Thucydides, The Peloponnesian War, Bk.2, Ch.3 (New York: Modern library, 1944), pp.121-22 [4][4] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Dulieu, 10 Dec.1860, Correspondance, Vol.10, p. 275, in Selected Writings of Pierre-Joseph Proudhon, Stewards, ed., Elizabeth Frazer, trans. (Garden City, N.Y.: Anchor Books, 1969), p.184. [5][5] Pierre-Joseph Proudhon, La Fédération et l’unité en Italie (1862), pp. 122-25, in Selected Writings, ed.pp.188-89. [6][6] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Dulieu, 30 Dec.1860, Correspondance, Vol.10 (Paris, 1875), p. 275-76; republished in Selected Writings, Stewards, ed., p.185. [7][7] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Alexander Herzen, 21 Apr. 1861, in Correspondance, Vol.11, pp. 22-24; republished in Selected Writings, Stewards, ed., p.191. [8][8] Bakunin’den yapýlan tüm alýntýlar için bkz.: P. Maximoff, ed., The Politica Philosophy of Bakunin: Scientific Anarchism (New York: Free Press of Glencoe; London: Collier-Macmillan., 1953), pp. 324-35; vurgular eklenmiþtir. [9][9] Karl Marks and Friedrich Engels, “Manifesto of Communist Party”, Selected Works, Vol. 1 (Moscow: Progress Publishers, 1969), p. 120. [10][10] Marks and Engels, “Manifesto”, Selected Works, Vol. 1, p. 124. [11][11] (Bakunin’in yaþadýðý çaðýn bir ürünü olan) bu kelimelerin barýndýrdýklarý cinsiyetçiliðe raðmen, genel olarak açýk bir þekilde insanlýðý iþaret etmiþ olduklarý yorumu yapýlabilir. [12][12] P.Maximoff, ed., The Political Philosophy of Bakunin: Scientific Anarchism, p.325.
|