BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Üniversite kavramı ve Faruk Alpkaya'olayı'(Fikret Başkaya-Özgür Üniversite)
Üniversitenin ders yapılan,araştırma yapılan ama asıl bilim yapılan bir kurum olması gerekir. Sadece ders ve ‘araştırma' yapılan bir kurumun üniversite sayılması mümkün değildir.Üniversite üyesi, kafasındaki soruya cevap arar, bu amaçla gerçeğin peşine düşer, yegane misyonu gerçeği açığa çıkarmak, gerçeğin üstünü örten mistifikasyon perdesini kaldırmak, yalanı teşhir etmektir. Bu amaçla geçerli paradigmayı, geçerli kabulleri, ‘peşin doğruları', ‘resmi gerçekleri', her türden tabuları sürekli sorgular. Gerçeği yakalamak üzere hareket ederken, hiçbir otoriteye, hiçbir yasağa, hiçbir tabuya itibar etmez, hiçbir kiliseye bağlı değildir. Onun aslî misyonu tabu üretmek, yalanı büyütmek değil, tabuların, yalanın üzerine gitmektir. Bu yüzden üniversite üyesi, entellektüel bağımsızlığı konusunda kıskanç ve tutarlı olmak durumundadır. Bu da ancak özerk bir yapı ve işleyişe sahip kurumların varlığı durumunda mümkündür. Başka türlü ifade etmek istersek, üniversite doğası gereği özerk olmak zorundadır. Özerk değilse üniversite de değildir. Fakat özerk üniversite, özerklik bilincine sahip olan insanların varlığını zorunlu kılar. Unutmamak gerekir ki, özgürlük onu kıskançlıkla savunan bireyleri varsayar... Bilim insanı gerçekten bilim insanıysa, doğası ve misyonu gereği gerçeğin peşine düşüyorsa, ister istemez ezilen ve sömürülen sınıfların safındadır. Zira gerçeğe ihtiyacı olanlar onlardır ve A. Gramsci'nin veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, devrimci olan sadece gerçektir... Gerçek bilim insanı eğer yalana ve tahrifata karşı ise, yalana ve tahrifata ihtiyacı olanlara, egemen sınıflara da karşıdır. Zira, egemenler egemenliklerini ancak yalan, tahrifat ve yok sayma, yanılsama yaratma (mistifikasyon) sayesinde sürdürebilirler. Bu yüzden ‘egemenlik gerçeği gizlemeyi bilene aittir' denmiştir. Öyleyse gerçek bilim insanının ‘tarafsız' olması mümkün değildir. Aslında sıkça ifade edilen: ‘ bilim insanı tarafsız olmalıdır’ söylemi tam bir safsatadır. Bununla, bilimle ilgili olduğu varsayılan zevatın taraflılığı gözden uzaklaştırılmak istenir... Geçerli söylem, üniversitelerin bilim üretilen, herşeyin özgürce, sınırsızca tartışılabildiği kurumlar olduğu şeklindedir. Oysa, gerçek dünyada geçerli olan tam da bunun tersidir. Birincisi üniversitelerde bilim üretildiği iddiası bir safsatadan ibarettir; İkincisi, gerçek dünyanın reel üniversitelerinde sorunlar sınırsız bir özgürlük ortamında tartışılmaz ama, söz konusu kurumlarda özgür düşüncenin boğulduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Gerçek dünyada var olan üniversitelerin misyonu sömürü düzenini meşrulaştırmak, kapitalist sınıfın ihtiyacı olan ‘yetişkin işgücünü' eğitmek ve devlet bürokrasisinin ( baskı ayığı densin) ihtiyacı olan memur taifesini ‘yetiştirmektir'. Fakat hepsi bu kadar değildir. Küresel kapitalizm çağında eğitim de metalaşmış, alınıp-satılan bir nesneye dönüşmüş, Marx'ın yeğlediği bir kavramı kullanmak gerekirse, külliyen reifiye olmuş durumdadır. Bu süreçte üniversite denilen ama aslında meslek okulu olan kurumlar, bilgi ticarethanelerine, ‘akademik personel' de bilgi pazarlama memurlarına dönüşmektedir. Artık öğrenci müşteridir... Oysa, kamusal alan dışına savrulmış bir üniversite mümkün değildir . Zaten eğitim kurumlarının genel metalaşma, paralılaşma, soysuzlaşma dalgasınını dışında kalması mümkün değildi. Gerçek durum yukarda kısaca anlatılana denk düşse de, kapısında üniversite yazan, ama adından başka üniversiteyle ortak yanı olmayan kurumların çok ünvanlı üyeleri burunlarından kıl aldırmazlar. Fildişi kulelere çekilmişlerdir ve toplumun ve dünyanın gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Oysa, üniversiteyi üniversite yapan niteliklerden biri de üniversitede yapılanların toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle örtüşmesidir. Elbette bu vesileyle nüanse edilmesi, eşelenmesi gereken bir husus daha var: Üniversite üyeleri halka ve onun sorunlarına yabancılaşmışlardır ama devlete ve sermaye sınıfına yabancılaşma söz konusu değildir. Tam tersine bu kesim devlet ve sermaye sınıfı ( genel olarak burjuvazi densin) tarafından asıl kendi aslî işlevlerine yabancılaştırılmış durumdadırlar... Türkiye'de durum çok daha vahimdir. Türkiye gibi bağnaz resmi ideolojinin, MGK ve benzeri kurumların, cunta anayasasının ve onun 130, 131, vb. maddelerinin, tipik bir militer işleyiş ve yapıya sahip YÖK gibi bir ucubenin varolduğu bir ülkede, üniversite mümkün değildir. Bizde kapısında üniversite yazan kurumların yöneticileri Genel Kurmay'ın ve MGK'nın emirleri doğrultusunda bildiri yayınlamakta ?kusur etmiyorlar?... Türkiye'de ‘üniversitenin’ işlevi, gerçeğin peşine düşmek değil, gerçeğin peşine düşünlerin peşine düşmektir... Farklı, aykırı, orijinal görüş ileri sürenleri lânetleyip kapı dışarı etmenin yolunu da bulmuşlardır: Aykırı , farklı , geçerli kalıpların dışında görüş sahibi olanlar, geçerli paradigmayı eleştirenler, velhasıl gerçekten bilimsel kaygı taşıyanlar, işe ideoloji karıştırmak, bilimsel tarafsızlıktan uzaklaşmak daha da ötede işe siyaset karıştırmakla suçlanırlar... Oysa asıl siyaset yapan, siyasete asıl alet olan kendileridir ama, söylemle iktidar arasındaki belirleyicilik ilişki , öyle anlaşılmasını sağlar... Öyle bir üniversite ki, rektörleri cunta şefini ilk kutlayıp karşısında esas duruşa geçenler arasındadır. Cunta şefine fahri hukuk doktorası ( docteur honoris causa) verecek kadar bilim haysiyetinden yoksundurlar. Bizde meslek okulu sayılması gereken ama üniversite denilen kurumlar, devlet bürokrasinin bir parçasıdır. Ne özerklik bilincine sahiptirler ne de özerklik yönünde bir çaba içine girerler... Tam tersine, iflah olmaz birer özerklik düşmanıdırlar... Aslında Türkiye'de geçerli siyasi rejim, kendini ‘modern’ kurumlar, mekanizmalar ve söylemlerle gizleyip-dayatmayı başaran yarı-otokratik, yarı-totaliter bir rejimdir. İşte ?üniversite' denilen kurumlar, bu rejimin bir parçasıdır ve onun hizmetindedir... Böylesi kurumların neden farklı düşüncelere tahammülsüz ve neden bağnaz birer özgürlük düşmanı olduğunu anlamak zor değildir. Bu satırların yazarı rejimin tabularını sorguladığı için sadece üniversite denilen kurumdan atılmakla kalmadı. Hapse de atıldı. Paradigmanın İflası- resmi ideolojinin eleştirisine giriş adlı kitap yayınlandıktan iki hafta sonra dava açıldı. Hazırlık soruşturması aşamasında Avukat DGM savcısına: bu bilimsel bir çalışmadır, dava konusu yapılması abestir dediğinde, savcı şu cevabı veriyor: hem devletin parasını yiyip hem de devlete itaatsizlik kabul edilemez... Aslında savcının söyledikleri, Türkiye'deki rejimin niteliği hakkında yeteri kadar fikir veriyor. Savcı ‘kendini memleketin sahiplerinden' sayıyor. Bu, devleti kendi özel mülkü olarak gören zihniyettir. Modernite öncesine ait bir anlayışın ürünüdür ... Dr. Faruk Alpkaya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim görevlisi. Üniversite'nin web sitesi ank-klub' de ‘bayrak provokasyonu' ve Çanakkale hakkında iki kısa yazı yazıyor. Yaratılmak istenen milliyetçi-şoven linç ortamına dikkat çekiyor ve uyarıda bulunuyor. İlk tepki Ankara Üniversitesi rektöründen geliyor. Rektör söz konusu web sayfasında yayınlanan cevabi yazıda, Alpkaya'yı üniversiteden atmakla tehdit ediyor ve hemen arkasından da hakkında peş peşe iki soruşturma açtırıyor. Rektör, Ankara Üniversitelere hitaben yazdığı yazının bir yerinde şöyle diyor: Bayrağımız ve devletimiz konusunda ‘bence tamamen değersiz’ görüşlerini açıklayan Öğretim Görevlisi Faruk Alpkaya'nın sözlerine biraz ülke ve bayrak sevgisi olanlar tahammül edemez. Bu şahıs bayrağın yakılmadığını, sadece çiğnendiğini bunun da çok kötü bir şey olmadığına bizi inandırmak istiyor. Ayrıca Türk devletinin ve bayrağının da sonunda yok olacağını iddia ederek bizi buna alıştırmak istiyor ve sadece anadilin kalacağını savunuyor.... Ayrıca şunu hemen belirteyim ki Ankara Üniversitesi devleti, ülkesi, bayrağı ve laik demokrasisini korumak için hiç kimseden izin almayacağı gibi Faruk Alpkaya gibilerin provokatör olarak göstermesinden de çekinmeyecektir. Bir Cumhuriyet üniversitesi olarak bu bizim refleksimizdir ve kendisi bunu beğenmediği takdirde istediği yere gidebilir.’ Elbette ‘farklı düşünceye' tahammülsüzlük sadece rektörle sınırlı değil, vatan-milletçi bir grup mühendislik fakültesi üyesi bir bildiriyle Alpkaya aleyhtarı kampanyaya katılıyor. Ankara Üniversitesi'ne bağlı yedi fakülte yönetim kurulu da iş edinip, Alpkaya aleyhinde bildiriler yayınlıyor. Aslında merak edip bildirileri okursanız, Türkiye'deki güzide bilim yuvaları hakkında bir fikir edinebilirsiniz... Hepsi aynı kalemden çıkmış izlenimi veren fakülte yönetim kurulları bildirilerinden, İlahiyat Fakültesi Yönetim Kurulu'nun bildirisinden bir bölümü şöyle: Ankara Üniversitesi, kuruluşundan bu yana, bilimsellikten ödün vermeden toplumun aydınlatılmasında öncülük yapan bir bilim kurumudur. Bu güne kadar olduğu gibi, bundan sonra da gerek yetiştirdiği bilim insanları, gerekse evrensel ölçekte bilim üretimi ile hem ülkemizin, hem de insanlığın geleceğinde etkin olmaya devam edecektir (!)  Ankara üniversitesi kurulur kurulmaz en değerli bilim insanlarını ( Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes...) linç edercesine üniversite'den atarken bunu evrensel ölçekte bilim üretme aşkı için mi yapıyordu? En değerli üyelerini devletten farklı düşünüyorlar diye kapı dışarı etmek, bilimselliğin bir gereği miydi? Toplumun aydınlanmasına gelince, toplumu aydınlatmadan söz edenlerin kendilerinin aydınlanmaya ihtiyacı yok mu? Asıl eğitenlerin eğitilmeye ihtiyacı vardır denmemiş midir? Veterinerlik Fakültesi Yönetim Kurulunun bildirisiyse evlere şenlik . Şöyle deniyor : Cumhuriyetimizin ilk üniversitesi olan Ankara Üniversitesi ve Ülkemizin kalkınmasında öncülük görevi üstlenerek, birçok devlet adamı bürokrat, teknokrat yetiştirmiş, köklü geçmişe sahip Fakülteleri; bir asra yaklaşan ve binlerce yıl ?ilelebet payidar? kalacak demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti olan, Atatürk ilke ve inkılapları ile yoğrulmuş Türkiye Cumhuriyeti'ne, kurumlarına ve birliğimizin ve bütünlüğümüzün en önemli sembolü olan Bayrağımıza karşı yapılan her türlü hakaret ve hainliğe karşı, dün olduğu gibi bu gün de haklı tepkisini ve haykırışını, hukuksal ve demokratik ortamlarda , misyonu gereği gösterme azim ve kararlılığı içinde olacaktır. İnternet ortamında yapılan bu tür asılsız ithamları şiddetle kınıyoruz.Rektörün yazısı ve yedi fakülte yönetim kurulunun bildirilerinde kullanılan dil ve üslup, farkedilebileceği gibi, üniversiteler bir kurumdan çok, güvenlik güçlerinin bildirisini andırıyor..., Türkiye'de üniversite denilen kurumlarda görev yapan ?akademik personel' bilim insanı bilinci değil, memur bilinci taşıyor ( şüphesiz istisnalar vardır, ama istisnalar kuralı doğrulamak içindir), memur bilinci taşıyan zevatın aykırı düşüncelere tahammül etmesi elbette mümkün değildir... Başta Ankara Üniversitesi SBF öğrencilerine ama tüm öğrencilere bir çift sözüm var: Siz de sevgili rektörünüz ve sevgili hocalarınız gibi mi düşüyorsunuz? Sizin de söylenecek sözünüz yok mu? Bu skandal sizi rahatsız etmiyor mu? Unutmayın ki, orada söz konusu olan sizin haysiyetiniz, sizin özgürlüğünüz, sizin geleceğinizdir...