BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Ulus-Devlet Dünyasında Küresel Kapitalizm (Ellen Meiksins Wood)
Çeviri:Cosmopolitik
Küreselleşme sürecinin ulus devletleri çözdüğü, hatta ortadan kaldırdığı son yıllarda sıkca iddia edilen bir konu. Ancak Wood, kapitalizmi "ulusal olarak örgütlenmiş küresel bir sistem" olarak değerlendirmektedir . "Anti kapitalist bir mücadele için ulusal ekonomi ve devletler hala temel alan olabilir" diyor.
Kapitalizm sözcüğü, ABD'den Japonya'ya, Rusya'dan Berizilya'ya veya Guney Afrika'ya kadar, çok geniş bir çerçevede ve çeşitli örnekleri açıklamak amacıyla kullanılmaktadır. Tüm bu örnekleri, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen, krizlere Ortak bir eğilim de dahil olmak üzere, belirli bir temel toplumsal biçim ve ekonomik hareket yasalarına sahip olduğu varsayımıyla, kapitalist olarak nitelendiriyoruz. Ve ulusal kapitalist ekonomilerin birbirleriyle bağlantılı, aynı kapitalist hareket yasalarının yönlendirdiği küresel bir sistemde bütünleşmiş oldukları ve bugünküne benzer ekonomik krizler ve uzun gerilemelerin ulusal kökenli olmayıp bütün küresel ekonomiyi güden genel dinamiklerden ve bütün kapitalist ekonomileri birbirlerine bağlayan ilişkilerden kaynaklandıkları varsayımından hareketle de "küresel" bir kapitalizmden sözediyoruz.
Yani kapitalizm, ulusal farklılıklara aldırmaksızın işleyen belli genel hareket yasalarına sahip bir sistemdir. Aynı zamanda da benzersiz şekilde yayılmacı ve uluslararası bir sistemdir. Kapitalizm, daha doğuşundan itibaren "küresel" bir eğilim taşımış ve bunu sürdürerek günümüzde çok yüksek bir küresel bütünleşme düzeyine ulaşmış bir sistemdir.
Küresel kapitalizme dair bir değerlendirme, eşit derecede temel olan iki gerçek arasında zorlu bir denge kurmak zorundadır: Bir yandan, her kapicalist ekonomi sadece diğer kapicalist ekonomilerle ilişki içinde varolur; diger yandan ise, onu oluşturan özgül, yerel, ulusal ve bölgesel ekonomilerden veya bunların arasındaki ilişkilerden soyutlanmış hiç bir "küresel ekonomi"den söz edilemez.
(Bu yüzden) Aşağıda, kapitalizm ve ulus devlet arasındaki kimi baglantıları genel çerçevede incelemek ve bunların başlangıçtan bugüne gelişimlerinin bir taslağını çıkartmak istiyorum. Kapitalizm ve ulus-devlet arasında var olan bugünkü ilişkiyi anlayabilmek için, bunların önceki bağlantıları hakkında kimi şeyleri bilmemiz gerekiyor. Kapitalizmin doğuşu, ulus devletin yükselişine sıkı sıkıya baglıydı ve kapitalizmin daha sonraki gelişimi ve yayılmasını da, işte bu yakın ilişki şekillendirmiştir. Bu yüzden, okuyucuları, bugüne gelmeden önce kısa bir tarih gezintisine çıkartacağım.
Amacım, bugünün kapitalizminin "küresel" doğasını inkar etmek değil kuşkusuz. Aksine, büyük kapicalist güçler arasındaki ilişkilerden, emperyalist güçlerle bağımlı devletler arasındakilere kadar muhtelif uluslar-arası$ilişkilerdeki (buradaki tireyi, ulusal özneler arasındaki ilişkiler den bahsettiğimizi vurgulamak için kullanıyorum) somut biçimleri kabul ederek "küresel ekonomi" kavramını yeryüzüne indirmek istiyorum.
Yapışık kardeşler mi?
Kapitalizmin doğumu ve ulus-devletin yükselişi arasındaki bağlantılarda ısrar etmek veya hatta kapitalizmi bir ulus-devletler sistemi olarak canımlamak bir hayli yaygındır. Aradaki bağlantılara, genellikle belli "modem" ya da "rasyonel" ekonomik, politik ve kültürel biçimlerin az çok at başı geliştiklerini kabul eden "modemlik" ya da "rasyonalizasyon" teorilerinden birinin prizmasından bakılır (1). Daha ayrınrılı başka bir açıklama ise, Asya imparatorluklarının değil, Avrupa ulus-devlecinin kapitalizmin temellerini attığını, çünkü Avrupa'nın merkezi bir imparacorluk yerine, çok sayıda siyasi birim halinde örgütlenmiş olduğunu ileri sürer. Bu durum, ticarete dayanan bir işbölümünün gelişmesini, yatırıma gidebilecek artı ürünü hortumlayan bir imparatorluk devletinin muazzam elkoyma yükü olmaksızın sağlamışcır (2).
Ben kapitalizmin ve ulus-devletin doğuşları arasındaki ilişkinin farklı bir açıklamasını önereceğim. Bu çerçeve, burada, ancak kabaca ortaya konacak, ama başka yerlerde ayrıntılı olarak tartışılmış belirli tespitlere dayanıyor (3). Temel tespitler ise şunlar: Kapitalizm, teknolojik ilerleme, kentleşme veya ticaretin yayılması gibi belli tarih üstü süreçlerin basit bir doğal sonucu değildir. Ortaya çıkışı, ticaretin ve pazarların büyümesinden veya "burjuva" rasyonalitesinin uygulanmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılmasından daha fazla şeyi gerektirmiştir. Avrupa'nın, daha büyük ve Avrupalı olmayan bir uluslararası ticaret ağında yer alması gibi belli Avrupa veya Batı Avrupa koşulları kapitalizmin doğuşu için gerekliyken, bu aynı koşullar çeşitli Avrupa ve hatta Batı Avrupa örneklerinde farklı sonuçlar Üretmiştir. Birbirlerini karşılıklı olarak destekleyen tarım ve sanayi sektörleriyle, kapitalist bir sistemin "kendiliğinden" veya yerel gelişimi için gerekli koşullar sadece İngiltere'de mevcuttu.
Peki bu tespitler, kapitalizm ve ulus-devletin doğuşu arasındaki ilişkiye nasıl uygulanır? Kuşkusuz, kapitalizmin erken dönem Avrupalı modern ulus-devletin özgüllüğünde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. Fakat, bütün Avrupalı hatta Batı Avrupalı ulus-devletlerin aynı şekilde geliştiğini söylemek ise, mümkün değildir. Örneğin monarşik Fransız Devleti, kapitalist sömürü biçimlerinden veya kapitalist hareket yasalarından oldukça farklı bir iktisadi mantığa sahipti. Eğer halihazırdaki İngiliz kapitalizminin basıncı olmasaydı "burjuva devrimi"ne rağmen, Fransa'nın kapitalizme "kendiliğinden" evriminden söz edemeyebilirdik. Kapitalizm ve ulus-devletin yükselişi, başka hiçbir yerde olmadığı kadar İngiltere'de iç içe geçmişti. Fakat bu İngiliz ilişkisinin özgüllüğüne vurgu yapmak, kapitalizm ve ulus-devlet arasındaki yakın bağlantıyı genelde reddetmek anlamına gelmez. Aksine, İngiliz ilişkisinin özgül doğası, bu yakın ilişkiyi vurgulamaya yarıyor aynı zamanda. Burada belirtilen husus, sadece İngiltere'nin kapitalizme yolaçması değildir, ama aynı zamanda, İngiltere'nin ayırtedici biçimde birleşik, egemen bir ulus-devlet de üretmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, kapitalizme yol açan toplumsal dönüşümler, ulus-devleti olgunlaştıranlarla ayn?ydı.
Marks'ın uzun zaman önce işaret ettiği gibi, kapitalizm öncesi üretim tarzları, iktisadi ve siyasi iktidarın bir tür birliğiyle karakterize olurdu. Özellikle de sömürünün siyasi, hukuki ve/veya askeri güç gibi, "iktisat dışı" araçlarla gerçekleştirilmesi baglamında. Bu birlik, geniş bir biçim çeşitliliğine sahipti. Mesela bir çok antik imparatorluk, köylüler dahil tebaalarından haraç toplamak için devlet gücü kullanıyorlardı ve imparatorluk memuriyeti, büyük zenginlik elde etmenin temel aracıydı.
Avrupa'da kapitalizm öncesi biçimlerin dikkat çekici yanı, ayırt edici bir "iktisat dışı" gücü, feodal lordluk gücünü yaratmış olan parçalı bir devlet gücünün, Batı feodalizminin "parsellere ayrılmış hakimiyet"inin ortaya çıkışıdır. Devletin parçalı askeri, siyasi ve hukuki yapısı, lordların kendi başlarına köylülerin artık ürünlerine el koyabilmelerine yaradı. Bu siyasi bölÜnme, iktisadi parçalanmayla da tamamlandı. Örneğin iç ticaret, bütünleşmiş rekabetçi bir piyasadaki modem kapitalist ticaret biçimlerinden çok, bir dizi ayrık yerel pazarın, birinden "ucuza alıp" diğerinde "pahalıya satan" tüccarların yürüttüğü bir tür taşımacılık ticareti aracılığıyla bir araya getirilmiş uluslararası ticaretin geleneksel biçimlerine benziyordu.
Feodal hakim sınıf, sonunda, köylü direnişi karşısında, parçalı siyasi iktidarını sağlamlaştırmaya zorlandı ve bölünmüş egemenlik, Avrupa'nın kimi yerlerinde, yerini daha merkezileşmiş monarşilere bıraktı. Bunun sonuçlarından bir tanesi, feodalizmin parçalı yapısının üstesinden hiçbir zaman tam olarak gelemeden, siyasi ve iktisadi güç arasındaki eski birligi merkezi devlet düzeyinde yeniden üretmek oldu. Bu durumun en dikkate değer örneği, birçok kişinin doğan "modern" ulus-devletin prototipi olarak gördüğü Fransa'daki mutlakiyetçi devlettir. Birçok feodal güçten birini,-monarşik egemenlik düzeyine yükselten devletin merkezileşmesi sürecinde oluşan Fransız mutlakiyetçiliği, birçok bakımdan feodal geçmişine bağlı kaldı (4).
Bir yandan, Fransız devletinin modernliğinin işareti olduğu varsayılan bürokrasi, bir memuriyetler (offıces) toplamıydı. Bu memuriyetlerde bulunanlar ise, bunları bir tür özel mülk olarak, köylülerin artık ürünlerine el koymanın bir aracı olarak kullanıyorlardı. Vergi adı altında gerçekleşen bu el koyma, bir tür merkezileştirilmiş feodal kira olarak nitelendirilmiştir. Bu, araçları ve hareket yasalarıyla kapitalist sömürüden oldukça farklı bir el koyma tarzıydı. Zira doğrudan üreticilerden daha fazla artık ürün almak için emek üretkenliğini arttırarak sömürüyü yoğunlaştırmak yerine, doğrudan zora dayanıyordu.
Diğer yandan, mutlakiyetçi devlet, diğer "siyaseten oluşrurulmuş mülkiyet" biçimlerini hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmadı. Mutlakiyetçi devlet, daima diğer, daha bölünmüş yapılar, parçalı feodal egemenlik kalıntılarıyla yanyana ve gerilim içinde yaşadı. Soylular, kilise ve yerel yönetimler, eski özerk askeri, siyasi veya hukuki güçlerine dört elle sarıldı. Köylünün artık ürünü etrafında süren çekişmede, merkezi devlet, rakip güçlere makam vererek, birçok potansiyel rakibi kendine eklemledi. Böylece de, siyaseten oluşturulmuş bir mülkü, bir diğeriyle değiştirmiş oldu. Fakat, aristokratik ayrıcalık ve yerel yargısal kalıntılar, sonuna kadar, siyasi olarak oluşrurulmuş pek çok mülkiyet biçimi arasındaki gerilimlerle birlikte, Fransız mutlakiyetçiliğinin, merkezileşen monarşi kadar bir parçası olarak kaldı.
Siyasal olarak oluşturulmuş mülkiyetin bu parçalı biçimleri, merkezileşmiş versiyonları gibi, kapitalist el koymanın tersiydi. Bunlar kapitalizme başka bir anlamda daha aykırıydı: Sadece devleti değil, ama ekonomiyi de parçalıyorlardı. Ulusal bir pazar yerine, kapitalist rekabetle değil de eski taşımacılık ticareti biçimleriyle, üretimde yaratılan artık ürüne el konmasıyla değil de, dolaşım çemberinde ticari kar elde etmeyle nitelenen bir dizi yerel pazar (iç ticaret engellerinden söz etmiyoruz bile) vardı. Diğer bir deyişle, egemenliğin parçalanmasıyla pazarların parçalanması aynı mülkiyet ilişkilerine dayandığı için bir madalyonun iki yüzü gibiydi.
Hem ekonominin hem de siyasi birimin parçalı yapısının üstesinden eksiksiz olarak önce İngiltere'de gelindi. İngiliz Devleti (buradaki vurgu İngiltere üzerindedir, "Birleşik Krallık" haline gelecek diğer kısımlara değil) daha başlangıcında -elbette Norman İstilası'ndan beri Avrupa'daki diğer devletlerden daha birleşikti ve egemenliğini de paylaşmıyordu. Örneğin Fransa'da hala bölgesel"mülkler" varken, İngiltere, birleşik bir ulusal parlamentoya sahipti.
Yine, Fransa'da (Devrim'e kadar bile) 360 kadar yerel kanunname varken, İngiliz ortak hukukunda tek bir hakim adli sistem vardı. Ama bu birlik, sadece siyasi ve hukuki birleşme meselesinden ibaret değildi.
Bu, daha onyedinci yüzyılda, ulusal bir ekonomiye benzeyen -bütünleşmiş ve gittikçe artan rekabetçi bir ulusal pazar- tarihte diğerlerinden farklı bir ekonomik birleşmenin sonucuydu.
Hem siyasi, hem de iktisadi bütünleşme, aynı kaynağa dayandırılabilir. İngiltere'de devletin merkezileşmesi, iktisadi ve siyasi gücün feodal birliğine dayanmıyordu. Devlet, ne memurlar için, Fransa'daki gibi, özel bir geçim kapısıydı, ne de genel olarak, siyasal olarak oluşturulmuş diğer mülkiyet biçimleriyle rekabet etmek zorundaydı.
Bunun yerine, devlet yapısı, siyasi ve iktisadi güç arasındaki, monarşik devlet ve aristokratik yönetici sınıf arasındaki, Avrupa'daki diğerlerinden çok daha önce hakiki bir zorlayıcı güç tekelinden yararlanan (örneğin İngiliz aristokrasisi Avrupa'dakilerin tümünden önce silahsızlandırılmıştı) merkezi bir siyasi güç ve Avrupa'nın herhangi bir yerindekinden daima daha fazla özel toprak mülkiyetine dayanan (örneğin Fransa'da toprağın büyük kısmı köylülerin elinde kalmaya devam etti) bir iktisadi güç arasındaki bir tür işbölümünün şeklini aldı.
O halde, devlet düzeni sağlarken, İngiliz tOprak sahipleri, tam olarak "iktisadi" sömürü biçimlerine gittikçe daha fazla bağımlı hale geliyorlardı. Toprak sahipleri, köylülerden daha fazla koparmak için kendi zor güçlerini geliştirmek yerine, bütün mülkiyet sistemini sürdürmek için devletin zor gücüne yaslandılar; iktisadi güçlerini, yoğunlaşmış topraklarını, üretkenliği arttırarak emeğin sömürüsünü yoğunlaştırmakta kullandılar.
Başka bir deyişle, İngiltere'de siyasi olarak oluşturulmuş mülkiyet biçimlerinin zayıflığı, hem kapitalizmin yükselişi hem de gerçek anlamda egemen, birleşik bir ulus devletin evrimi anlamına gelmektedir.
Kapitalizm ve uluslar-arası ilişkiler
Kapitalizmi, ticari genişlemenin belirli bir eşiği aşmasının sonucu olarak görenler için, İngiliz kapitalizminin gelişiminde paradoksal bir durum vardır. Kuşkusuz İngiltere, muazzam bir ticaret ağının parçasıydı. Ama, daha modern dönemin başında, diğer Avrupa ulus-devletleri de uluslararası ticaret sistemine derinlemesine dahildiler. Bunun yanı sıra, Avrupalı olmayan Asya ve İslam dünyasındaki uygarlıklar da oldukça gelişmiş ve devasa ticaret ağlarına sahiptiler. Öncelikle İngiltere'yi ayırt eden -ve özgül olarak kapitalist olan- şey , bir ticaret ulusu olarak sahip olduğu üstünlük veya dış ticareti yürütmekte kendine özgü bir yol izlemiş olması değildi. İngiltere'nin ayırt ediciliği, dışa doğru genişleyen bir ticaret sistemindeki rolünden değil; ama aksine, içe yönelik gelişmesi, benzersiz bir iç ekonominin büyümesinden kaynaklanmaktaydı.
İngiltere'nin ticaret sistemini diğerlerinden ayıran şey, ülkeyi giderek tek'bir iktisadi birimde (sonunda bütün Britanya adalarını kapsayacak biçimde) birleştiren, karşılıklı bağımlı bölgeler arasında özelleşmiş bir işbölümüne sahip, tarım ve sanayi sektötleri arasında büyüyen ve karşılıklı destekleyici bir etkileşime sahip tek bir büyük ve bütünleşmiş ulusal pazardı. Bu pazar, sadece lüks malların ticaretiyle değil, ama kitlesel bir pazar için ucuz mallar -yaşama ve yeniden üretim araçları- ticaretiyle ilgilenmesiyle de ayırt edici bir özelliğe sahipti.
Yani İngiltere, giderek genişleyen bir uluslararası ticaret sisteminde, diğer ülkelerle rekabet ederken, içeride -kısa zaman sonra uluslararası alanda bir avantaj da sağlayacak olan- yeni bir ticaret sistemi ortaya çıkıyordu. Geleneksel ticaret sistemlerinin aksine, bu sistem, taşımacılık ticaretinden veya "farklı, ayrı ayrı ve bağlantısız pazarlar arasındaki sonu gelmez arbitraj faaliyetlerinden" elde edilen karlara dayanmıyordu sadece(5). Bu sistem, yaygın değil yoğun genişlemeye, dolaşım alanında değil üretim alanında yaratılan artık değere el koymaya, tek bir pazar içerisinde artan üretkenlik ve rekabete dayanan iktisadi büyümeye (kısaca kapitalizme) bağımlı olmasıyla benzersizdi.
Yani kapitalizm, hiç kuşkusuz, bir uluslararası ticaret sistemi içerisinde gelişmişti -ve bu olmadan gelişemezdi de-, ama yerli bir üründü. Ama uzun süre yerli kalmak, kapitalizmin doğasına aykırıydı. Yaşamının bağlı olduğu sonsuz birikim ihtiyacı, yeni ve farklı yayılma zorunluluklan üretti. Bu zorunluluklar, farklı düzeylerde işliyordu. Elbette en bariz olanı ise, emperyalist yönelimdi. Tabi ki sömürgeciliğe ilişkin yeni bir şey yoktu ve Britanya'nın başlıca Avrupalı rakipleri de sömürge topraklarının ele geçirilmesine, sömürge halklarının ezilmesine ve köle ticaretine aynı derecede dahildi. Ama burada yine, kapitalizm dönüştürücü bir etki yarattı. Kapitalizmin yeni ihtiyaçları, yeni emperyalist ihtiyaçlar yarattı. Kapitalist birikimin özgül gereksinimlerine, kaynağa, emeğe ve pazara olan özgül ihtiyacına yanıt veren bir emperyalizmi de, İngiliz kapitalizmi üretti.
Kapitalizm, Britanya'nın dışına, başka ve daha karmaşık bir bağlamda da yayıldı. Kapitalizmin özellikle sanayi yapısıyla yol açtığı benzersiz üretkenlik, Britanya'ya diğer Avrupa devletleriyle sadece eski ticari rekabetlerinde değil, ama askeri çatışmalarında da yeni avantajlar sağladı. Böylece 18. Yüzyıl sonlarından ve özellikle 19. Yüzyıl'dan itibaren, Britanya'nın başlıca Avrupalı rakipleri, ekonomilerini bu yeni mücadelenin üstesinden gelebilecek şekilde geliştirme baskısı altına girdi. Devletin bizatihi kendisi bu sürecin baş aktörlerinden birisi haline geldi. Bu, başlangıçta, en çok, kapitalist güdülerden çok eski jeopolitik ve askeri kaygıların yönlendirdiği devlet-güdümlü sanayileşmesiyle Almanya'da geçerliydi.
Bu örneklemelerde, kapitalist gelişme itkisi, İngiltere'de olduğu gibi, kapitalizmin gelişimini içeriden zorlamış benzer mülkiyet ilişkilerinden gelmiyordu. Fransa ve Almanya'da olduğu gibi, üretici güçlerin yeterli bir yoğunlaşmasının bulunduğu yerlerde, başka yerde zaten mevcut olan kapitalist sistemden gelen dış baskılara yanıt olarak kapitalizm gelişebildi. Hala kapitalizm öncesi bir mantığı devam ettiren devletler, kapitalist gelişmenin etkili aracıları haline geldiler. Ama buradaki husus, sonradan gelişen bu kapitalizmlerde, onlardan sonraki birçoklarında olduğu gibi, devletin asli bir rol oynamış olmasından ibaret değildir-. Daha da çarpıcı olanı, geleneksel, kapitalizm-öncesi devlet sisteminin, eski ticaret ağıyla bitlikte, kapitalist gerekler için bir taşıma bandı haline gelmesidir.
O zamanlar Avrupa devlet sistemi, kapitalizmin dışa doğru ilk hareketi için bir mecraydı. O zamandan sonra kapitalizm, hem emperyalizm aracılığıyla ve hem de giderek "piyasa" buyrukları aracılığıyla Avrupa'dan dışarıya yayıldı. Devletin emperyal girişimlerdeki rolü ortadadır, ama tamamen iktisadi hareket yasalarının işleyişinde bile devlet, kaçınılmaz bir araç olmaya devam etti.
Kapitalizm önce bir ülkede orcaya çıktı. Bundan sonra, aynı şekilde ikinci kez ortaya çıkamazdı. Hareket yasalarının her yayılışı, ondan sonraki gelişmenin koşullarını değiştirdi ve her yerel bağlam, değişmenin süreçlerini şekillendirdi, Bir zamanlar tek bir ulus-devlette başlamış ve başka ulusal şekilde örgütlenmiş iktisadi gelişme sÜreçlerince izlenmiş olan kapitalizm, ulusal sınırları silerek değil, ama ulusal örgütlenişini yeniden üreterek, gittikçe daha çok sayıda ulusal ekonomi ve ulusal devlet yaratarak yayıldı. Birbitleriyle bağlantılı olsalar da, ayrı ayrı ulusal varlıkların kaçınılmaz şekilde eşitsiz gelişmesi, ulusal yapıların varlıklarını sürdürmelerini garanti altına almıştır.
Günümüzün evrensel kapitalizmi
Günümüzde kapitalizm neredeyse evrenseldir. Kapitalist hareket yasaları, kapitalizmin mantlğı, gelişmiş kapitalist toplumlara ve mekansal olarak dünyanın her tarafına gittikçe daha derinden nüfuz etmektedir. İnsani her eylem, her toplumsal ilişki ve doğal çevre, karı azamileştirmenin, kapitalist birikimin, sermayenin kesintisiz öz yayılımının ihtiyaçlarına tabi hale gelmiştir. Bu sürecin bir ucunda, gelişmiş kapitalist ülkelerde, kapitalist ilkelerin, daha birkaç on yıl öncesine kadar ulaşamamış olduğu toplumsal, kurumsal ve kültürel alanlara nüfuz etmesi, diğer ucunda ise, gelişmiş kapitalist ülkeler dışındaki bütün bölgelerin marjinalleşmesi ve artan yoksullaşması yer alır. Kapitalizmin sınıfsal kutuplaşmaları, bir anlamda, gelişmiş kapitalist ülkelerin içindeki "alt sınıflar" denilen kesimlerin yoksullaşması bir yana, Kuzey-Güney bölünmesinde de yeniden üretilmektedir.
Ama kapitalizmin evrensel olduğunu söylemek, sermayenin tamamının, hatta çoğunun uluslarüstü olduğunu söylemek demek değildir. Evrenselleşmenin ölçütü, sermayenin ulus-devletin sınırlamalarından kaçıp kaçmadığı veya ne oranda kaçtığı değildir. Hala ulusal ekonomiler, ulusal devletler, ulusal temelli sermaye, hatta ulusal temelli ulusüstü şirketler vardır. IMF ve Dünya Bankası gibi, sermayenin uluslararası aracılarının, her şeyden önce belli ulusal sermayelerin araçları olduklarını ve sahip oldukları her tür yürütme gücünü ulus-devleclerden -hem onları yöneten emperyal devletler ve hem de onların emirlerini yerine getiren bağımlı devletlerden- aldıklarını eklemek herhalde, gerekmez.
Sorun, ulus-devletlerin kapitalizmin evrenselleşmesi sürecinde inatla ayakta kalmalarından ibaret değildir. Sermayenin evrenselleşmesi, ulus-devletin evrenselleşmesi anlamına gelmiştir veya en-azından birbirine eşlik etmiştir. Küresel kapitalizm, daha da küresel bir ulus devlerler sistemidir ve sermayenin evrenselleşmesi, ulus-devlerler, özellikle de bir egemen süper güç tarafından yönetilmektedir.
Bu, altı çizilmeye değer bir husustur. "Küreselleşme"ye ilişkin geleneksel bakış, kapitalist gelişmenin doğal eğiliminin ve özellikle de onun uluslararasılaşmasının, süreç daha tamamlanmaktan çok uzakken, ulus-devletin bastırılması yönünde olduğu varsayımına dayanır görünüyor. Diğer bir deyişle, sermayenin uluslararasılaşması, görünüşe göre, ulus-devletin gelişimiyle ters orantılıdır: Yani ne kadar çok uluslararasılaşma o kadar az ulus-devlet. Fakat tarihsel süreç farklı bir noktaya işaret ediyor. Sermayenin uluslararasılaşmasına, sermayenin özgün siyasi biçiminin çoğalması eşlik etti. Kapitalizm doğduğunda dünya, bir ulus-devletler dünyası olmaktan çok uzaktı. Günümüzde ise, tam da böyledir. Ve yeni çokuluslu kurumlar oluşmuşken, bunlar ulus-devletin yerini almaktan çok ona yeni roller yüklemişlerdir. Aslında, bazı durumlarda da yeni araçlar ve güçler sunmuştur.
Peki öyleyse insanların küreselleşmeyle, bağlantılandırdıkları, ulusal egemenliğin zayıflaması ne anlama geliyor? Kuşkusuz, küresel ekonomi bir hayli bürünleşmiştir ve elbette sermayenin, özellik1e mali spekülasyon biçiminde ulusal sınırları aşan yoğun ve hızlı hareketi, dünya ekonomisinin hakim bir özelliğidir. Ama her ulusüstü süreç, sadece özgül olarak yerel koşullarca şekillenmekle kalmıyor, devlet de, bu sücecin vazgeçilmez bir aracı oluyor. Eğer "küreselleşme", ulusal kapitalist sınıfların ve ulus devletin zayıflaması, egemenliğin devletten, bir takım birleşmiş ulusüstü sermayenin organlarına aktarılması anlamına geliyorsa, bu henüz kesinlikle gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmesi de muhtemel görünmemektedir. Sermayenin ulusal ilkeler temelinde örgütlenmeyi bırakacağı günü öngörmek ise, çok zordur.
Gerçekte, bizatihi küreselleşme, ulusal ekonomiler ve,ulus devletler olgusudur. Devletin, ulusal ekonomiler arasındaki rekabeti ve ulus devletlerin uluslararası "rekabet edebilirliğini" geliştiren, yerli sermayenin karlılığını koruyan veya iyileştiren, sermayenin hareketini serbestleştirirken, emeği ulusal sınırlar içine hapseden ve devletin zoruna tabi kılan, küresel pazarlar yaratan ve bunları sürdüren politikalarını dikkate almaksızın -ulusal egemenliği kasıtlı olarak kurban etmeye yönelik ulusal politikalara değinmiyoruz bile- küreselleşmeyi anlamlandırmak olanaksızdır. Ayrıca tüm bunlara, küreselleşmenin, büyük kısmında, bölgeselleşme biçimine bürünerek eşitsiz gelişmiş ve hiyerarşik olarak örgütlenmiş ulusal ekonomi ve ulus-devlet blokları yarattığı da eklenmelidir.
Bütün bunları söylemek, sermaye ve ulus devlet arasındaki ilişkilerin birçok farklı biçim aldığını inkar etmek değildir elbette. Gelişmiş kapitalist ekonomiler ve onların ulusal devletleri arasındaki ilişkiler, bunlar ve daha zayıf ulusal varlıklar arasındaki ilişkilerden açıkça daha farklıdır. Ve ulusal manevra alanı da buna bağlı olarak farklılaşmaktadır. Ama bütün bu çeşitli ilişkilerin, şu veya bu şekilde, uluslar-arası ilişkiler olması önemsiz bir gerçek değildir. Günümüzde emperyalizmin artık doğrudan bir sömürge egemenliği değil, ama ulusal varlıklar arasındaki bir ilişki biçimi olması da önemsiz değildir.
Borç, mali manipülasyon ve doğrudan yabancı yatırım gibi emperyal baskının yeni formları, eski, doğrudan askeri güce dayanarak yürütülen kolonyal baskı biçimleri için ciddi bir engel oluşturan ulusal sınırların aşılmasında önemli işlevler görmektedir.
Ve elbette emperyal gücün bu çeşidi, eski biçimlerden hiç de aşağı kalmayacak biçimde, ister doğrudan, ister uluslararası aracılar yoluyla olsun, ulus-devletler tarafından yürütülmektedir.
Yeni emperyalizmin öteki yüzünde, yeni bir militarizm türü vardır. Bu türün, genel olarak toprakta gözü yoktur ve yine genel olarak ulus-devletlere dokunmamaktadır. Amacı, tanımlanabilir coğrafi sınırlara sahip belli sömürgeler üzerinde egemenlik değil, ama küresel ekonomi üzerinde sınırsız hakimiyettir. Dolayısıyla toprak ilhak etme veya ekleme yerine, bu emperyalist militarizm, genelde, küresel sermayenin egemenliğini kurmak için yoğun şiddet gösterilerine başvurur. Bunun gerçekteki karşılığı da, birkaç ulus-devlete dayanan sermayenin egemenliğini veya ABD'nin küresel ekonomide engelsiz hareket edebilme özgürlüğünü tesis etmek için belirli ulus-devletlerin askeri gücünün kullanılmasıdır.
O halde kurucu ulusal parçaları olmaksızın küresel ekonomiye ve ulusal ekonomiler ve devletler arasındaki ilişkiler olmaksızın da küresel iktisadi ilişkilere dair söylenebilecek çok az şey vardır. ABD ve Japonya arasındaki veya ikisi ve Avrupa Birliği veya her birinin çeşitli üçüncü dünya ülkeleri arasındaki ilişkilere değinmeden küreselleşmeye dair ne söyleyebiliriz? Çeşitli kurucu ekonomilerinin eşitsiz gelişmesinin yarattığı karmaşık ve çelişik süreçlere ve aralarında birleşme ve rekabet gerilimlerine veya bütünleşmeye yönelik itkilerle ulusal egemenlik iddiaları arasındaki gerilimlere başvurmadan Avrupa Birliği'ne dair ne söyleyebiliriz? Ya da uluslararası işbirliği ve ulusal kapitalizmlerin egemenlik mücadeleleri (mesela ABD ve Japonya arasında var olan daima çelişik ilişki) arasındaki sürekli gerilime başvurmadan küresel kapitalizmin dinamiklerine dair genel olarak ne söyleyebiliriz ki?
Peki, bizim uzun krizi -veya uzun gerilemeyi kapitalizmin "binyıl'ın sonundaki" alameti farikası olarak kavrayışımız için bütün bunların anlamı nedir?
Bir yandan kriz, elbette sadece bir Japon veya Latin Amerika krizi veya belli ulusal strateji veya politika başarısızlıklarının bir sonucu değildir. Kriz, "eş dost kapitalizmi"nin veya başka bir özgül ve sorunlu kapitalizm biçiminin bir işlevi de değildir. Asalak Rus kapitalizmi gibi sorunlu kapitalizmlere veya emperyalizmin kurbanlarına özgü de değildir. Kriz, başlı başına kapitalizmin bir sonucudur ve kriz kendisini en başarılı kapitalizmlerde bile göstermektedir. Kriz, başlı başına kapitalizme içkin ve her kapitalist ekonomide ve kapitalist ekonomiler arasındaki ilişkilerde işleyen sistemsel süreçlerin bir sonucudur.
Öte yandan bu sistemsel süreçler, kendilerini farklı bağlamlarda farklı şekillerde gösterir: Küresel kriz, kurucu parçalarının her biri kendi tarihine ve kendi iç mantığına sahip özgül ulusal biçimler tarafından ve bu ulusal varlıklar arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilmektedir. Kriz, küresel kapitalizmin ulusal ayakları arasındaki eşitsiz gelişme tarafından da biçimlendirilmektedir. Bugünün bütün kapitalist aileleri, hepsi de aynı temel nedenlerle mutsuz, ama her biri kendi meşrebince mutsuz.
Bu, sadece, başlıca iktisadi aktör ve sınıflar, hala öncelikle ulusal bir temelde örgütlendiği için böyle değildir. Her ulusun işçi sınıfı, kendi sınıf oluşumlarına, pratik ve geleneklerine sahiptir. Ve sermayenin emekten çok daha hareketli ve daha az köksüz olduğunu kimse inkar etmeyecektir, ama "küreselleşme tezi"nin betimlediği biçimde küresel bir sermaye sınıfından da hala çok uzağız. Hiç kimse ABD sermayesini Japon sermayesinden veya bunlardan birini Rus veya Brezilya sermayesinden ayırt etmekte fazla zorluk çekmez. Gerçekten de, küresel bütünleşmenin kendisi, başka hangi anlama geliyor olursa olsun, ulusal sermayeler arasında yoğunlaşmış bir rekabet anlamına gelmiştir. Son krizleri ve uzun gerilemeyi, bu gerçeği kabul etmeden anlamlandırmak zor olurdu.
Marks'ın dediği gibi, kapitalistlerin milliyetinin olmadığını söylemek, kuşkusuz, onların hiçbir ulusal sadakatlerinin bulunmadığını ve azami-kar ihtiyaçlarının onları sürüklediği her yere gideceklerini söylemek demektir, ama bu, onların devlette özellikle de kendi ulus-devletlerinde hiçbir köklerinin veya devletlerine ihtiyaçlarının olmadığını söylemek demek değildir. Karı azamileştirme ihtiyacı, bugüne kadar her şeyden çok ulus-devletler tarafından yerine getirilmiş ve görülebilir gelecekte de öyle olmaya devam edecek belli örgütlenme ve yürütme (başka şeylerin yanı sıra, işçi sınıfını yerinde tutma) gerekliliklerini daima içermiştir.
Kapitalizmin ulusal olarak örgütlenmiş küresel bir sistem olmasının iki anlamı vardır: Birincisi, sistemsel zayıflık, çelişki ve yapısal krizleri, köken olarak ulusal değildir. Küreseldirler, sisteme içkindirler ve kapitalizmin temel hareket yasalarına kök salmışlardır. Dolayısıyla bu, hiçbir özgül ulusal politikanın bu krizlere yol açmadığı, hiçbir özgül ulusal stratejinin de onları çözemeyeceği anlamına gelir. İkincisi, küresel kapitalizm, ulusal ölçekce örgütlenmiş ve ulusal devleclere indirgenemez ölçüde bağımlı olduğu için, ulusal ekonomiler ve ulusal devlecler, anti kapicalist mücadelenin temel alanı olabilirler hala. Aynı zamanda, gerçekcen etkili muhalif mücadeleler, kapitalizmin, kökeninde ulusal olmayan, çelişkilerini çözmeye yönlendirilemez, ama toplumsal hayatı, kapitalizmin mantığından bütünüyle koparmaya yöneltilmelidirler.
--------------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar
1) Bu modemlik kavrayışının kapitalizme ve devlete dair anlatımlarından şu kitapta ayrıntılı olarak bahsediyorum: The Pristine Culture of Capitalism: A Historical Essay on Otd Regimes and Moder States, (Londra: Verso, 1991).
2) Bkz. Immanuel Wallerstein, The Modern World System, (New York: Academic Press, 1974), ve Historical Capitalism with Capitalist Civilization (Londra: Verso, 1995)
3) En yenisi, The Origin of Capilalism (New York: Monthly Review Press, 1999).
4) Feodal merkezileşme süreci ve Fransa ile İngiltere'nin farkı için bkz., Robert Brenner'in, T.H.Aston ve C.H.E.Philpin eds., The Brenner Debate: Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-Industrial Europe (Cambridge: Cambridge University Press, 1985).
5) Eric Kerridge, Trade and Banking in Early Modern England, (Manchester: Manchester University Press, 1988), p. 6.
Kaynak: Monthly Review, Temmuz/Agustos 1999, Cilt 51, Sayı 3. syf 1-12.

 

             ELLEN MEIKSINS WOOD’un DIGER  YAZILARI  IÇIN...