BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Ahlak, Pazar, Hükümet Hataları ve Küreselleşme.(J.E.Stiglitz)
(İngilizce’den Çeviren: İrfan CÜRE-Aydinlanma.com)
Bu makalede küreselleşmenin son yıllarda izlemekte olduğu yolun bazı ahlaki yönlerini ele almak istiyorum. Gelişmiş sanayi ülkelerinin küreselleşmeyi biçimlendirmek için denedikleri yolun bazı temel ahlaki değerleri ihlal ettiğini ileri süreceğim. Başka bir yerde, küreselleşmeyi yöneten kuruluş ve politikalarda reformu savundum. Bu kuruluş ve politikalar, gelişmiş sanayi ülkelerinin çıkarlarına ya da en azından bu ülkeler içerisinde belli çıkarlara hizmet ederken, gelişmekte olan dünyanın çıkarlarına, özellikle de bunların içinde yoksul ülkelerin çıkarlarına hiç de hizmet etmiyorlar. Yönetimde ciddi reformlar yapılmadığı takdirde bu kuruluşların meşruiyetinin ortadan kalkacağını; pratikte ciddi reformlar olmaksızın, bunların genel tepki kazanabileceğini ileri sürdüm. Küreselleşmeyi ilerletmek için güçlü kuvvetler -özellikle ulaştırma ve iletişim masraflarının azalması-, varken, küreselleşmenin ileri doğru yürüyüşü artık kaçınılmaz değildir. Birinci Dünya Savaşından sonra sermaye ve ticari akışta (gayri safi milli hasılanın miktarına oranla) belirli azalmalar vardı. Bugün terörizm de daha kolayca sınırları aşarken, gelişmiş dünyada küreselleşmenin bazı karanlık yanları konusunda giderek artan bir uyanıklık var. Fakat gelişmiş ülkelerin, küreselleşmenin başka karanlık yanları konusunda uzunca bir zamandan beri epeyce deneyimleri var.
Bununla birlikte burada konuya daha çok pratik ahlak açısından yaklaşmak istiyorum ki, bu, iki yıl önce Vatikan’ın yeni milenyum kutlamaları üzerine Milano’da sunduğum bir yazıda başlamış olduğum bir görevdir. İki temayı incelemek istiyorum: Sadece yetersizliklere (Pareto yetersiz sonuçlarına) yol açmakla kalmayan, aksine bu yetersizliklerin yükünü orantısız biçimde yoksulların üzerine bindiren bazı pazar hataları vardır. Ve gelişmiş sanayi ülkelerinde Pareto yetersizliklerine de yol açan ama yükü yine esas olarak yoksulların sırtına bindiren bazı hükümet hataları vardır.
Analize başlamadan önce, üzerine odaklanacağım pratik ahlakın özgül yönlerini sergilemem yerinde olacaktır. “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” biçimindeki ahlaki öncülle başlıyorum ve bunu, sosyal adalete ilişkin perspektiflerimiz cinsler ve renkler konusunda ne kadar kör ise, aynı biçimde ulusal ve etnik bakımdan da kör olması gerektiğini söyleyen bir ilke olarak alıyorum. Küreselleşme, kısaca, sadece ekonomiyi değil, fakat toplumsal adalet ve dayanışmaya ilişkin görüşleri de kapsamalıdır. Sosyal adalet bizden özellikle (herhangi bir ülkede) en kötü durumdakilerin refahına bakmamızı ister diyen Rawls’ı izlemeyeceğim ama daha da yoksullaşan birinin sırtından çıkar sağlıyorsak, bunun toplumsal olarak adaletsiz olduğunu; hiç değilse, olumsuz yeniden dağıtımları ahlaki bakımdan yanlış diye görmemiz gerektiğini ileri süreceğim.
Bazı iktisatçılar, ahlakın iktisatla pek bir veya hiç işi olup olmadığını soruşturdular. Nihayetinde Adam Smith’in temel görüşü, kendi çıkarlarını izleyen bireylerin gerçekte genel çıkarı izlemekte olduğuydu. Nihayet görünüşte hiçbir çatışma yoktu. Kuşkusuz iktisadın kendi sınırları vardı. Bütün sorunları çözemezdi. Toplumsal adalet meselelerini değil, sadece verimlilik meselelerini çözmesi düşünülmüştü. Dağıtım meselelerine yanıt vermek, hükümetin ve politik süreçlerin sorumluğuydu. Ve bunlar, iktisatçıların üzerinde pek az şey söyleyebilecekleri konulardı. İktisatçılar sadece farklı politikaların sonuçlarını gösterebilirlerdi.
Pratik bir mesele olarak, bu makalenin sonuç bölümünde, bu sınırları çoktan aşmış olan özellikle ABD Maliyesi ve IMF’de çalışan iktisatçılar üzerine yorum yapacağım. Bunlar, diğerlerinin aleyhine olmak üzere bir gruba avantaj sağlayan politikaları ekonomik tavsiye olarak sunmaktadırlar. Dahası, iktisatçılar, küreselleşmenin gelişiminde kısmi –ama önemli bir kısmi- rol oynamaktadır. İktisatçıların çoğu kez kullanılmadığı geniş bir politik süreç vardır. Benim eleştirim, daha çok bu sürecin ve bunun sorumlusu politikacı ve bürokratların bir eleştirisidir. Ülke içinde toplumsal adalete bağlı Clinton Yönetimi gibi bir hükümet içinde bile, bu ilkelerle farklılık gösteren politikaların nasıl dayatıldığını birinci elden gördüm.
Nihayetinde pazar hataları olduğu zaman, kendi çıkarlarını izleyen bireyler, genel çıkarları izlemeyebilirler. Gerçek çıkar çatışmaları olabilir. Bunlar da, zorunlu olarak literatüre asimetrik bilgi getirirler; özneler (ajanlar), adlarına davranmaları beklenenlerin en iyi çıkarlarına olacak eylemlere katılmayabilirler. Kendilerine itimat edilmiş olan güveni ihlal edebilirler. Sıradan kışkırtıcı sorunlarla geniş ahlaki meseleler arasında ince bir sınır çizgisi vardır. Kural olarak, işverenine her şeyini vermeyen işçinin ahlaksız olduğunu söylemeyiz; daha ziyade uygun teşvik edici yapılar sağlamayan işvereni suçlarız. Ama işverenin malını çalan işçinin de ahlaksız olduğunu söyleriz. Burada tek sorun, uygun denetim de dahil olmak üzere, işverenin doğru teşvik edici yapılar sağlamayı başaramamasıdır demeyiz. Ama bu iki aşırı uç arasında grinin birçok tonu vardır. Amerika Birleşik Devletlerinde şirket, muhasebe ve banka skandalleri – ki bunların içinde bireyler kendi çıkarlarını yansıtacak biçimde davranmışlardır ve bu davranışların çoğu da zamanında tamamen yasaldı - birçok insanın önüne ciddi ahlaki sorunlar çıkardı. CEO’lar ve diğer yöneticiler, hizmet ettikleri varsayılan insanların çıkarları aleyhine kendilerini zenginleştirmek için itimat edilmiş konumlarını bilerek kullandılar. Vermeleri gereken bilgileri verip açık etmediler.
Bunlar, benim (ve başka birçoklarının) gayri ahlaki davranış olarak gördüğü hatalara yol açan, pazar hatalarıdır. Ayrıca kamusal hatalar da vardı. Hükümet sadece çıkar çatışmaları ve yanıltıcı muhasebelerin ortaya koyduğu sorunlara (üstelik kamuoyunun dikkati bu sorunlara çekildikten sonra da) yanıt vermeyi başaramadı, aksine Glass Steagall Yasasını iptal ederek bu çıkar çatışmalarının kapsamını genişletti. Pazar hatalarını düzeltmekten çok, alabildiğine kötüleştirdiler.
Bu eylemler hangi noktada sınırı aşarak, sadece ekonomik yetersizliğe katkıda bulunmakla kalmayıp fakat gayri ahlaki diye düşünülebilecek hale gelirler? Bu işleri yapanlar neredeyse her zaman, yaptıkları şeylerin nedeni olarak kamusal çıkarları gösteren argümanlarla ortaya çıkarlar. Örneğin, çıkar çatışmalarını önlemek için tasarlanmış kısıtlamaların kaldırılması, pazarın sürekli değişen koşullara daha iyi cevap vermesini mümkün kılacak bir pazar esnekliğine izin verme olarak tanımlanır. Benzer biçimde, gelişmekte olan ülkelerde birçok insanın yaşam kurtaran ilaçlara ulaşmasını engelleyen zihinsel mülkiyet hakları, dünyanın sağlık gereksinimlerini karşılayacak sürekli bir yeni ilaçlar temininin varolmasını sağlayan bir zorunluluk olarak tanımlanmaktadır. Bu argümanlar çoğu kez içlerinde bir parça da olsa gerçeklik taşırlar ve bunları ileri sürenler, onlara inanıyor bile olabilirler. Ama bunlar sadece gerçeklik kırıntılarıdır. Bir kimsenin yoksullar da dahil başkalarına ilişkin eylemlerinin sonuçlarını düşünmek gibi ahlaki bir sorumluluk vardır ve böyle yapamamak, ahlaki bir yanlış oluşturur.
Her halde gayri ahlaki davranış sorunlarının en fazla kendisini gösterdiği yerler, pazarların başarısız olduğu (örneğin, bilgili ve güçlü olanın bilgisiz ve zayıftan avantaj sağladığı, bilgi asimetrileri ve rekabet eksikliklerinin olduğu) alanlardır. Ve ahlaki söylemin en fazla etki gösterebildiği alanlar da bunlardır. Bu sorunlara dikkat çekerek, bu tür davranışların kapsamını sınırlamak, bunların muhtemelen daha az olacağı politikaları ve reform kurumları harekete geçirmek mümkündür.
Temel bir düşünce daha var. Birlikte belirli bir sonuca yol açan eylemler zincirinin içerisinde yer aldığı koşullar vardır. “Paket”, yoksullara büyük zarar verir anlamında gayri ahlaki diye düşünülebilir ve bazı durumlarda zarar verenler, eylemlerden yarar sağlarlar (Bir an için niyet sorununu bir kenara bırakalım). Fakat şimdi, eylemlerin parça parça gerçekleştiğini, parçalardan hiçbirinin de uğursuz sonuçlanmadığını varsayalım. Ben yine de, birbirine karşıt sonuçlar çıkması için makul bir olasılık varsa, yani paketin parçası olan diğer eylemler muhtemelen olacaksa ve bundan dolayı da muhtemelen uğursuz sonuçlar ortaya çıkacaksa, o zaman tekil bireysel eylemlerin kendilerinin gayri ahlaki görülebileceğini ve görülmesi gerektiğini ileri sürerdim (Örneğin bu, şu olguyla gösterilebilir: Cinayetin işleneceği kaçınılmaz değildiyse bile, yani kendisine silah sağlanan kişinin cinayet işlememe şansı olmuş olsa bile ya da kendisine silah sağlanan kişi cinayeti başka bir mekanizma ile işleme olasılığını bulmuş olsa bile, bir katile silah sağlayan birini cinayete yardımcılıkla suçlarız).
Ticaretteki ahlaki sorunlar zaten maliyedekinden daha fazla dikkat çekmiş olduğu için, önce ikincisini ele alacağım.
Maliyenin Küreselleşmesinde Ahlaki Konular
Burada üzerinde odaklanacağım üç ana konu var. Birincisi, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler ve arasındaki borç sözleşmelerinin planı ve borç vermenin diğer yönleri; ikincisi, aşırı borcun sonuçlarıyla uğraşma ve nihayet küresel rezerv sistemiyle bağlantılı genel konular.
Borç Verme Tutumu
Dinlerin birçoğunda borç verme ile ilgili güçlü ahlaki kılavuzlar vardır ki, bunların kısmen borç veren ile alan arasındaki ekonomik dengesizliği yansıttığını sanıyorum. Güç dengesizliği, borç verenin borç alanın sıkıntılı durumundan avantaj sağlayarak, suiistimale yol açma potansiyeline sahiptir. Bu nedenledir ki, tefeciliğe (aşır faize) karşı yasaklar vardır. Jübile, borçları affetmenin, borçlu hale gelenlere taze bir başlangıç yapabilmeleri için bir şans vermenin önemi üzerine odaklanmıştı. Pazar ekonomileri, bu kaygıları bir tarafa atmıştır. Tıpkı arz ve talep yasasının elma ve portakal fiyatlarını belirlemesi gibi, faiz oranları da arz ve talep yasasınca belirlenir. Fakat rekabetçi pazar perspektifinden bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Kredi pazarları oldukça kusurludur. Borç alacaklar tipik olarak sadece sınırlı sayıda (çoğunlukla bir veya iki) kredi kaynağına ulaşabilirken, kredi verenler, çok geniş sayıda potansiyel borçlu ile yüz yüze gelirler. Borç alanlar, tipik olarak borç verenlerden daha yoksuldur ve çoğu kez ihtiyaçların ertelenemez olduğu kriz zamanlarında borç verenlere yönelirler. Borç verenler, asimetrik güç ilişkisini kendilerine avantaj sağlamak için kullanmaya oldukça hazırdırlar. Fakat bunun az olması halinde bile, uluslararası sermaye pazarlarının yapısı, yoksullara ve gelişmekte olan ülkelere belli bir dezavantaj dayatır.
Daha zengin ülkeler, kar oranları ile döviz kurlarındaki ani değişikliklerin birleşik riskini daha iyi taşıyabilir ki, bu tür ani değişiklikler son yıllarda çok fazlaydı. Fakat gerçekte borç sözleşmeleri (borç, özel kredi verenlerce değil de, hükümetler ve çok yönlü kuruluşlarca verilse bile), risk yükünü yoksul gelişmekte olan ülkelerin sırtına yükler. Sonuçları, felaket olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, 70’lerin sonu ve 80’lerin başında faiz oranlarını yükselttiğinde, bunun, muazzam miktarlarda bir parayı (negatif gerçek faiz oranları üzerinden) almaya ikna edilmiş Latin Amerikalılar da dahil olmak üzere, başkaları üzerine yapacağı etkiyi açıkça hiç dikkate almadı. Bu, Latin Amerika’da borç krizlerine ve 80’lerde bir on yılın kaybolmasına yol açtı. Komünizmin sona ermesinden beri geliri yüzde 70 azalmış olan Moldova, 2002’de zaten zayıf olan kamu bütçesinin dörtte üçünü yabancı borçların ödenmesine harcamak zorunda kaldı; kendi parasının bağlı olduğu Rus Rublesinde 1998’de çok büyük miktarda devalüasyon yapılınca, yükü alabildiğine artmıştı.
Daha gelişmiş ülkeler ve özellikle çok yönlü kuruluşlar, borçların gelecekteki muhtemel seviyesi ve bunların risklerini karşılama konusunda ülkelere tavsiyede bulunmak için daha iyi bir konumda olmaları gerekirdi. Ve daha da önemlisi, bu tavsiyeyi, sonuçları özellikle yoksullar için hassas olan yolları gösterecek biçimde yapmalıydılar. Fakat borç verenler böyle yapmadılar ve iddia edilebilir ki, çoğu kez de kendilerinin maruz kaldıkları riskleri abartan tavsiyeler sağladılar. Bu bakımdan en kayda değer olanı, gelişmekte olan ülkelere, sermaye pazarlarını istikrarsızlaştırıcı spekülatif sermaye akışlarına açarak, bu pazarları liberalleştirmeleri şeklinde sürekli tekrarladıkları tavsiye idi.
Bu, onların kendilerine emanet edilmiş sorumlulukları bir kenara koydukları bir örnektir ve gizli çıkar çatışmalarının kendi davranışlarına egemen olmasına izin verir. Wall Street spekülatörleri, gelişmekte olan ülkelerde pazarlar açarak para yapabilirler, ama o zaman, sermaye pazarını liberalleştirilmenin daha hızlı bir büyümeye yol açacağına ilişkin hiçbir kanıt veya teori yoktu ama bunun daha büyük istikrarsızlığa yol açacağına ve bu istikrarsızlığın yükünü orantısız biçimde yoksulların çekeceğine ilişkin epeyce kanıt ve teori vardı. Daha geçenlerde, IMF bunu kabul etmiş olsa da, IMF’nin tavsiyesini izlemeye zorlanmış ve felaket sonuçlarla karşılaşmış ülkeler için artık çok geçti.
Aynı nedenle, Rusya krizinden önce IMF Rusya’ya borçlarını Ruble’den Dolar cinsinden ifade edilmiş borçlara çevirmesini tavsiye etti. IMF, böyle yapmanın, ülkeyi muazzam riske sokmak ve onun uyum yeteneğini engellemek olduğunu biliyordu veya bilmesi gerekirdi. Döviz kurlarının normalden fazla değerlenmiş olduğu açıktı. Fakat dolara çevrilmiş borçlarla Rusya devalüasyon yapsaydı, devalüasyon dolayısıyla ihracat ve ithalat ikamesinden sağlanacak kazanç, bilançoda maliyete gidecekti.
IMF ve diğer gelişmiş ülke borç verenleri, pazar hatalarını azaltmaya veya sonuçlarını dengelemeye çalışmaktan (yani pazarların teşvik edici uygun sözleşmeler –zenginlerin kur ve faiz oranlarındaki düzensiz değişmeyle ilişkili riskleri daha fazla taşıdıkları sözleşmeler- geliştirmesine yardım etmekten) daha çok, bu uygunsuz sözleşmelere girenlerin bunları yerine getirmesini sağlama bağlamak için halklara, bedeli ne olursa, ellerinden geleni yapmışlardır.
Bunun belki çok daha dramatik bir ifadesi, Washington’un konsensüsünün özelleştirme formülüne göre, gelişmekte olan birçok ülkeye dayatılan “al ya da öde” ana sözleşmelerinde görülmektedir. Geniş, çok bilgili çokuluslu şirketlerin, bu tür yatırımlarla ilişkili ticari riskleri değerlendirme ve karşılama konusunda yoksul gelişmekte olan ülkelerden daha iyi konumda olduğu düşünülmüş olabilir (Politik risklerle ilişkili ahlaki rizikolu meseleler vardır, ama bunlar MIGA ve OPIC gibi çok yönlü ve ikili ajanslar tarafında sigorta edilirler). Ama uluslararası ekonomik kuruluşlar, ABD ve diğer hükümetler, bu tür sözleşmeleri teşvik etmişlerdir. Gerçekten ABD hükümetinin Hindistan’ı Enron ile öyle bir sözleşme imzalamaya teşvik etmesi ve Hindistan Hükümetini sağlık ve eğitim alanında oldukça zorunlu harcamaları kısarak, muazzam sübvansiyonlar sağlamaya zorlaması en kötü ünlü örneği oluşturur. Bu gerçekleşseydi, her ne kadar şirket küçük risk taşıyacak olsa da %20’den fazla bir kazanç sağlayacaktı ve buna karşılık elektrik fiyatı Hindistan’ın rekabet yeteneğini engelleyecek denli yüksek olacaktı. Daha da kötüsü, sorunlar ortaya çıktığı zaman, (örneğin Endonezya örneğinde ABD tarafından vurgulanan) açıkça rüşvet ve yolsuzluk imaları olduğu zaman bile, ABD, sözleşmelerin kutsallığında ısrar etmekte, ABD ticari çıkarlarını gelişmekte olan ülke halkının refahının üstündee tutarak, sezleşmeyi iptal etmesin diye ülkeye baskı uygulamaktadır.
Krizlere Yanıtlar: I. Politika
Gelişmekte olan ülkelerin taşıdıkları muazzam risk yükü veri iken, bunların sürekli krizlerle yüz yüze gelmesi şaşırtıcı değildir ve belirttiğimiz gibi, çoğu kez bu krizler, büyük ölçüde kendi ülke sınırlarının dışındaki olayların sonucudur. O halde buna nasıl yanıt verileceği konusunda zor seçenek vardır. Farklı yanıtlarla ilişkili riskler vardır ve farklı politikalar, bu riskleri taşıyanlar üzerine etki yapar. Ahlak, bize yine kimin çıkarlarını ilk sıraya almaya karar vereceğimiz konusunda yardım edebilir: örneğin, krizdeki ülkeye borç para vermiş olanların çıkarları mı, yoksa ülke içerisindeki yoksul halkın çıkarları mı? Yine Endonezya en çarpıcı örneği sağlar: Burada IMF Batı bankalarına ödenmek üzere 22 milyar dolar sağladı ama o zaman da yoksullara yapılan yiyecek ve yakacak sübvansiyonlarının kesilmesinde ısrar etti. Her ne kadar masraflar, bankaların kefaletini ödemek için sağlanan paranın sadece ufak bir bölümü tutuyor olsa da, açıkçası yeterli para yoktu. Bu, işsizlik on misli arttıktan ve gerçek ücretler alabildiğine düştükten sonra geldi ki, bu durumun nedeni kısmen de IMF’nin ısrar ettiği politikalardır. Açıktır ki, şirketlerin refahı sadece kabul edilmiyor, aksine teşvik ediliyorken, yoksulların refahı kabul edilebilir değildi.
Aynı nedenle uluslararası kuruluşlar ve diğer ülkeler, kriz içindeki ülkeye nasıl yardım edilip edilmeyeceğine karar verebilirler. Japonya, 1997-1998 krizi sırasında Doğu Asya’daki komşularına cömertçe 100 milyar dolar teklif ederken, kendi çıkarını düşünme davranışından ayrılması gerekmeyen ahlaki davranış olarak görülebilecek bir modelin örneğini verir. Bu yardım, onların ekonomilerini yeniden canlandırmalarını hedefliyordu. Amerika Birleşik Devletlerininkiyle tam karşıt olan tavır, çarpıcıdır. ABD, jeopolitik çıkarlar olarak gördüğü şeyleri, bölge halklarının refahının üstünde tutarak, bu girişimi dağıtabilecek her şeyi yaptı (ve bunu yaparken de başarılıydı). Bu durumda Japonya daha sonra daha ılımlı, fakat yine de hala cömert, 30 milyar dolarlık Miyazawa girişimini ileri sürdü. ABD, mümkün olduğunca çok miktarda paranın Batılı yatırımcılar ve kredi verenlerin alacaklarını karşılamak üzere yeniden yapılanmaya gitmesini sağlamaya çalıştı. Her ne kadar ABD bazen parayı şöyle harcamanın krizdeki ülkeler için neden en iyisi olduğuyla ilgili işine gelen argümanlar sağlamaya çalışmışsa da, gerçekte kendi çıkarlarını krizdeki ülkelerin çıkarlarının üstünde tutmuştur.
Bir Krize Yanıt: II. Arjantin Örneği
Arjantin’de krize yol açan olaylar zinciri ve daha sonra gelişen olaylar, oldukça karmaşık birçok ahlaki sorunun inceleneceği bir manzara oluştururlar. Şuna kuşku yoktur: Büyük zarar, Arjantin halkına verilmiştir. Doğal ve tarımsal kaynaklar bakımından zengin bir ülkede, açlık ve yetersiz beslenme yaygın hale gelmiştir. Yoksulluğun etkileri arttı. Ortak bir suç vardı. Birçokları bu felaketin olmasına ve büyümesine katkıda bulundu. Bunu gösteren birçok işaret var. Örneğin Arjantin’e kendisinin A sınıfı bir öğrencisi olarak muamele eden ve böylece de Arjantin’in uluslararası sermaye pazarlarına kolayca girişini sağlayan IMF, birden bire onun derecesini değiştirdi ve rüşvetçi politikacıları (ki bunların çoğu, daha kısa bir süre önce yolsuzluklarından söz edilmeksizin, IMF tavsiyelerini izleme doğrultusundaki iyi kararları nedeniyle övülen kimselerdi) ve eyalet yöneticilerini aşırı harcamaları nedeniyle kınamaya başladı. İddia ediyorum ki, her ne kadar ortak bir suç olsa bile, verilere hızlı bir göz atış, olaylar hakkındaki farklı perspektifleri ortaya koyar. Federal hükümet, müsrif değildi. Kriz zamanında açığı GSMH’nın sadece %3’ü kadardı ve ekonomik durgunluğun büyüklüğü veri iken, bu oran büyük değil, aksine küçük bir miktardı. İktisatçıların alışılageldik ölçüsü yapısal açık veya ekonomi tam istihdamla işlediği zaman meydana gelebilecek tam istihdam açığıdır. Bu koşullarda ekonominin hemen hemen kesin şekilde bir fazlası olur. Karşılaştırma yaparsak, ABD’nin 1992’deki son ekonomik durgunluğu (bu Arjantin’dekinde çok hafif bir durgunluktu) sırasında GSMH’nın %5’i kadar bir açığı vardı. Gerçekte, yeterince büyümeci bir politika izlemediği için kınanabilirdi. Hükümet gerçekte asli harcamalarını (bunlar faiz harcamalarıdır) izleyen iki yıl boyunca %10 civarında azaltmıştı. Bu etkileyici bir politik başarıydı. Meydana gelen açığın kökenleri, dış borçlar da içinde olmak üzere önceden kararlaştırılmış borçların faizi, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve ciddi ekonomik durgunluktu. Hükümet öyle çok önceden borç almasaydı, bir fazlası olacaktı. Eğer hükümet sosyal güvenliği özelleştirmemiş olsaydı, denk bir bütçesi ve hatta birazcık da fazlası olacaktı. Eğer hükümet büyümeci mali politikalar izlemiş olsaydı ya da ihracatı büyümeye başlatabilecek ve ithalatı sınırlanabilecek şekilde paranın değeri düşürülmüş olsaydı, o halde de bir açık olmazdı veya çok daha az olurdu. Ülkeye daha sonra izlenecek olan ve 90’ların başında ün kazanan bir politika tavsiye edildi. Fakat bu politikalar, yüksek bir olasılıkla, felaket sonuçlara yol açtı. Olası sonuçlarına ilişkin uygun uyarılar olmaksızın bu tavsiyeyi yapmanın, öngörüldüğü biçimde davranan partiye, bu tavsiyenin çeşitli parçaların sunulduğu durumda daha beter olmak üzere, ahlaki olmadığını düşünüyorum. Örneğin, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi, bir hükümetin bütçesel konumunu esas olarak her zaman kötüleştirir. ABD’de sosyal güvenlik özelleştirilmiş olsaydı, açığımızın GSMH’daki oranı % 8 olurdu. Bu tek başına, eğer (şimdi özelleşmiş) sosyal güvenlik fonlarının alıcıları fonları hükümet bonolarına yatırmaya yönlendirilmiş olsaydı ve böylece hükümet açığının (görünürde) artışını dengeleyecek ek fonlar zaten hazır olsaydı, ille de bir sorun olmazdı. Ama bir durgunluğa girerken, hükümete, onun sosyal güvenliği özelleştirmiş olduğu olgusuna bakmaksızın, mali dengeyi sağlamak zorunda olduğunu anlatmak, bir sorundur. Çünkü bu, ekonomiye ek olarak geniş çapta daraltıcı yükler empoze eder. Özellikle bugünün oldukça hızlı değişen pazar ekonomisinde, durgunluklar kaçınılmazdır. Eğer durgunluklar kaçınılmazsa, eğer bir kuruluş (IMF) her zaman bütçe denkliğinde veya bir durgunlukta bile aşağı yukarı denk bütçede ısrar eden bir politikaya sahipse, sosyal güvenliği özelleştirme eylemi, o zaman hemen hemen kesin biçimde ekonomik aşağıya gidişin artmış bir şiddette olması sonucunu verir.
Aynı nedenle IMF’nin kendisi borç vermiş ve Arjantin’e borç verilmemesini değil aksine övgüyle verilmesini teşvik etmiş, böylece de bu ülke dünyanın en borçlu ülkesi haline gelmiştir. Söz verilen fonlar, Arjantin’in kendisini gelecekte daha hızlı büyütebilecek yapısal değişiklikleri ayarlamasını mümkün kılabilirdi. İlerleyen büyüme içindeki olası değişiklikler üzerine değerlendirmeleri burada bir kenara koyalım. Üzerinde durduğum şey, Arjantin’e bu kadar çok borç verirken, özellikle onun sabit döviz kurları sistemi veri iken, onların Arjantin’i aşırı risklere maruz bırakıp bırakmadığıdır. Dolar bölgesinin dışında (Brezilya ve Avrupa) önemli miktarda ticaretle dolara bağlı olunca, döviz kurunun aşırı değerlenmesi, küçük bir olasılıktan daha fazla bir şeydi. Görünürde daha makul borç düzeyleri bile, faiz oranları çok büyük ölçülerde -bazen borç alanın hatası olmaksızın da- artarsa, savunulamaz hale gelir. Belirttiğimiz gibi, gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkeleri faiz ve döviz kurlarındaki ani büyük değişiklik riskleri taşımaya zorlanmaktadırlar. Doğu Asya krizi, pazar risk priminin yüksek çıkmasına yol açtı; bu nedenle de, Arjantin’in borç ödemeleri giderek bir sorun haline geldi. Ve o zaman da bir kısır döngü vardı: aşırı değerlenmiş döviz kurları ve borç ödemeleri, bu ülkenin sorunlarını alabildiğine artıran hala da yüksek faiz oranlarının oluşmasına katkıda bulundular. Ilımlı bir devalüasyon bile GSMH içinde taşınamaz bir borç oranına yol açabilirdi. Borç verenler, aşırı değerlenmiş herhangi bir paranın devalüasyonunda makul bir risk olacağını (aşırı değerlenmenin üretkenlikte hızlı iyileşmeler yoluyla düzeltilebileceği ya da iç fiyatlarda büyük düşüşlerin çok inanılır olmadığı görüşü) bilmeleri ve dolayısıyla Arjantin’e dayattıkları riski kavramış olmaları gerekirdi.
Bu borç verenin değil, borç alanın sorumluluğudur, denebilir. Ama sanırım bu, çok basit bir laftır. Çünkü borç verenlerin risk analizlerinde ve makul bir borç yükünün ne olduğuna ilişkin değerlendirmelerde daha bilgili olmaları beklenir. Şimdi böyle çok borç verince, soru şudur: Borç alanın ödemediği veya ödeyemediği görülür hale gelince , borç veren (IMF) buna nasıl yanıt verir? Borç verenlerin ortaya çıkan durumda (tıpkı diğerlerine tavsiye verirken olduğu gibi) küçük bir kusurdan daha fazla bir sorumluluğu vardır. Dünya tahminidir ve iyi planlanmış ve amaçlı olayların bir tersine dönmesi, aşırı borç yüklerine yol açabilir. Ne var ki Arjantin örneğinde, döviz kurları ve faiz oranlarındaki uluslararası ani değişiklik veri iken, borç yüklerinin çok yüksek olduğu açıkça belli idi. Taahhütlerin yerine gelmemesi, büyük bir olasılıktı. Borç verenlerin aşırı borçların üremesinde yüksek derecede bir suçu olduğu zaman, söylediğim gibi, yoksulları koruyacak yolları uygulamakta da ahlaki bir sorumluluk vardır.
Fakat IMF’nin yaptığı bu değildir. Aksine, kısıtlayıcı mali politikaları güçlü biçimde dayattı ve ülkeyi sabit döviz kuruna sonuna kadar bağlı kalması için teşvik etti (bu ülke içinde güçlü politik destek bulan ve kuşkusuz konuya ilişkin değişmez IMF konferanslarından etkilenmiş bir politikaydı; hiper enflasyonun değişim sınırlamasını (sabit döviz değişim oranı) kırabilme risklerine ilişkin bir kaygı da terk edilmişti).
Muhakkak ki, tedbirler “paketi”nin tarifsiz acılara neden olduğu ya da haklı olarak neden olabileceği beklenebilirdi. İzleyen eylemlerin önceden görülebilirliği veri iken, daha ilk eylemler bile gayri ahlaki olarak görülebilirdi.
Krizlere Yanıt: III. İflas Rejimleri
Ne zaman bir borç verme varsa, orada borç alanın borcunu geri ödeyemeyebileceği ya da ancak kendisi ve ailesini muazzam sıkıntılara sokarak ödeyebileceği riski vardır. Ülkelerin bu durumların üstesinden nasıl geldikleri hem ahlaki hem de ekonomik bir mesele olarak görülebilir. Bu, hali vakti yerinde ve güçlü olanların çıkarları ile daha az talihli olanlarınki arasında toplumun en aşırı koşullarda nasıl denge kurduğunu denediği için kısmen ahlaki bir meseledir. Eski zamanlarda borcunu ödemeyen kişiler, bazen ayaklarına taş bağlanarak suya atılırdı. Ceza, çok sertti. Ondokuzuncu Yüzyıl Britanya’sında insanlar, Dickens’ın bazı romanlarında canlı biçimde tasvir edildiği gibi, borçlular hapishanesine atılırdı. Borcunu ödemeyen hükümdarlar ise, borç veren ülkelerin hükümetlerinin istilasına uğruyordu. Meksika, Britanya ve Fransa tarafından ortaklaşa istila edilmişti; Mısır da aynı ikilinin saldırısına uğramıştı. Bu pratik yirminci yüzyılda bile devam etti: Caracas 1902’de Avrupalı güçlerce bombalandı. Arjantin Dışişleri Bakanı Drago, borç verenlerin bir ödeyememe riski olduğunu bilmeleri gerektiğini belirterek, Venezüella’ya yapılan saldırıyı açıkça mahkum etti. Daha geçenlerde ABD, bu tür ödememe olaylarının Karibik ve Orta Amerika cumhuriyetlerini işgal etmenin kısmi bahanesi olarak kullandı.
Bireylere yeni bir başlangıç olanağı veren Jübile ile simgeleştirilen borç affı, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin bir parçasıdır. İflas da aynı gelenek içinde görülebilir. Bugün borçlu hapishaneleri ve askeri müdahaleler artık kabul edilebilir görülmüyor. Ama bireylerin ve ülkelerin yeni bir başlangıç yapmasına olanak verilen koşullar ve bunun tam olarak ne anlama geldiği, alabildiğine karşıt bir tartışmanın soruları olarak kalmaya ediyor. Kimileri borç alanlara, kimileri de kredi verenlere dostça yaklaşan politikalar savunuyor.
Ahlaki bir yaklaşım, sadece tarafların farklı ekonomik koşullarını değil, fakat borçluluk probleminin kökenlerini de hesaba katmalıdır. Eğer bir borç veren, diyelim ki, bir banka, bir çocuğa kredi kartı verirse ve çocuk da bu kartı muazzam bir borca girecek şekilde kullanırsa, böyle bir durumda çoğumuz, bu çocuk yaşamının geri kalanını bu birikmiş borcu geri ödeyerek geçirmemelidir deriz. Kredi veren, borçluluğun sonuçlarını yargılayabilecek bir konumdadır; gerçekten de çocuktan daha iyi bir konumdadır. Kredi verenlerin borçluları köleliğe götüren ve onları tefeci faiz oranlarını ödemeye zorlayan bu türden sömürüsünün uzun bir tarihi vardır.
Sözgelimi Mobuto yönetimindeki Kongo’ya uluslararası mali kuruluşlar ve Batılı hükümetlerce verilen borcun, benzer bir karakteri olduğunu ileri süreceğim. Borç verenler, paranın Kongo halkının durumunun iyileşmesine gitmeyeceğini, aksine Mobutu’nun İsviçre’deki banka hesabına aktığını biliyorlardı veya bilmeleri gerekirdi. Diktatörlük varken, sıradan yurttaşlar hiçbir şey yapamazdı. Ama borç verenler, ona kredi vermeyi reddedecek konumdaydılar. İster politik (soğuk savaşta avantaj sağlamak) isterse ekonomik (ülkenin zengin maden kaynaklarına girişi sağlamak) motivasyonlarla olsun, Kongo halkını bu gereksiz borçları ödemeye zorlamanın gayri ahlaki olduğu ileri sürülebilir. Gerçekte Kongo yurttaşları haklı olarak, borç verenleri, Mobutu’ya kredi vererek onun kendi ülkelerini yağma etmesine yardım ve teşvik etmiş olmakla suçlayarak, onların sadece borçları affetmeleri değil, aksine zarar tazminatı da ödemeleri gerektiği iddia. Güney Afrika ve Kongo’ya borç verenlere karşı bu perspektifle açılabilecek muhtemel bazı mahkeme davaları olabilir.
Borç problemine, hiç de küçük olmayan çapta, borç veren ülkelerdeki eylemlerin neden olduğu başka vakalar da vardır. Örneğin, gelişmekte olan ülkeleri döviz kuru ve faiz oranlarındaki düzensiz değişikliklerin riskini taşımaya zorlayan borç araçları içinde “pazar hataları” veri iken, Amerika Birleşik Devletleri faiz oranlarını yükselttiğinde, bu, borçlu ülkelerin sırtına muazzam bir masraf yükledi, gerçekte onları iflasa zorladı. ABD borç verenleri teşvik etmişti. Borçluları ise, ABD politikasında böyle belirgin değişikliklerle karşılaşabilme riskleri konusunda uyarmadı. Ve ABD faiz oranlarını artırdığında, bunun Latin Amerika ülkelerine yükleyeceği masraflar, bir on yıllık büyüme kaybı üzerine değil, sadece ABD’deki enflasyonu aşağıya çekmenin yararı üzerine odaklanmıştır. Onun bu suçu veri iken, derhal borç affı için hareket etmeliydi. Ama bunun yerine, neredeyse bir on yıl boyunca Latin Amerika ülkelerini Washinton’a geri para ödemeye zorlayarak, onlarca yıllık durgunluğun merkezinde yer alan bir devresel politikada ısrar etti. Benzer biçimde, Arjantin krizi ve Ruble krizindeki, bir faktör, belki de anahtar bir faktör, Doğu Asya krizinin IMF tarafından kötü yönetilmiş olmasıydı. Düşük petrol fiyatlarıyla sonuçlanan küresel çaptaki yavaşlama (ki, GSMH’da daralmaya katkıda bulunan bir politik stratejiyle birleşik olarak), Rusya’nın borç yükümlülüklerini yerine getirememesindeki ana faktördü.
Borçluları aldıkları borcu geri ödemeye zorlamanın sonuçlarının ağır olduğu bazı durumlar vardır ki, borç verenlerin suçu sınırlı olsa bile, borç affı ahlaki olarak zorunlu görünür. Pazar ekonomisine geçişin başlangıcından itibaren geliri %70 düşmüş görünen Moldavya’nın berbat durumunu düşünelim. 2002 yılında zaten cılız olan kamu maliyesinin %75 kadarı, yabancı borçları ödemeye gidiyordu. Hastanelerde, temel ihtiyaç malzemeleri kalmamıştı. Kamu hizmetleri ölmüştü. Yoksulluk öylesine artmıştı ki, birçok kadın yurtdışında fahişelik hayatına giriyordu. Bu, borç affı için zorlayıcı bir durum olarak görülebilirdi.
Kuşkusuz ahlaki yargılamanın güç olduğu birçok durum vardır. Borç alan ülke, yüz yüze kaldığı güçlüklerin kimi ayıplarını taşır. Rusya ve Arjantin, IMF’nin tavsiyelerini izlemek zorunda değildi. Arjantin ve Rusya, alabildikleri kadar çok borç almak zorunda değildi. Zaman zaman sınırlar belirsizleşti.
Yine de bazı durumlarda borç verenlerin suçluluk derecesi, borç affının ahlaki bir zorunluluk olarak görülmesine yetecek denli büyük olabilir. Örneğin 1998 Temmuzunda Yeltzin’e verilen IMF borcunu düşünelim. Döviz kurunun aşırı değerlenmekte olduğuna, alınan borcun döviz kuruna uzun süre dayanamayacağına, ülkenin daha çok borç içinde bırakılacağına kanıt çoktu. Dahası, rüşvet-yağma olasılığı güçlüydü. Para çabucak yurtdışına, oldukça büyük bir olasılıkla da oligarkların cebine akabilirdi. Borç verme, büyük ölçüde politik amaçlıydı. ABD, Yeltzin’i, iktidarda tutmak istiyordu. Kendisinin IMF ile birlikte dayattığı politikaların, o ülke GSMH’da dikine bir inişle sonuçlandığını, öyle ki, 1998’de GSMH’nın dönüşümün başladığı andaki GSMH miktarından üçte bir daha az olduğu ve yoksulluğun da on kat daha artmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyordu. Borçlanma başarısızdı. Para, İsviçre ve Kıbrıs bankalarındaki hesaplara gitmek üzere, eleştiricilerin tahmin etmiş olduğundan çok daha hızlı biçimde ülkeyi terk etti. Soru, ahlaki olarak şudur: Bunun sonuçlarını kim taşıyacaktır? Borçlanmada hiçbir sözü olmayan Rusya halkı mı, yoksa borç verenler mi?
Doğu Asya ve Latin Amerika krizlerinin her ikisinde de, IMF eleştiricileri, iflasın, yükü basitçe borç alanların sırtına koyacak bir kefaletle kurtarmaktan yönteminden daha iyi olacağını ileri sürüyorlardı. Özellikle itiraz edilebilir olan şey, hükümetlerin özel borçluların borç yükümlüğünü üstlenmeye teşvik edilmesi, bazı durumlarda da fiilen zorlanmasıydı. Gerçekten IMF, kredi veren yabancıların çıkarlarını gelişmekte olan ülkenin işçilerinin ve halkının çıkarlarının üstüne koyarak, borçverenlere kefil oldu. Çok daha sonra, nerdeyse yıllarca denecek bir süre içinde altı dev kefalet ödemesinden sonra, IMF nihayet iflasın ve sistematik işlemleri geliştirmenin ihtiyaç olduğunu kabul etti. Fakat onun yaklaşımı yine ahlaki soruları ortaya koymaktadır. Yeniden borç düzenlemeleri durumunda, yabancı ve ( hatta yerli) kredi verenlerin yanı sıra, emekliler ve çocuklar gibi başka hak talep edenler de vardır. Gerçekte bunların ihtiyaçlarının önceliği olmalıydı. Ama IMF’nin onların çıkarlarını karar sürecine katacak hiçbir sistematik yolu yoktu. Dahası, bir büyük kredi veren olarak IMF, iflasa karar verme dahil kararların merkezinde kendisinin olmasını önerdi; ama çıkar sahibinin boyle bir rol oynaması “doğru” değildir. Tarafsız kalabilmesinin yolu yoktur.
Küresel Rezerv Sistemi
Küresel ekonomik sistem, muazzam istikrarsızlık sergilemektedir ve iddia edilebilir ki, küresel ekonomiyi istikrarlı kılmaya yardım etmesi ve ülkelerin karşı devrevi mali politikalara sahip olabilmesini sağlayacak finansman sağlamak için kurulmuş olan IMF, bu istikrarsızlığı alabildiğine artırmış ve gereksiz sıkıntılara götürmüş politikaları dayattı. Pazar hataları problemlerine (belirtmiş olduğumuz gibi, yoksul ülkeler faiz oranları ve döviz kurlarındaki ani değişiklik riskini taşımaya maruz bırakılmaktadır) yanıt veremedi ve istikrarsızlığı artırdığı ama büyümeyi artırmadığı konusunda oldukça kanıt olan sermaye pazarının liberalleştirilmesi gibi politikaları dayattı.
Küresel mali sisteme dışardan bakan biri, bir başka özelliğe daha işaret ederdi: Dünyanın en zengin ülkesi, hemen hemen yarısı yoksul, gelişmekte olan ülkelerden olmak üzere, yurtdışından her yıl 500 milyar Dolar (yani kendi GSMH’nın %5’i kadar) borç alarak, kendi imkanlarıyla yaşamayı imkansız buluyor görünmektedir. Standart ekonomik teori, zengin ülkenin yoksul ülkeye borç verdiğini varsayar; gerçekte görünen odur ki, tam tersi olmaktadır.
Problemin bir kısmı, ülkelerin acil bir durum için bir kenara para koymalarını gerektiren küresel rezerv siteminde yatmaktadır. “Rezervler” genelde kuvvetli paralar olarak ve özel olarak da dolar olarak tutulmaktadır. Bu da yoksul ülkelerin, gerçekte, Amerika Birleşik Devletlerine her yıl önemli miktarlarda borç vermekte olduğunu gösterir. Herhangi bir şirketin herhangi bir ülkede alabildiği kadar borç almasına izin veren sermaye pazarı liberalleştirilmesi, problemi sadece alabildiğine artırmıştır. Geleceğe ilişkin akıllı tedbirler, ülkelerin kısa vadeli yabancı borç yükümlülüklerine denk eşit miktarda bir parayı rezerv olarak tutmasını öngörür. Bu demektir ki, eğer ülke içinde bir şirket diyelim ki, bir ABD bankasından 100 milyon dolar kısa vadeli borç alırsa, o ülkenin hükümeti, 100 milyon dolarlık bir rezervi bir kenara koymalıdır. Yani 100 milyon doları Amerika Birleşik Devletlerine vermelidir. Harika, ülke hiçbir şey almıyor. Fakat borç alırsa, diyelim %18 ödemesi gerekirken, borç verdiği zaman %2’den daha az alıyor. Yılda 16 milyon dolardan daha fazla net bir transfer vardır. ABD kar ediyor, fakat gelişmekte olan ülke acı çekiyor.
Küresel rezerv sistemiyle bağlantılı istikrarsızlıklar ve eşitsizlikler, yoksullara oldukça yüksek maliyetler dayatıyor. Bu problemlere, gelişme ve öteki küresel kamusal malları finanse etmekte kullanılabilecek yıllık SDR’ler (global dolar) emisyonu dahil, yanıt olacak reformlar vardır. Amerika doğrudan doğruya avantajlarını kaybedebilir (Artık büyük dünya rezerv parası olmaktan kazanç sağlayamaz), ama dünya finans siteminin daha büyük bir istikrara kavuşmasından kazançlı çıkar. Her halükarda açıktır ki, Amerika Birleşik Devletlerinin kendi çıkarını, yürürlükteki düzenlemeler altında acı çekenlerin çıkarının üzerine yerleştirmesi yanlıştır.
Küreselleşme, Ticaret ve Ahlak
Bu makalenin büyük bir bölümünü mali alanda küreselleşmenin ortaya koyduğu ahlaki problemlere ayırdım; bunun esas nedeni ise, bunların küresel ticaret sisteminin ortaya koyduğu ahlaki sorunlardan daha az dikkat çekmiş olmasıdır. Burada basitçe yürürlükteki sitemin ortaya koyduğu büyük ahlaki problemleri sıralıyorum:
Asimetrik ticari liberalleşme (ki bunun içinde Güney gümrükleri ve ticari kısıtlamaları azaltmaya zorlanırken, Kuzey buna tam olarak karşılık vermemiştir), sadece Kuzeyde ticari liberalleşmeden orantısız bir kazanç payı elde edilmesi sonucunu doğurmakla kalmamış, fakat onun kazançlarından bir kısmı da yoksul ülkelerin zararına olarak gelmiştir. Dünyanın en yoksul bölgesi, Afrika’da Sahranın altı, gerçekten de gelirindeki düşüşü, Uruguay kararlaranın bir sonucu olarak gördü.
Tarımsal sübvansiyonlar öyle bir tarzda sağlanmıştır ki, bu, ürettikleri malların fiyatlarını aşağıya çekmeye zorlayarak, gerçekte gelişmekte olan ülkelerdeki insanlara zarar vermektedir.
Gelişmiş ülkeler (ve özellikle ABD), damping vergisi gibi gümrük dışı kısıtlamaları, gelişmekte olan ülkeler nesnel anlamda damping yapmıyor olsa bile, onların mallarına engel olan, dürüst olmayan tarzda kullanmaktadırlar. İdari işlemler, gelişmekte olan ülkelere dezavantaj getirecek şekilde tasarlanmaktadır.
Uruguay kararlarında ticari açılma, hizmetleri kapsayacak şekilde genişletildiği zaman, gelişmekte olan ülkelerin büyüme ve istikrarı için sonuçlarının ne olacağına çok az dikkat edilerek, dikkatin üzerinde odaklandığı şey Amerika Birleşik Devletlerinin ürettiği malları temsil eden, hizmet sektörüydü – özgül mali piyasa liberalleşmesi. Dahası, denizcilik ve inşaat hizmetleri gibi gelişmekte olan dünyanın nispeten avantajlı olduğu hizmet sektörleri dışta bırakıldı.
Patent hakları rejimi, üretici ve kullanıcı (gelişmekte olan ülkelerdeki kullanıcı da dahil) çıkarlarını uygun biçimde dengelemez. Özellikle, ilaç şirketlerinin patent haklarına gösterdiği kaygı, gelişmekte olan ülkelerde yoksulların hayati ilaçlara ulaşabilmesiyle ilgili daha geniş toplumsal kaygıyı bastırmaktadır. Bu, gelişmekte olan ülkelerdeki geleneksel ürünlerin patentinin Kuzey’deki şirketlerce alındığı bir biyokorsanlığa yol açmıştır.
Gelişmiş emek pazarı hareketliliği, küresel ekonomik verimliliği geliştirmekte gelişmiş sermaye piyasasından daha fazla şey yapabilecekken, dikkatler, birincinin aleyhine olacak şekilde ikincisinin üzerinde odaklanmıştır.
Bazı ticari antlaşmalar, hükümetin kendi yurttaşlarının refahını geliştirmeyi amaçlayan yasalar ve düzenlemeler yapma hakkını kısıtlamaya kalkışmıştır. Şili ile ABD arasında en son ikili ticari antlaşma, 90’larda o ülkenin en başarılı makro yönetimi olan ve ülkeyi küresel mali krizin tahribatından kurtulmasını sağlayan sermaye kontrol türlerini, uygulama kabiliyetini kısıtlamaya kalkışmaktadır. Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili hareket kabiliyetini etkileyen diğer kısıtlamalar ise, çok daha tiksinti verici olabilir.
Politikalar Arasında Karşılıklı Etkileşim
Bir alandaki problemlerin diğer alalarındakilerle karşılık etkileşeceğini kısaca belirtmeliyim. Asimetrik ticari liberalleşme, gelişmekte olan ülkelerin ticari liberalleşmeyi ayarlama güçlüklerini daha da büyütmektedir. Ama IMF politikaları ve küresel mali pazarlardaki problemler, gelişmekte olan ülkelerin yüksek faiz oranlarıyla yüz yüze gelmesine neden olduğunda, liberalleşme, olasılıkla artan yoksulluk ve daha düşük büyümeyle sonuçlanır: kaynakların üretkenliği düşük korunmuş sektörlerden, üretkenliği yüksek ihracat sektörlerine yeniden dağıtılması yerine, onlar basitçe korunmuş sektörlerden işsizliğe gitmektedir.
Benzer şekilde, IMF tarafından birçok ülkeye dayatılan katma değer vergisi, sadece adaletsiz değildir, - ki bu oransal bir tüketim vergisidir - pratikte “resmi sektöre” bir vergi yüklerken, gelişmeyi de engeller. Bu sektör, gelişmekte olan ülkelerin güçlendirmeye çalışması gereken bir sektördür, çünkü gelişmekte olan ülkelerin büyük çoğunluğunda gayri resmi sektörü vergilendirmek gerçekte imkansızdır. Fakat bu politika (gelişmekte olan ülkelerde temel eğitimi teşvik ederken, yüksek öğretim programlarını engellemeye çalışan politikalar gibi), gelişmiş ülkelerce üretilen mallarla bağıntılı olarak onlar tarafından girdi olarak satın alınan ham maddeler dahil, gayri resmi sektörün çıktı fiyatlarının düşürülmesine etki yapar (Gerçekte, gelişmiş ülkelerce üretilenlerin yerine geçen, onlarla rekabet halindeki mallar, engellenir; onları tamamlayıcı nitelikte olanlar ise teşvik edilir). Kasıtlı olsun olmasın, bu tür politikalar, gelişmiş ülkelerin refahını, gelişmekte olanların zararına artırır.
Ahlak ve küreselleşme üzerine daha önceki yazımda, az gelişmiş ülkelere tavsiye sağlayanların, temel ahlaki – ve mesleki - normları sıkça ihlal ettiklerini belirtmiştim. Onların yaptığı tavsiye eksikti: onlar ya politikaların desteklenmesinde sınırlı kanıt politikasıyla ilişkili riskleri göstermediler ya da yoksullar üzerindeki sonuçları da dahil olmak üzere, politikanın tam sonuçlarını göstermediler veya analiz etmediler. Gerçekte değiş-tokuşların olduğu bir zamanda, politikaları, sanki pareto dominantı imiş gibi satmaya çalıştılar. Böyle yaparak da demokratik süreçlerin altını kazdılar. Saydamlık yokluğunda çoğu kez kasıtlı olarak, az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi gelişmiş ülkelerde de demokratik süreçlerin altını kazdılar. Ve kendi politikalarının bazılarının altında yatan çıkar çatışmalarını, kendilerinin (kendi ülkelerinin, özellikle de kendi ülkeleri içerisinde belirli çıkarların) elde edecekleri kazançları tam olarak göstermediler. Bir sonuç olarak, Hipokrat yeminin minimal bir özelliğini (kimseye zarar verme) tekrar tekrar ihlal ettiler.
Bu makalede tanımladığım meselelere, daha nötral lenslerle bakılabilir, bakıldı ve bakılmaktadır. Basitçe pazar hatalarını, kredi araçlarının planlanmasında verimlikten sapmaları, bunun gelişmekte olan ülkelere etkilerini tanımlayabiliriz. Alternatif politikaların isabetini tanımlayabiliriz. Bu hataların niçin ortaya çıktığını açıklamak için ekonomik ve politik analizlere girişebiliriz. Normatif ahlaki sözlükte bu tartışmalar var mıdır? Rolü nedir?
Başlangıçta işaret ettiğim temaya geri dönmek istiyorum: Smith’ci bir dünyada kendi çıkarını izleyen kişi, genel çıkarı izliyordu. En azından baştan aşağı verimli bir sonucun meydana gelmesine yardım ediyordu. Ahlaki analiz, çok daha çerçevesi çizilmiş bir tarzda, alternatif Pareto etkinlik yapıları arasında seçim ve nasıl savunulacağıyla ilgiliydi (Tipik olarak, alternatif yollara ahlaki ağırlık vermenin belirli bir hedefin elde edilebilmesi olacağına ilişkin görüşler çok azdı).
Kendisiyle ilgilendiğimiz Smith’ci olmayan dünyada, ahlaki kaygıların ortaya konmasını gerektiren ve bir dizi başka koşullar vardır. Biliriz ki , o koşullar altında bir kimsenin kendi çıkarını izlemesi, toplumsal olarak arzulanabilir sonuçlara götürmez. İddia edilebilir ki, eğer bireyler, nasıl kendi çıkarları için neyin daha iyi olacağını düşündükleri gibi, kendi mali sorumluluklarını düşünürlerse, sonuçlar daha iyi olur. Kısacası, ahlak, davranışlara kılavuzluk edecek tam göstermeyen pusula gibi, kendisini tümüyle basitçe kendi çıkarlarını izlemeye hasretmek kadar ya da ondan daha kesin bir alternatif sağlar. En azından bireyler kendilerini daha iyi hissederler. Bencillik verimli sonuçlar üretmezse ve öyle olmayacağı öngörülebilseydi, birey Smithin tavsiyesine uymakla hangi tatmini sağlayabilir? Kuşkusuz, hiç değilse bir kimsenin sadece kendi çıkarlarını geliştirmeye çalışan politikalar izlemediğini bilmenin getirdiği bir rahatlık olmalıdır. Kendisinden daha az talihli olan insanların kötü durumuna gerekli dikkati çeken politikalar.
Modern bir ekonomide bireyler sürekli bilgi veya pazar gücü asimetrilerinin olduğu durumlarla yüz yüze gelirler. Bu durumlarda Smith’in tavsiyesi yanlışa götürür. Böyle bir durumda olduğunuzda, illede kendi çıkarınıza olan şeyi yapmayınız. Eylemlerimizin ahlaki boyutlarını, yoksul ve zayıfların olasılıkla nasıl acı çekecekleri veya yararlanacaklarını düşünün.
Ne var ki, pazar hatalarına çok sıkça hükümet hataları eşlik etmiştir. Biz bu makalede tartıştığımız küreselleşmenin problemlerine bakarken, açıktır ki, gelişmiş ülkeler hükümetleri küreselleşmeyi kendilerinin yararına veya daha da özel olarak kendi sınırları içindeki belli çıkar gruplarının yararına olacak tarzda yönetmeye çalışmaktadır. Ülkeler içerisindeki politik eylemliği motive eden sosyal adalet ilkeleri (veya hatta demokratik işleyiş ilkeleri) küresel ekonomik politikaları yürütmekte ya da küresel ekonomik kuruluşlara biçim vermekte pek az rol oynamaktadır. Bir anlamda, ekonomik küreselleşme politik küreselleşmeyi – bunu demokrasi, sosyal adalet ve sosyal dayanışmanın küresel çapta uygulandığı bir politik düzenin yaratılması olarak anlarsak - çok geride bırakmıştır. Küreselleşme – dünya ülkelerinin daha yakın bütünleşmesi - daha büyük bir karşılıklı bağımlılığı ve dolayısıyla daha kolektif eylem ihtiyacını ima eder. Her ne kadar bu kolektif eylemin temelini oluşturması gereken ilkeleri belirleme kolay bir mesele değilse de, şu kadarı açıktır: her ulusun sadece kendi çıkarına olan politikaları dayatmaya çalıştıkları süreçler, olasılıkla genel çıkarlar içinde yer alan sonuçlar üretmezler.
Ahlaki kılavuz belirsiz ve kesin olmayan bir pusula olabilir; ama hiç değilse, içerisindeki tek deniz fenerinin çok sıkça yanlış istikameti gösterdiği bir dünyada bir kılavuz olabilir.