|
-Güçlüye bel bağlayarak çözüm aranamaz!(Mihri BELLİ-Özgür Politika) O günlerde Yaşar Kaya ile TV'de ikili bir panelde karşılaştık ve işgal konusunu tartıştık. Kaya, bağnaz Amerikan yanlısı kesilmişti. Biz kendisini böyle bilmezdik. Terbiye sınırlarını aşmamakla birlikte, sert bir tartışma oldu. Güçlüye bel bağlayarak çözüm aranamaz! Güney'deki HPG gerillalarını Türkiye'nin güvenliği bakımından baş tehlike sayıp bir askeri harekat önerenler, kimi bilerek, kimi gaflet içinde Amerikan oyununa gelmektedirler. Bu oyun, belli koşullar oluştuğunda Türkiye'nin parçalanmasına kadar varabilir. Sorular soruyorlar. Soranlar değişik çevrelerden kimseler. Sorular güncel sorunlarımız üzerine. Yalnız soranla sorulanı değil, herkesi ilgilendirir. Onun için soruların birkaçını yanıtları ile birlikte aşağıda sunuyorum. - Kürt sorununda demokratik istemlerle yetinen, yani özgürlük ve eşitlik temelinde aynı devlet çatısı altında gönüllü birlik isteminden öte bir talep ileri sürmeyen sizin de katıldığınız siyasi çizgiyi eleştirenler var. Demokratik barışçıl çizginin Kürtlükten uzaklaşma olduğunu iddia edenler var. Sizin bu konularda görüşünüz nedir? İlkel milliyetçi politikanın son olarak bu gibi savları ileri sürdüğünü biliyorum. ABD'ciler, aynı zamanda bağnaz Kürtçü geçiniyorlar. Komşu halklara düşmanlık, bölgeye petrol peşinde gelen büyük emperyalist devlet ile işbirliği, eskiden beri politikalarının temelini oluşturmuştur. Bu politikanın sonu hep hüsran oldu. Tek çözüm, enternasyonalizm ile Kürt yurtseverliğini bağdaştıran çözümdür. Yani komşu halklarla özgürlük ve eşitlikte gönüllü birliği mümkün kılan, demokrasiyi ve barışçıl yolu esas alan çözümdür. Öteki yol, siyasi intihardır. Ortadoğu tarihi bunu defalarca kanıtladı. Son örnek Mustafa Barzani örneğidir. Epeyi oluyor; "Gündem", Noam Chomsky ile yaptığı bir mülakatı yayımladı. Orada Kürt halkının bu eski dostu, "Güçlüye bel bağlayarak çözüm arayan güçsüzün sonu felakettir. Bunu da en iyi Kürt halkı bilir" diyor. Yurtseverliğin reddi son derece... ABD'ye bel bağlayarak çözüm arayanların ilkel milliyetçiliği son derece sığ bir Kürtçülüktür. Hakiki yurtseverlikle bağdaşmaz. Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures'in bir sözü var. Ben tekrarlar dururum: "Yurtseverliğin azı (derin olmayanı) seni enternasyonalizmden uzaklaştırır; çoğu yaklaştırır. Öte yandan enternasyonalizmin azı (derin olamayanı) seni yurtseverlikten uzaklaştırır. Çoğu yaklaştırır" der. Doğru söylüyor. Bunlarınki, halklar arasında uçurumlar kazan, işgalci ile işbirliğine dayanan ve özünde yurtseverliğin reddi olan son derece sığ bir Kürtçülük.
- Barışın bir an önce gerçekleşmesi için KONGRA-GEL Başkanı'nın ileri sürdüğü bazı istemler var. Bunlar konusunda değerlendirmeniz nedir? Bunlar, barış ve demokrasi hedefine yönelik gerçekçi istemler. Bir Türk yurtseverinin kabul edemeyeceği bir istem yok. İlk iş, şu veya bu şekilde diyaloğun kurulmasıdır. Arkası gelir. Diyalog kiminle? Kim barışçıl, demokratik çözümden yana ise, kurtuluş savaşımızda olduğu gibi kim eşitlik ve özgürlük temelinde ortak vatan çatısı altında gönüllü birlikten yana ise onunla. Kim bin yıllık tarihi halkların kendi kimlikleriyle, karşılıklı sevgi ve saygı içinde omuz omuza savaştıkları Malazgirt'i, Çaldıran'ı, kurtuluş savaşımızı bize örnek gösteriyorsa onunla. Kim derin Kürt yurtseverliğini Türk halkına karşı kökü ortak tarihimizde olan kardeşlik duyguları ile bağdaştırabiliyorsa onunla. - On beş yıl süren gerilla savaşı var. Çok kan aktı. Unutmak kolay mı? O on beş yılın yarısı onurlu barış aramakla geçti. Tek taraflı ateşkesler ilan edildi. Karşı taraftan yanıt gelmedi. Belli bir noktadan sonra savaşın sürmesi, özellikle savaş rantçılarının işine yarıyordu. Bugün de esas savaş kışkırtıcıları onlardır. Gerilla hareketi, özünde 12 Eylül darbesine karşı bir direniş niteliği taşır. İdam sehpaları kurulmuştu. İnsan avları sürüyordu. Zindanlarda on binlerce insan zulüm altındaydı. Kürtçe konuşmak yasaklanmıştı. Seçimle Meclis'e giren düzen partilerinin ileri gelenleri hapisteydi. O koşullarda sekiz sol örgüt Ortadoğu'da toplandı ve Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi'ni kurma girişiminde bulundu. Dev-Yol da, Dev-Sol da bu girişime katılıyorlardı. Tek Kürt örgütü Apocular'dı (O günlerde PKK olarak anılmıyorlardı). Çok daha geniş tabanları olan öteki Kürt örgütleri ilkel milliyetçi saplantıları yüzünden katılmamışlardı. Cephenin direniş kararını fiiliyata geçiren tek örgüt Apocular oldu. Öteki örgütler dağılış sürecini yaşıyorlardı ve alınan direniş kararını uygulayamadılar. Apocular istisna idi. Direnişi tarihsel zorunluluk olarak değerlendirmek gerektiği görüşündeyim. Faşist darbenin bir direnişle karşılaşmaması, Türkiye için utanç verici olurdu. - Abdullah Öcalan Marksizmi artık aştığını söylüyor. Siz ise ideolojik kılavuzunuzun yaratıcı Marksizm olduğunu söylüyorsunuz. Bu çelişki değil mi? Benim Marksizmi aşma konusunda öyle bir iddiam yok. Üstelik aramızda bazı ifade farkları da var. Marksizm çok geniş bir düşünce alanını kapsar. Onu tahlillerimizde yaratıcı bir tutumla uygulayabilelim yeter derim ben. Hem burada önemli olan, kullandığın ideolojik kılavuzun seni ulaştırdığı sonuçtur. Eğer iki sonuç çakışıyorsa, eğer önerilen Türkiye yurtseverliğinin emrettiği sonuç ise (ki öyledir) o zaman mesele yok demektir. Şunu iyice anlamak gerek: Sosyalist teorinin en gelişmiş şeklinin ulusal kurtuluş mücadelesi aşamasındaki bir toplumda oluşacağını ummak, bunu beklemek hayaldir. Ulusal hareketlerin tabanı, kaçınılmaz olarak değişik sınıf ve zümrelerden oluşur. Bunlar arasında ulusal demokratik hedeflere yönelme konusunda birlik olabilir, ama o kadar. Belli bir aşamadan sonra her sınıf ve zümre kendi yolunu tutar. Bu durumda bir ulusal kurtuluş hareketi anti-emperyalist çizgiden ayrılmıyorsa, halklar arasında eşitlik ve özgürlük temelinde gönüllü birlikten yana ise, o hareket ile dayanışma sosyalist görevdir. Biz Kürt sorununda tavrımızı saptarken, hareketin önderliğinin her beyanının bizim teorik tahlillerimize uyup uymadığına bakmayız, tutum ve davranışı ile anti-emperyalist çizgiden, barış ve demokrasi hedefinden ayrılıyor mu ayrılmıyor mu, ona bakarız. - Biraz da PKK'deki muhalefetten söz edelim. Eski PKK Başkanlık Konseyi üyesinin Talabani'ye sığındıktan sonra parti kurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Talabani'ye değil; Talabani ve Barzani'nin kendileri Amerikalılara sığınmış durumda. Dolayısıyla Barzani'ye sığınan, Amerikalılara sığınmış olur. Dikkat edin ABD'cilikte herkesi sollayan AKP hükümeti, Barzani ile buluştuğunda Osman'ın ve arkadaşlarının Türkiye'ye teslimini istemedi. Yani bu buluşma, işbirlikçi kafadarların buluşması idi. Konuşulan da, Güney'de konuşlanmış PKK gerillalarının nasıl tasfiye edileceği konusu idi. Güney'in PKK gerillalarından arındırılması demek, o alanın Barzani ve Talabani hesabına temizlenmesi demektir. Bu da Amerikalıların işine gelir. Ankara'nın teşviklerine karşın Amerikalıların bu tasfiye işine girişmemeleri, Apocuları kayırdıklarından ötürü değildir. ABD'nin, ülkenin güneyinde şii ve Sünni Araplarla başı derttedir ve kuzeye yeteri kadar asker ayıramaz. Asıl sebep bu. ABD yarayı kaşıyacaktır Evet, AKP hükümeti, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını böyle savunuyor. Oysa Kuzey Irak'taki oluşum, yani Barzani ve Talabani önderliğindeki federal Kürt devleti, Türkiye'de statüko devam ettiği sürece ABD'nin elinde baha biçilmez bir silahtır. Güney'deki buoluşum, Osman ve avanesinin de yardımı ile Kürtçülüğü ve dinciliği propagandalarının ana temaları haline getireceklerdir. Kuzey'de statüko devam ettiği sürece, bunun alıcısı olacaktır. Ve Amerika, her dayatmasında yarayı kaşıyarak, bu oluşumdan da yararlanacaktır. Güney'deki HPG gerillalarını Türkiye'nin güvenliği bakımından baş tehlike sayıp bir askeri harekat önerenler, kimi bilerek, kimi gaflet içinde Amerikan oyununa gelmektedirler. Bu oyun, belli koşullar oluştuğunda Türkiye'nin parçalanmasına kadar varabilir. Güney'deki oluşum silahını ABD'nin elinden almanın tek yolu var; o da Anadolu'da gerçek demokrasiyi kurarak halklar arasında gönüllü birliği gerçekleştirmek ve ülkemizi, Kürtler dahil, bütün ezilen ve sömürülen insanlık için bir cazibe merkezi durumuna yükseltmek, Türkiye'nin önünde yeni ufukların açılacağı tarihsel ortamı yaratmak. - Ankara ilkten Güney'de bir Kürt federal devletinin kurulmasına karşı çıktı. Türkmen soydaşlarımızın kaderi ile ilgilenir göründü. Amerikalıların başlarına torba geçirerek Türk askeri şahıslarını sorgudan geçirmesi olayından sonra bu mesele kapatıldı. Şu anda Amerikalılarla Türkmenler silahlı çatışmalara girişiyor, ama AKP hükümeti sus pus. Bu sefer de PKK gerillalarının Güney'de konuşlanması Türkiye için baş tehlike olarak ön plana sürülüyor. Son olarak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "bu işi başkasına havale etmeyeceğiz, kendi teröristimizi kendimiz temizleyeceğiz" anlamında bir demeç verdi. Buna ne diyorsunuz? Amerika'nın onayı olmadan Türkiye böyle bir askeri operasyona girişmez. Dışişleri Bakanı böyle konuşabildiğine göre, bu onay şimdiden alınmış olabilir. KONGRA-GEL kongresinin solun zaferiyle sonuçlanması da burada bir etken olabilir. Bu, bir bahane bulunarak Türkiye işgal kuvvetlerini takviye için Irak'a asker gönderiyor demektir. Bu asker, elbette ki Amerikan kumandası altında olacaktır ve önünde sonunda şii ve Sünni direnişçilere karşı kullanılacaktır. Aslında Güney'deki oluşum geniş ölçüde Ankara'nın eseridir. Körfez Savaşı'ndan sonra Ankara, İncirlik Havaalanı'nı Amerikan ve İngiliz bombardıman uçaklarına açtı. Bunlar İncirlik'ten kalkıp Irak hedeflerini bombaladılar. Ve böylelikle ülkenin kuzeyi de güneyi gibi Bağdat'ın otoritesi dışında özerk bir duruma geldi. Türkiye, Güney Kürtlerine "senin muhatabın Amerika'dır" demiş oluyordu. Evet, Güney'deki oluşumun temeli böyle atıldı. Apo, sosyalistlerin dilini konuşuyordu - Abdullah Öcalan eskiden daha radikal bir tutum ve davranış içindeydi. Özellikle esir düştükten sonra daha ılımlı bir çizgiyi savunur oldu diyenler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ben Apo ile ilk kez bundan yirmi iki yıl önce Ortadoğu'da karşılaştım. Baş başa görüşmelerimiz oldu. Daha önce Kürt hareketinin ileri gelenleri ile temasım olmuştu. Onlara hiç benzemiyordu. Önceleri Kürt hareketinde öncü durumunda olan 49'lardı. Bunlar genellikle feodal kökenden gelme, yüksek tahsil görmüş varlıklı aile çocukları idiler. Milliyetçi idiler. Hemen hepsi o sıra Irak hükümetine karşı savaş durumunda olan Mustafa Barzani'yi ulusal lider sayıyorlardı. Biz de o sıra Barzani ve ailesi hakkında bugün bildiklerimizi bilmiyorduk. Amerika Dışişleri Bakanı Kissinger ile yakın ilişkilerini, CIA'den İran şahı kanalıyla on milyon dolarlık partiler halinde para aldığını, İsrail'e gizli geziler yaptığını bilmiyorduk. Bize göre o, dikta rejime karşı ezilen bir halkın direnen lideriydi. Onu öyle değerlendiriyor ve kendisine saygı duyuyorduk. Onun hakkında bugün bildiklerimizi bilseydik, herhalde tavrımız değişik olurdu. Sanırım bazı 49'luların da öyle.
Apo ve arkadaşları bambaşka bir ekolden, Dev-Genç'ten gelme idiler. Ve bu her hallerinden belli idi. Aralarında Tükler de vardı. Apo, Türk ve Kürt halklarının kader birliğinden, Türk ve Kürt devrimlerinin et ve tırnak gibi iç içe oluşundan söz ediyordu. "Ulusların Kendi Kaderlerini Belirleme İlkesi"ni mutlaka ayrılma olarak yorumlamıyordu. Yani derin bir yurtseverliği enternasyonalizm ile bağdaştırıyordu. Kısacası sosyalistlerin dilini konuşuyordu.
Yani Apo, eskiden başka türlü konuşuyordu, şimdi değişti iddiası doğru değildir. Yirmi iki yıl önce ileri sürdüğü istemler ne idiyse bugün de odur. Belki ifade tarzında bir değişiklik olabilir; ama özü, özgürlük ve eşitlik temelinde ortak vatan çatısı altında gönüllü birliktir. Bunda bir değişiklik yok. Zaman zaman federasyondan söz etmesi, birlik ilkesinden ayrılış olarak değerlendirilemez. 1997 yılının temmuzunda TV'de yayınlanan uzun ikili panelde o da, ben de üniter devlet çatısı altında da, demokratik bir eyalet sistemi ile, halklar arasında özgürlük ve eşitlikte gönüllü birliğin pekala mümkün olabileceğini savunduk. Esas hedef, demokratik zihniyetin egemen kılınması idi, geri kalanı şekle ilişkin ayrıntı idi. Irak'ı işgal tartışmaları Gazetecinin sorusunun cevaplanması konusunda şunları söyledim: KADEK adına konuşmaya yetkili birinci şahıs, bu partinin genel başkanıdır. O ise daha birinci günden Amerikan işgalini kınamıştır. - Öcalan tecritte iken (iç ve dış) Osman ve kafadarlarının savundukları işbirlikçilik bir ara PKK ve KADEK içinde epey taraftar kazandı. Ve bunun Kürt Özgürlük Hareketi ile dayanışma durumunda olan Türkiye solunda da etkileri oldu. Bu konuyu açar mısınız? Evet, Osman ve kafadarları bir yandan darbelerini tezgahlarken, öte yandan Kürt halkının Apo'ya bağlılığını hesaba katarak ona karşı bir tutuma girmemeye dikkat ediyorlardı. Yani "Bijî Apo!" sloganı ile anti-Apoculuk yapıyorlar, onun savunduğu çizginin tam karşıtı olan ABD işbirlikçiliğini dayatmaya kalkışıyorlardı. Bunun başlangıcı iki yıl öncesine kadar uzanır. Yani Osman kaygan satıhta kaymaya başlayalı iki yıl oldu. O satıh öylesine kaygan ki, insan kayınca iyi kayıyor. Osman'ı ve kafadarlarını nereye sürüklediğini gördük. Zamanında devrimci uyanıklık gösterilseydi, belki de sonraki gelişmeler önlenebilirdi. Oysa o uyanıklık gösterilemedi. Kürt davasını savunan basında bile işbirlikçiliği savunan, anti-emperyalist çizgide direnenlere söven yazılar yayınlanabildi. 2002 güzünde, Irak'ın işgali henüz başlamamış iken Osman, Başkanlık Konseyi sözcüsü olarak TV'de bir demeç verdi. Ertesi gün gazeteler bu demeci yayımladılar. Demeçte ölçülü bir dil kullanmakla birlikte, öz olarak "Amerika'nın Irak'ı işgali Kürtlerin lehinedir" deniyordu. O günlerde DEHAP İstanbul İl Başkanı ile bir yerde karşılaştık. Osman'ın demecini o da okumuştu. "Ne düşünüyorsun" diye sordum. "O görüş çok yaygın" dedi. Pek eleştirir bir hali yoktu. Ben, "Ulusal kurtuluş savaşları emperyalizme karşı verilir. Zafere ulaştı mı da, emperyalizmin sömürü alanı daralır, genişlemez. Başka türlüsüne bizim aklımız ermez. Yoksa külahları değişiriz" dedim. Bir tepkide bulunmadı. Ardından Anglo-Saksonlar Irak'ı işgal etti ve Saddam rejimi ciddi bir direniş göstermeden yıkıldı. O günlerde Yaşar Kaya ile TV'de ikili bir panelde karşılaştık ve işgal konusunu tartıştık. Kaya, bağnaz Amerikan yanlısı kesilmişti. Biz kendisini böyle bilmezdik. Terbiye sınırlarını aşmamakla birlikte, sert bir tartışma oldu. 2002 yılının güzü genel seçimlerinde DEHAP'tan milletvekili adayı idim. Bir sabah gazetelere göz atarken, parti başkanımız Murat Bozlak'ın Irak'ın işgaline dair demeci üzerine yorumları okudum. İşgali olumlu karşıladığı iddia ediliyordu. Kendisini telefonla aradım. "Herhalde bir yanlış anlama var, sen hemen işgali kınadığını bildir" dedim. "Olur" dedi. Tekzip niteliğinde bir açıklama yapacaktı. Ardından parti başkanımız Akın Birdal'a telefon ettim, durumu anlattım. Olanlardan haberi yoktu, işi takip edeceğini söyledi. Son telefon ettiğim yer Ankara'daki seçim bürosu oldu. Niçin telefon ettiğimi anlar anlamaz, telefona çıkan arkadaş, "şu anda o meseleyi konuşuyoruz" dedi. Ben "Parti başkanı eğer Amerikan işgalini savunursa, bizim o partiden adaylığımız da yatar" dedim. Parti bürosu konuyu tartışıyor, tekzip niteliğinde bir demeci kaleme alıp Bozlak'a götürüyorlar. Bozlak imzalıyor ve tekzip basına veriliyor.
|