BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Büyük Orta Doğu Projesi-I-(AVSAM)
ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi son zamanlarda görsel ve yazılı medyada yoğun olarak tartışılan bir konu haline gelmiştir. Her ne kadar projenin içeriği henüz resmî olarak açıklanmamışsa da, şimdiden projenin geleceği ve bölge ülkelerini bekleyen dönüşüm süreci hakkında her gün gelişen bir literatür oluşmaya başlamıştır. Genel olarak, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’nın dünya siyasetinde oynadığı rolün, bu yüzyılda, ABD tarafından icra edilmekte olduğu görüşüne dayanan bu analizler çerçevesinde, Büyük Orta Doğu Projesi, Yeni Dünya Düzeni’nin oluşturulmasının önündeki en büyük tehdidi oluşturan terör ve kitle imha silahlarının yok edilmesini hedefleyen, çok boyutlu bir bölgesel girişim olarak tanımlanmaktadır. ABD’li yetkililerin Türkiye’nin, bölge ülkelerinin siyasal olarak yeniden yapılandırılması için model teşkil edebileceğine ve küresel terörle mücadele politikası kapsamında “Cephe Ülkesi” olarak algılandığına ilişkin yaptıkları açıklamalar da, Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili tartışmaları daha da ilgi çekici hale getirmiştir. Ancak, bugüne kadar yapılan tartışmaların geneline baktığımızda, tüm bunların gündelik gelişmeler doğrultusunda yapılan, büyük ölçüde bölgedeki fiilî durumu anlamlandırmaktan öteye geçemeyen yorumlar olduğu görülecektir. Nitekim, yürütülen tüm tartışmalar, projeyle ilgili resmî açıklamaların yapılacağı Haziran ayındaki NATO Zirvesine kadar kesin bir öngörüde bulunmanın hatalı olacağı görüşü ile sonuçlanmakta ve geleceğe yönelik açık bir resim çizmemektedir.
Bu durum, Büyük Orta Doğu Projesi ile ilgili belirsizlikleri ve kaygıları artırmanın yanı sıra, bölgenin istikrara kavuşmasına ilişkin umutların da gitgide azalmasına yol açmaktadır. Bu sebeplerden ötürü, Büyük Orta Doğu Projesi bölgesel etkilerinin ötesinde daha geniş bir perspektiften incelenmelidir. Bu projenin, ABD hegemonyası altında kwrulacağı söylenen Yeni Dünya Düzeni’nin hedefleri doğrultusunda analiz edilmesi, konuya ilişkin belirsizliklerin aydınlatılması adına faydalı olacaktır. Çünkü, 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak’a düzenlenen operasyonlar ile daha da somutlaşan Amerikan imparatorluğunun jeopolitik hedefleri anlaşılmadan, Büyük Orta Doğu Projesinin de bölgeye getireceği felaket veya istikrar tam olarak öngörülemeyecektir. Ayrıca, böyle bir inceleme, bölgede coğrafî ve siyasal açıdan kilit konumda olan Türkiye’nin, gelecekte nasıl bir bölgesel yapılanma ile karşı karşıya kalacağı ve bu proje dahilinde bölgedeki çıkarlarını nasıl gözeteceği gibi konularda da bir takım öngörüler geliştirebilmenin yolunu açacaktır. Bu kapsamda ABD hegemonyasının hedefleri ve bunlara ulaşmak için kullandığı stratejilerin anlaşılması büyük önem arz etmektedir.
İmparatorluğun Yeni Dünya Düzeni
Yirminci yüzyılın başından beri küresel üstünlük sağlayabilmek için çaba sarf eden ABD, Soğuk Savaşın sona ermesinden itibaren uluslar arası sistemin tek güç merkezi haline gelmiştir.1 Bu konuma ulaşacağı kuruluş döneminden beri planlanan ABD, bu sayede millî sınırların önemsizleştiği, etnik olarak karmaşık bir coğrafî alana yayılmış, antik çağ imparatorluklarına benzer bir hegemonya ağı oluşturmayı amaçlamıştır.2 Bu temel farktan dolayı, günümüzde tartışmakta olduğumuz ABD hegemonyasının özelliklerini, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa ulus-devlet modelinin egemenlik anlayışı ile kıyaslamak yanlış sonuçlara varılmasına sebep olacaktır. Hardt ve Negri’nin bugünkü ABD hegemonyasının teorik altyapısını analiz ettikleri İmparatorluk adlı eserlerinde yaptıkları açıklama büyük ölçüde aradaki farkı belirtmektedir: “İmparatorluk kavramı temelde sınırların yokluğu ile nitelenir…toprak temelli hiçbir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamaz…imparatorluk yönetimi toplumsal dünyanın derinliklerine uzanan toplumsal düzenin tüm katmanlarında faaliyet yürütür…son olarak, imparatorluk pratiği sürekli olarak kanla yıkanmakla birlikte, imparatorluk kavramı kendini hep barışa- tarih dışı, evrensel ve kalıcı bir barışa- adamıştır.”3
Bu temel açıklamadan yola çıkılacak olursa, Antik çağ imparatorluklarında görülen ekonomik ve siyasal tâbiiyet bağlarının, Amerika’nın imparatorluk perspektifinde daha farklı bir şekilde yapılandırılmış olduğu görülecektir. Antik imparatorlukların sınırlarını somut olarak belirleyen askerî fetih faktörü, bunların modern halefi olan Amerikan imparatorluğunda ekonomik ve siyasal yapıların dönüştürülmesi fikri ile ikame edilmiştir. Bu anlayışa göre, Amerikan tarzı bir demokrasi ve serbest ticaret temelli bir ekonomik kalkınma modelinin getireceği refah; siyasal veya etnik sorunların üstesinden gelebilecektir.4 ABD’nin Birinci Dünya Savaşından beri dünyada vuku bulan tüm siyasal ve ekonomik krizlere standart bir takım reçetelerle çözüm getirmeyi amaçlayan girişimleri, hep bu mantıkla geliştirilmiş inisiyatifler olmuştur. Wilson prensipleri ile başlayan bu girişimlerin daha sonra ekonomik yardıma karşılık siyasal işbirliği ön şartını getiren Marshall yardımı ile tekrarlandığından ve günümüzde Büyük Orta Doğu olarak tanımlanan bölgedeki ülkelere verilmesi planlanan ekonomik yardım planında da yine aynı niyetin varlığından söz edebilmek mümkündür.
Bu düşünce doğrultusunda, Amerikan tarzına paralel bir şekilde organize olmuş siyasal ve ekonomik yapılanmaların, bir taraftan Amerikan imparatorluğunun ana zenginlik kaynağı olan uluslar arası serbest ticaretin rahatça yürütülebilmesi için olanak sağlarken, diğer taraftan da uzun vadeli olarak planlanmış ABD’nin küresel güvenlik ihtiyacını karşılayacak bölgesel istikrar noktaları oluşturmaları, imparatorluk içerisindeki ilişkilerin teorik altyapısını tanımlamaktadır.5 Bu şekilde çeşitli ülkelerle kurulan bağlar, Amerikan çıkarlarının küresel çapta gözetilmesine olanak sağlamaktadır.
Amerikan imparatorluğunun ekonomi-politik temelli etkinlik sağlama çabalarının ABD’nin jeopolitiği ile de yakından ilgisi vardır. Geçmişte, ABD’nin coğrafî konum olarak endüstriyel kalkınmasının gerektirdiği doğal hammadde rezervlerine uzak olması, bu bölgeler ile dolaylı yollardan karşılıklı bağımlılık ilişkileri kurmasını gerektirmekteydi. Bu ihtiyaç doğrultusunda, dış politika ve millî güvenlik stratejisini yüzyılın başından beri jeopolitik temeller üzerine kurmuş olan ABD, geçen yüzyıl boyunca bölgesel hakimiyetini sağlayabilmek için jeopolitik teoriler üzerine oluşturduğu bir çok stratejiden faydalanmıştır.
Bu kapsamda, “Doğu Avrupa’ya hakim olan, merkez bölgesine (Batıda Volga, Doğuda Sibirya, Güneyde Himalayalar ve Kuzeyde Kuzey Buz Denizi arasındaki bölge) de hakim olur”6 fikrine dayanan “Kara Hakimiyet Teorisi” ve “denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”7 anlayışına dayanan “Deniz Hakimiyet Teorisi”, ABD’nin dünyayla ilişkilerini artırmaya başladığı ilk dönemlerde dış politika ve millî güvenlik ile ilgili kararlarında temel referans noktası olarak kullanılmıştır. İkinci Dünya Savaşından itibaren ise ABD, jeopolitik çıkarlarını “merkez bölge ile denize kıyısı olan devletler arasında kalan kenar kuşak bölgesine hakim olan devlet Avrasya’ya hakim olur; Avrasya’ya hakim olan ise dünyaya hakim olur”8 anlayışına dayanan “Kenar Kuşak Teorisi” üzerine oluşturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ise ABD’nin Alman Kuvvetleri karşısında üstünlük elde etmesini sağlayan, “yeterli hava gücüne sahip olan dünyaya hakim olur”9 fikri üzerine geliştirilmiş olan “Hava Hakimiyet Teorisi” olmuştur. Aynı şekilde, Soğuk Savaş döneminde ise Hava Hakimiyet Teorisini biraz daha geliştirerek “uzaya hakim olan dünyaya hakim olur”10 anlayışına dayanan bir savunma stratejisi oluşturan ABD’nin, bu kapsamda başlatmış olduğu “Yıldız Savaşları Projesi” halen kimi zaman gündeme gelmektedir. Jeopolitik teoriler üzerine geliştirdiği coğrafya odaklı bu stratejilerin yanı sıra ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde jeokültür tezlerine de strateji planlamalarında yer vermiştir.
İkinci Dünya Savaşından sonra Batı Avrupa’nın yeniden yapılandırılması girişimi de temelde jeopolitik bir hesaplamanın sonucudur. Bu, ABD’nin, bugüne kadar ele aldığı en geniş kapsamlı dönüştürme projesi olmuştur. Marshall Yardımı ile Sovyet tehdidine karşı Batı Avrupa’da refah ve istikrarın yeniden tesis edilmesini sağlayan ABD, bu başarı sayesinde AB ile Soğuk Savaştan sonra da devam eden bir müttefiklik ve işbirliği bağı oluşturmayı başarmıştır. Her ne kadar, zaman zaman Atlantik-ötesi ilişkilerde AB’nin siyasal kimliğinin giderek güçlenmesi ve ekonomik alanda artan rekabet ortamının sonucu olarak bir takım gerginlikler yaşansa da, temelde ABD’nin hegemonya söylemleri Avrupa’yı açıkça kısıtlamadığı sürece bu iki güç odağı arasındaki işbirliği halen iki taraf için de son derece önemlidir.
Yirminci yüzyılın son yarısından itibaren bahse konu bu coğrafyanın korunması ve toplumsal refahın devamının sağlanması rolünü de üstlenen ABD, hem Avrupa’nın ağırlıklı olarak bağımlı olduğu enerji kaynaklarının güvenliğini sağlamak, hem de bu kaynaklar üzerinde etkinlik elde ederek, AB’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket kabiliyetini kısıtlayabilmek için enerji havzalarının çevrelenmesi temeline dayalı yeni bir stratejik anlayış oluşturmaya başlamıştır.11 Genel olarak, “enerji kaynaklarına sahip olan dünyaya sahip olur” fikriyle açıklanabilecek bu yeni jeostratejik anlayış, giderek yirmi birinci yüzyılda küresel mücadelenin ana çerçevesini açıklayan bir teori haline gelmektedir. Küresel hakimiyetin yeni belirleyici unsurunun enerji kaynaklarının kontrolüne dayandığı bu anlayış çerçevesinde ABD, Soğuk Savaş dönemi boyunca tam olarak etkinlik sağlayamadığı Orta Asya ve Orta Doğu bölgeleri üzerine odaklanarak, yeni bir bölgesel etki kanalı oluşturmaya çalışmaktadır. Her iki bölgede de yoğun olarak bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri üzerinde kontrol sağlamak, enerji nakil hatlarının güvenliğini tesis etmek ve bu kaynakların bulunduğu ülkelere coğrafî olarak daha yakın bulunan Rusya ve Çin gibi aktörlerin bu ülkeler üzerindeki etkinliğini sınırlamak; bu bölgeden gelecek olan enerji kaynaklarına muhtaç olan endüstriyel demokrasilerin korunması adına son derece önemli bir amaç olmuştur.12 Ancak, her iki bölge de yaşamış oldukları tarihî deneyimlerin ve etnik yapılarının bir sonucu olarak, son derece karmaşık sorunlarla çevrili vaziyettedir. Bu kapsamda kendisine biçtiği ara bulucu rolünü bu bölgesel sorunların çözümü için de uygulamak isteyen ABD, bu kapsamda bölgelere bulunduğu diplomatik müdahalelerde etkin bir başarı elde edememiştir.
Nitekim, yeni yüzyılın başında Amerikan ulusal güvenlik anlayışının temelden sarsılmasına sebep olan terör saldırıları da, yine Orta Doğu’dan kaynaklanmıştır.13 El Kaide terör örgütünün ABD’ye karşı düzenlediği 11 Eylül terör saldırılarından sonra Amerikan ulusal güvenlik anlayışının sadece barışçıl arabuluculuk rolleri veya insanî müdahale misyonu ile sınırlı kalmayacağı açıklık kazanmıştır. Uluslar arası teröre karşı “küresel bir güvenlik anlayışı”14 benimseyen ABD, yaşadığı bu travmanın ardından tüm kurumları ile hegemonyasını yeniden yapılandırma çalışmalarına başlamıştır. Bu kapsamda, on yıl boyunca dolaylı bağımlılık ilişkilerini temel alan esnek imparatorluk anlayışı, güç kullanımına dayalı, kapsamlı ve uzun vadeli bir meydan okumaya dönüşmüştür.
Bu yeni konjonktürde, ABD’nin küresel hakimiyet planlarını uygulayabilmesi için Batı Avrupa deneyiminden çok daha kapsamlı ve karmaşık bir dönüştürme projesini uygulamaya ihtiyaç duyması, yukarıda değinilen imparatorluk mantığı içerisinde anlaşılabilecek bir durumdur. Ancak Büyük Orta Doğu Projesinin kapsadığı hedefler göz önüne alındığında, ABD’nin dönüşümsel bakış açısının bu bölgede ne derece uygulanabilir olacağı konusu belirsizliğini korumaktadır. ABD’nin bu bölgede kendi çıkarlarına uygun olarak beraber hareket edebileceği bölgesel ortaklarının kimler olabileceği de aynı şekilde belirsizliğini koruyan bir konudur. Bu sebeplerden ötürü, ABD’nin yeni Transatlantik Projesi haline gelen Büyük Orta Doğu Projesinin özelliklerini, elimizde bulunan veriler izin verdiğince, değerlendirmek faydalı olacaktır.
Büyük Orta Doğu’nun Sınırları ve Bölgenin Özellikleri
Daha önce de belirtildiği üzere, Büyük Orta Doğu Projesiyle ilgili bazı önemli detaylar halen açıklanmamıştır. Bölgenin net sınırları da ABD’li yetkililerin açıkça telaffuz etmekten kaçındığı konular arasındadır. Ancak bugüne kadar ABD’nin bölgeye yönelik izlediği yol haritası göz önünde bulundurulursa, Büyük Orta Doğu olarak tanımlanan bölgenin coğrafî olarak Kuzey Afrika ülkeleri, Doğu Akdeniz kıyısındaki ülkeler, Basra körfezi kıyısındaki ülkeler de dahil bugünkü Orta Doğu ülkeleri, Kafkasya ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerini kapsayan bir bölgeyi tanımlamak için kullanıldığı söylenebilir.15
Genel olarak, Müslüman ülkelerin egemen olduğu bu coğrafyanın siyasal, etnik ve tarihsel olarak son derece karmaşık bir sosyolojik yapıya sahip olması; ABD’nin denge unsuru olarak kullanabileceği, genel anlamda kabul görmüş bir demokrasinin bulunmaması ve Amerikan dünya görüşü ile bağdaşmayan kökten dincilik ve Amerikan aleyhtarlığı gibi siyasal eğilimlerin baskın olması gibi unsurlar, bu bölgeyi ABD için başlıca tehdit kaynağı haline getirmektedir.16 Ayrıca, Büyük Orta Doğu bölgesinin karmaşık iç dinamiklerinin ABD tarafından çok da fazla anlaşılamamış olması, ABD’nin bölge ülkeleri ile kurmaya çalıştığı diyaloğu da negatif yönde etkilemektedir.
Bu bölgenin endüstriyel demokrasiler için hayatî öneme sahip olan zengin petrol rezervlerine ve son derece önemli enerji nakil hatlarına sahip olması, bu alanı yeni yüzyılda ABD’nin yeni stratejik odağı haline getirmiştir. Ancak bu, projenin gerçekleştirilmesi için de ayrıca bir güçlük yaratmaktadır. Stratejik önemi daha düşük olan bir başka coğrafî konumda bu kadar çatışma olsa ABD, ülkelerin anlaşmaları konusunda daha pasif bir yaklaşım sergileyebilir veya sorunların çözümlenmesini zamana yayabilirdi. Ancak, tüm Batı dünyasının güvenliği ve kalkınması için kilit önemde olan bu bölgenin düzenlenmesi Amerikan hegemonyasının devamını sağlamak için son derece önemlidir.17 Bundan dolayı ABD’nin küresel hegemonyasını kurabilmek için, bölgedeki tehdit unsurlarının etkin şekilde üstesinden gelmesi gerekmektedir.
Bölgede bulunan radikal İslamcı terör örgütleri ve kontrol altına alınamayan kitle imha silahları bugün, ABD’nin hem yeni tehdit algılamasını oluşturmakta hem de bölgeye yönelik oluşturmaya çalıştığı küresel psikolojik harekatının ana referans noktasını oluşturmaktadır. İslam ve terörün eşleştirildiği bu psikolojik harekat çerçevesinde, Medeniyetler Çatışması,18 bugün Filistin sorunu ve Irak’taki direniş hareketleri çerçevesinde yeni bir propaganda aracı haline getirilmektedir. Bölgede geniş kitlelerce taraftar bulan Amerikan aleyhtarlığı da bu kapsamda yeni bir anlama büründürülmektedir.
Terör örgütlerinin rahatça organize olmalarını ve taraftar edinmelerini sağlayan yapısal eksiklikler de, ABD’nin bölgede etkinliğini sağlamasını engelleyen bir diğer unsurdur. Bölge genelinde yaygın olan nüfus yoğunluğu, fakirlik ve eğitim oranlarının düşüklüğü, siyasal rejimlerdeki istikrarsızlık faktörü ile birleşince ortaya sadece ABD’yi değil, tüm Batı dünyasını tehdit eden bir bölge resmi çıkmaktadır.19 Tüm bu faktörlerin yarattığı ortam, doğudan batıya doğru artarak devam eden uyuşturucu kaçakçılığı ve yasa dışı göçün yolunu açmakta ve bu trafiğin yarattığı sorunlar endüstriyel demokrasileri büyük bir güvenlik ve düzen sorunu ile uğraşmak zorunda bırakmaktadır.
Bölgedeki terör örgütlerini ideolojik olarak besleyen iki temel faktör vardır. Bunlardan ilki İslamın siyasal bir içerikle yorumlandığı Vehhabi20 hareketidir. Siyasal sistemlerin şeriat kanunlarının üstünlüğü üzerine kurulması için, inanan kişinin savaşması ve kendini feda etmesi fikirlerini yücelten bu anlayış21 doğrultusunda organize olan terör örgütlerinin, Soğuk Savaş sonrası dönemde, bölgedeki Sovyet faktörünün ortadan kalkması sonucu, eylemlerini ABD ve diğer Batılı demokrasilere yöneltmesi, bölgede zaten oldukça uzun zamandır beslenmekte olan Amerikan aleyhtarlığı ile daha geniş kitlelere ulaşmaktadır.
Terör örgütlerinin eylemlerini meşrulaştırmak için öne sürdükleri ikinci argüman ise Filistin meselesidir. Radikal İslamcı terör örgütlerinin hemen hemen hepsinin kullandığı İsrail Devletinin Filistin’in toprak bütünlüğünü tanıması ve İsrail askerî birliklerinin Filistin topraklarından tamamen çekilmesi talepleri, bölgedeki terörün bir diğer temelini oluşturmaktadır. Bu durum zaten son derece sıkıntılı bir süreç olan Arap-İsrail barışının sağlanması için gerekli olan uzun süreli bir istikrar veya ateşkes ortamının oluşmasını engellemekte ve bölgede şiddetin daha da tırmanmasına sebep olmaktadır. Ayrıca, Filistin-İsrail çatışmasında ABD’nin İsrail yanlısı tutumu bölgede Amerikan aleyhtarlığının daha da artmasına sebep olmaktadır.
Özellikle Arap coğrafyası için önemli bir konu olan su kaynaklarının paylaşımı ile ilgili sorunlar da bölgedeki siyasal çatışmaların oluşması için ortam hazırlamaktadır. Her ne kadar, fiilî durum itibarıyla günümüzde su sorunu siyasal platformda öne çıkarılmamaktaysa da, bu sorun, yapısal özelliği nedeniyle her zaman için yeniden canlanma eğilimi olan bir konudur.22
Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında, Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında dönüştürülmesi planlanan coğrafyayı, aslında on dokuzuncu yüzyıldan beri üzerinde oynanan büyük oyunlar sonucunda her geçen gün biraz daha karmaşık hale gelen bir sorunlar bütünü olarak nitelendirmek, Büyük Orta Doğu Projesinin ne kadar zamanda tamamlanabileceğini anlatması açısından faydalı olacaktır. Birbiri ile çelişen bu kadar çok yapısal, etnik, dinî ve ideolojik sorunun bulunduğu bu coğrafyada, geniş tabanlı ve uzun vadeli bir barış planının dışarıdan gelen bir baskı tarafından kolay kabul görmeyeceği, bölgenin yakın tarihi incelendiğinde daha da açık olarak anlaşılacaktır.23 Bu bağlamda, Amerikan dünya görüşünün hiçbir temel öğretisi ile açıklanamayacak bu sorunların Amerika tarafından nasıl çözümlenebileceği sorusunu cevaplandırabilmek için projenin detaylarını elde bulunan veriler ışığında incelemek faydalı olacaktır

-Büyük Orta Doğu Projesi -II-
Büyük Orta Doğu Projesi nin Kapsamı
Büyük Orta Doğu projesi dahilinde tanımlanan coğrafyada hayata geçirilecek olan dönüşüm sürecinin bir takım özellikleri, şimdiden Afganistan ve Irak’ın yeniden yapılandırılması deneyimleri ile ortaya konulmuştur. Her iki ülkede de ABD, güvenliğin tesis edilmesi, ekonomik iyileştirme ve anayasal çerçevenin oluşturulması ile başlatılan değişimin uzun vadede geniş kapsamlı bir yeniden yapılandırma için gerekli olan ekonomik ve politik alt yapıyı oluşturacağı temel fikriyle hareket etmektedir. Bu uygulamalar çerçevesinde Büyük Orta Doğu Projesi ile öngörülen yeniden yapılandırma faaliyetlerinin de temelde bu üç aşamalı bakış açısına göre şekillendirileceği ortadadır.
Ancak, bu projenin içeriğinin geliştirilmesi yeni değildir. Esasında, birinci Körfez Krizinden sonra Başkan Bush’un 6 Mart 1991’de Kongrede yaptığı “Yeni Dünya Düzeni”24 başlıklı konuşmanın içeriği, Eylül 2002’de yayınlanan Bush Doktrini olarak da adlandırılan “ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi”25 başlıklı belgenin de ana hatlarını oluşturmaktadır.
Başkan Bush, Kongre’de yaptığı konuşmada Arap ülkelerinin elinde bulunan kitle imha silahlarının oluşmakta olan barış odaklı yeni dünya düzenini tehdit etmekte olduğunu belirtmiş ve bunların engellenmesi için bölgenin yeniden yapılandırılmasını öngören dört aşamalı bir program ortaya koymuştur. Bu dört aşamalı yol haritasında sırasıyla bölgedeki kitle imha silahlarının kontrolü; siyasal sistemlerin demokratikleştirilmesi; fakirliğin ortadan kaldırılması ve bölgede güvenliğin yeniden inşası için NATO çatısı altında oluşturulacak ortak bir gücün bölgeye konuşlandırılması öngörülmekteydi.26
Eylül 2002 tarihli Bush Doktrininin genel unsurları incelendiği zaman, 1991 tarihli belgede vurgulanan konuların aynı şekilde yeni belgenin de kapsamına alınmış olduğu görülmektedir. Ancak 1991 tarihli konuşmadan farklı olarak Bush doktrini sadece bölgenin refah temelli bir perspektifle dönüştürülmesini öngörmekle kalmamakta, aynı zamanda İslam toplumlarında dinin toplumsal ve siyasal içeriğinin de farklılaştırılmasını sağlayacak bir dizi yeniliğin bölgede uygulanmasını amaçlamaktadır. Buna göre, Müslüman toplumların demokratikleşmesini sağlayabilmek için kadın haklarının yasalarla garanti altına alınacağı,27 bölgede yaşayan toplulukların Vehhabi İslam anlayışından uzaklaştırılarak Sufiliğin desteklenmesi28 gibi oldukça ütopik hedefler de eklenmiştir.
Nesiller ötesi bir anlayışla yapılandırılan bu projede terörle mücadelenin ABD için stratejik bir öncelik olduğu görüşü vurgulanmaktadır.29 Buna göre, bölgede daha önce de bahsettiğimiz, terör yaratan unsurların ortadan kaldırılması öngörülmektedir. Bu bağlamda, bölgedeki radikal İslamcı ve Amerikan aleyhtarı rejimlerin ılımlı İslamî demokrasiler ile ikame edilmesi;30 bölgede bulunan kitle imha silahlarının tamamen ortadan kaldırılabilmesini sağlayacak ulusal ve uluslar arası önlemlerin alınmasının sağlanması; İsrail-Filistin sorununun iki devlet esasına göre çözümlenmesi;31 enerji kaynakları nakil hatlarının güvenliğinin sağlanması;32 toplumların refah seviyesinin artırılması ve eğitim seviyesinin yükseltilmesi33 hedeflenmektedir.
Bu hedeflere ulaşmak ve ABD hegemonyasının yeni yüzyılda inşasını devam ettirebilmek için, ABD içerisinde de yeni bir güvenlik yapılanmasına gidileceği vurgulanan belgede, ABD’nin Soğuk Savaş Döneminde benimsemiş olduğu “Tehdit Temelli Millî Savunma” anlayışını terk ederek “Yetenek Temelli Millî Savunma” anlayışı geliştireceği açıklanmıştır. Buna göre, Soğuk Savaş döneminde yapılandırılmış olan tüm uluslar arası kurumlar, Büyük Orta Doğu bölgesinin hem askerî hem de ekonomik olarak dönüştürülmesinde aktif olarak katkı sağlayabilecekleri yeni görev tanımlamalarına kavuşturulacaklardır.34 Bu kapsamda özellikle NATO’nun iç teşkilatlanmasında köklü bir değişim öngören ABD, bu başlık altında Orta Avrupa’daki NATO üslerinin sayısının ve kapasitelerinin azaltılarak Doğuda, kriz bölgelerine daha kolay ulaşılabilecek bölgelere konuşlandırılmaları; NATO kuvvetlerinin bölgede teknolojik olarak üstün ve sayıca küçük birlikler halinde düşük hassasiyetli çatışmalarda ustalaşmaları; NATO kriz yönetim mekanizmalarının kurulması; ulusal ve uluslar arası istihbarat ağlarının güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca yakın tehdide karşı engelleyici vuruş yöntemlerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması da belgede vurgulanan konular arasındadır.35
Tüm bu hedefler incelendiğinde, Büyük Orta Doğu Projesinde, bölgenin yeniden düzenlenmesine ilişkin olarak konulmuş hedeflerin sadece yapısal bir dönüşümü değil, aynı zamanda sosyolojik bir yeniden yapılanmayı da planlamakta olduğu görülmektedir. Ancak, daha önce de söz edilen, bölgedeki yoğun Amerikan aleyhtarlığı, bu projenin uygulama safhasında ABD’nin karşısına büyük güçlükler çıkaracaktır. Bu sebeplerden ötürü ABD, projenin siyasal, askerî, ekonomik ve toplumsal zorluklarını paylaşabileceği, bölge politikasında etkin, stratejik ortaklarla beraber hareket etmeyi planlamaktadır.
Stratejik Ortaklar
Brzezinski, “Küresel Balkanlar” olarak tanımladığı bu bölgede, Amerikan hegemonyasının inşa edilmesi için Amerika’nın İsrail, Hindistan, Rusya, Türkiye veya AB ile işbirliği yapabileceğini öngörmektedir. Ancak bu çerçevede değerlendirilen tüm bu ülkelerin ABD ile beraber hareket edecekleri ortak bir bölgesel girişimde çeşitli sorunlarla karşılaşma ihtimalleri vardır.
Bu çerçevede, bölgede Amerikan kültürel değerlerine en yakın devlet olan İsrail, her ne kadar terörle mücadele konusunda ABD’ye yardımcı olabilecek kapasitede olsa da, bölgede kökleşmiş hale gelen Arap-İsrail sorununun kendi lehine çözümlenmesi talebi ABD’nin stratejik planları ile uyumlu değildir. Ayrıca, İsrail’in politik anlamda da bölgedeki Arap ülkeleri ile diyalog kurabilmesi de bölgede yeni gerginlikler doğurma ihtimali olan bir konudur.36
Bölgede yaşanan sorunlardan fazlasıyla etkilenmekte olan Rusya’nın, bölgeye ilişkin çıkarlarının büyük bir bölümü ABD ile örtüşmektedir.37 Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra gerek bölgesel, gerekse uluslar arası etkinliği büyük ölçüde azalan Rusya, günümüzde uğradığı bu güç kaybını telafi edebilmek için ABD ve AB ile yakın ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır. Terörle mücadele kapsamında da ABD’ye yardımcı olabilecek bir aktör olan Rusya’nın, en büyük dezavantajı ise bölge ülkelerinin ortak belleğinde halen canlılığını koruyan Sovyet deneyimidir. Bu sebepten ötürü Rusya’nın girişimlerinin bölge ülkeleri tarafından tepkiyle karşılanabileceği belirtilmektedir.38
Amerikan anlayışına yakın bir demokratik yapıya sahip olan Hindistan’ın ABD ile yıllardır devam ettirdiği savunma işbirliği Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında oldukça verimli sonuçlar doğurabilecektir. Ancak Hindistan’ın Müslüman ülkelere yönelik ortak bir askerî harekatta yer alması özellikle sıcak savaş ihtimalinin halen devam etmekte olduğu Pakistan ile arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkiyebilecektir. Ayrıca kendi içerisindeki Müslüman nüfusun da tepkisine sebep olacak böyle bir karar Hindistan’ın iç politikasında da istikrarsızlığa sebep olacaktır.39
Türkiye’nin küresel Balkanlara gerek coğrafî yakınlığı, gerekse Orta Asya ülkeleri ile arasındaki kültürel akrabalık ilişkileri sayesinde, son derece önemli bir ortak olabileceği değerlendirilmektedir. NATO üyesi Türkiye’nin AB ve İsrail ile yürüttüğü iyi ilişkilerin yanı sıra bölgedeki en büyük askerî güce sahip olması da, Türkiye’nin bu projedeki katkısını daha da önemli kılmaktadır. Ancak, böyle bir girişimde iç güvenliği için tehdit oluşturabilecek siyasal İslamî gruplar ve Kürtler ile ilgili problemler Türkiye için risk oluşturmaktadır.40
Bu durumda, bölgenin hassas dengeler içerisinde varlıklarını sürdüren bu ülkelerin, Büyük Orta Doğu projesi ile ilgili ancak sınırlı bir işbirliği gösterebilecekleri açıklık kazanmaktadır. Bu sebepten ötürü, Brzezinski; Amerika’nın bölgeyi yeniden yapılandırma konusunda güvenebileceği tek aktörün AB olduğu tezini savunmaktadır.41 AB’nin Müslüman ülkelere yönelik olarak 1970’lerden beri izlemekte olduğu ılımlı politikalar bu proje dahilinde yapıcı sonuçlar doğurabilecektir. Bunun yanı sıra AB’nin, bölgenin ekonomik olarak yeniden düzenlemesi konusunda da ABD ile ortak sorumluluk paylaşabilecek ekonomik güce sahip olması ve NATO şemsiyesi altında yapılandırılmış Trans-atlantik güvenlik işbirliği de askerî anlamda AB’yi en avantajlı seçenek haline getirmektedir.
Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, ABD’nin, Büyük Orta Doğu Projesini işlevsel hale getirebilmesi için sadece bölgede var olan sorunları değil, aynı zamanda stratejik ortaklık ilişkisi kurmak zorunda olduğu ülkelerin de sorunlarını ve bölgesel pozisyonlarını hesaba katması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu olası stratejik ortakların bölgede bulunan temel sorunlarla baş edebilmek için yeterli altyapıya sahip olup olmadığı, bu bölgeden kendi sınırları içerisine yansıyabilecek sorunlara karşı ne kadar kararlı bir şekilde ABD’nin yanında yer alabilecekleri gibi belirsizlikler, ABD’nin bölgesel stratejik ortaklık bağları güçlendirmek için açık bir şekilde harekete geçmesini engellemektedir. Ancak, diğer ülkelerin aksine, ABD’nin Türkiye’den beklentileri geçtiğimiz bir yıl boyunca çeşitli platformlarda açıkça ifade edilmiştir.42 Buna bağlı olarak, geleceğe yönelik bir strateji oluşturabilmek için, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi içerisinde Türkiye’nin üstlenmesini beklediği rollerin olumlu ve olumsuz tarafları incelenmelidir.
Model veya Cephe Olmak
Irak’ta savaşın resmen sona erdiğinin ilan edildiği 1 Mayıs 2003’ten itibaren, Büyük Orta Doğu Projesinde Türkiye’nin üstleneceği rol ile ilgili sorular farklı bir boyut kazanmıştır. ABD ile “Stratejik Ortaklık” olarak adlandırılan, fakat aslında “Stratejik Müttefiklik” ilişkisi içerisinde olan Türkiye’nin, bu projenin başarıya ulaşması için aktif bir rol üstlenmesinin kaçınılmazlığı fikri, Hükümet tarafından geniş oranda kabul görmüş ise de, bu fikrin işlerlik kazanması için gerekli olan geniş tabanlı destek ne kamuoyunda ne de muhalefet saflarında oluşmamıştır. Nitekim, ılımlı İslamî kimliği, 80 yıldır kararlılıkla devam ettirdiği modernizasyon ve demokratikleşme çabalarının önüne geçmiş bir Türkiye’nin, Büyük Orta Doğu Projesi içerisinde Arap ülkelerine model oluşturmasının Türkiye’nin dış politika hedeflerine ulaşmasında yaratacağı risk göz önüne alındığında, bu kaygıların haklılığı ortaya çıkacaktır.
Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci içerisinde 40 yıldır yakınlaşmaya çalıştığı Batı dünyasından kopması ve Müslüman ülkelerin yeniden yapılandırılması gibi ne kadar süreceği belirsiz bir misyon ile bu bölgede tecrit edilmesi ihtimali, ülkemizin dış politika çıkarları bağlamında oldukça büyük bir risk faktörü oluşturmaktadır. Bu durumda zaten sorunlu olan Türkiye’nin AB’ye üyeliği daha da tehlikeye girecektir. Her ne kadar, ABD’li yetkililer tarafından Türkiye’nin demokratik ve Müslüman bir ülke olarak Batı dünyası tarafından desteklenmesinin, diğer bölge ülkelerini demokratikleşme yolunda reformlara devam etmeleri için cesaretlendireceği43 telaffuz edilse de, AB içinde Türkiye’nin üyeliğine karşı olan mevcut muhalefetin böyle bir projeye rağmen değişebileceğini öngörmek iyimserlik olacaktır.
Öte yandan, İsrail, AB ve ABD ile iyi ilişkiler sürdürmeye çalışan, laik ve demokratik bir ülkenin Büyük Orta Doğu bölgesi içerisinde reformları teşvik etme konusundaki başarı şansı da tartışmalı bir konudur. Daha önce de bahsedilen, bölgedeki yaygın olarak taraftar toplayan Amerikan aleyhtarlığı ve radikal İslamî düşüncelerin kısa vadede etkisiz hale gelmeyeceği şimdiye kadar yaşanan direniş eylemleri ile kesinlik kazanmışken, AB’ye üye olmak için çaba sarf eden laik Türkiye’nin bölge ülkeleri üzerinde ne kadar başarı sağlayacağı da belirsizdir.
Tüm bu kaygılar, güvenlik açısından ele alındığı takdirde Türkiye’nin terörle savaşta cephe ülkesi olarak rol almasının yaratacağı olası güvenlik sorunu da değerlendirilmelidir. İlk olarak, eski TBMM Başkanı ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in NATO’nun Afganistan’daki en üst düzey sivil temsilcisi olarak atanması ve NATO üyesi ülkelerin terörle mücadelede etkin rol oynaması için oluşturulacak Mükemmeliyet Merkezi’nin (Center of Excellence) Türkiye’de kurulmasının kararlaştırılması44 ile somutlaştırılmaya başlanan bu rolün, NATO kapsamında olumlu diplomatik getirileri olabileceği gibi, son derece ciddi riskleri de beraberinde getireceği unutulmamalıdır.
Bu bağlamda, coğrafî olarak Büyük Orta Doğu bölgesinden gelen tehdidin Batıya geçiş yapabileceği en kritik noktada yer alan Türkiye’nin, her şeyden önce, kendi sınır güvenliği ile ilgili büyük problemler yaşayacağı bir gerçektir. Özellikle, ulusal güvenlik çıkarları ile kesinlikle örtüşmeyecek olan Güney Doğu sınırında kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nden gelebilecek olan tehditle başa çıkmak Türkiye için büyük sıkıntı yaratabilecektir.
Bunun yanı sıra, Türkiye’nin böyle bir rolü açıkça üstlenmesi, 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşen terör saldırıları ile anlaşıldığı üzere, ülkemizi ciddi bir iç güvenlik sorunu ile karşı karşıya bırakabilecektir. Terör örgütlerinin ABD’ye destek veren ülkelere düzenlediği bu tür saldırıları artırması halinde böyle bir gelişmeden ilk başta Türkiye zarar görecektir. Ayrıca, bir taraftan AB ile üyelik müzakeresi tarihi almak için AB normlarında demokratik reformlar gerçekleştirmekte olan Türkiye’nin, insan haklarının tamamen ikinci plana itildiği ABD’nin küresel terörle mücadele savaşında yer almasının, Türkiye’nin yıllardır yakınlaşmaya çalıştığı AB ekseninden tamamen soyutlanmasına yol açabilmesi ihtimali de vardır.45
Türkiye’nin Stratejisi
Tüm bu faktörler göz önüne alındığı takdirde, Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede güvenliğini sağlayabilmek, bölgesel etkinliğini koruyabilmek, diplomatik ilişkilerini herhangi bir negatif etki olmaksızın sürdürebilmek için uzun vadeli, proaktif, çok yönlü ve kararlı bir dış politika geliştirmesinin son derece önemli olduğu açıklık kazanmaktadır. Şüphesiz, Türkiye içinde bulunduğu bölgede gerçekleştirilecek hiçbir düzenlemenin dışarısında kalmamalıdır. Bu sebepten dolayı, Büyük Orta Doğu Projesi dahilinde de ABD ile belirli sınırların gözetildiği bir işbirliği yapması gerekecektir. Ancak, bu işbirliğinin içeriğinin belirlenmesinin sadece ABD’ye bırakılması orta vadede Türkiye için zararlı sonuçlar doğurabilecektir. Mevcut durum itibarı ile, ABD’li yetkililer tarafından Türkiye’ye biçildiği öngörülen her iki rolün de içeriği ABD tarafından tayin edilmiştir. Bu kapsamda Türkiye’nin gerek model ülke gerekse cephe ülkesi olarak oynayacağı roller, özveride bulunması gereken konuları açıkça belirtmekteyken buna karşılık nasıl bir fayda elde edeceğini ortaya koymamaktadır.
Bu sebeplerden ötürü, Türkiye’nin ulusal ve uluslar arası çıkarlarını ön plana aldığı yeni bir stratejik ortaklık diyaloğunun kurulması gerekmektedir. Türkiye, sınırlarını ve içeriğini, yapılacak müzakereler sonucunda tayin edeceği bir ortaklık perspektifi oluşturduğu takdirde bölgesel etkinliğini artırabilecek ve Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında bölgenin geleceğinde aktif bir rol almaya hazır hale gelecektir.
Bunun yanı sıra, Türkiye, ABD ile geliştireceği yeni stratejik ortaklık çerçevesini, AB ile devam ettirmekte olduğu diyaloğun sekteye uğramasını engelleyecek, insan hakları ve yargının dokunulmazlığı prensiplerinin ön planda tutulduğu bir adalet sistemi oluşturacak şekilde desteklemelidir. Bu sayede Türkiye’nin Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında üstleneceği rol ile ilgili Türkiye aleyhine oluşabilecek tartışmalar büyük ölçüde engellenebilecektir.
Türkiye’nin AB ve ABD dışındaki bölgesel aktörler ile de bölgesel işbirliğini artırması, bölgede gelecekteki konumu koruyabilmesi için faydalı olacaktır. Bu bağlamda yakın zamanda Rusya Federasyonu ile tekrar canlandırılan ilişkilerin geliştirilmesi, Türkiye adına ekonomik ve ticarî boyutlarının yanı sıra siyasal anlamda da faydalı bir açılım sağlayabilecektir.

-İmparatorluk,yeni-Emperyalizm,NATO,BOP ve EUROMED(sendika.org)
NATO, 28-29 Haziran 2004'te İstanbul'da toplanıyor. Bu toplantının NATO'nun yıllık rutin toplantılarından birisi olmadığı açıkça görülüyor.
İstanbul'da yapılacak olan NATO zirvesini, Kapitalizmin iktidar işleyişinde yeni bir küresel egemenlik biçiminin kuruluşu olarak okumak gerekiyor; tamamlanmamış, devam eden kuruluş sürecinde önemli bir noktaya gelinmiş görünüyor. Kuruluş içerisinde olan bu yeni küresel egemenlik biçimine biz İmparatorluk diyoruz. Eylemine içkin olarak İmparatorluğun ontolojisi, üçüncü dünya savaşının içinden kuruluyor. Uzlaşmaların mekanı tamamen savaşın ontolojik uzamında gerçekleşiyor. Egemenlik biçiminin çözümlenmesi, kuruluş siyasetinin nasıl askerileştirildiğini ya da savaş siyasetini açığa çıkarmaktan geçiyor. NATO zirvesi, yeni bir küresel egemenlik biçimi olan Kapitalist İmparatorluk siyasetinin askerileştirilmesinin ve Büyük Ortadoğu Projesi'yle 21. yüzyıl siyaset belgesinin açık ilanıdır. Bu zirve ve bu siyaset belgesi, Küresel sermayenin, ekonomik, toplumsal ve siyasal bütünsellikte küresel emeğe yaptığı savaş ilanıdır. Küresel demokrasi ve küresel güvenlik söylemiyle İmparatorluk, yeni bir küresel McCarthyciliği başlatmıştır.
Bu yazının, NATO ve Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında güncelliği taşıması gerekiyor. Fakat bu kuruluşun tartışmalarında sınırlı bir gezinti yapmadan da bu güncellik kurulamıyor. Yeni bir egemenlik biçimi üzerine yapılan bu tartışmaların İmparatorluk ve Yeni Emperyalizm üzerinden gittiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu tartışmalar daha çok akademik çevrede sürdürülüyor. Politik örgütlenmeler kafa patlatmalarına rağmen tartışmalar, derinliklerden daha çok yüzeylerde geziniyor. Politik okullar, akademik dünyayı aşamıyor. Pek çok kadro, politik okulunun yetersizliğinden dolayı akademik dünyanın çekiciliğine kapılıyor. Bu durum devrimci hareketteki teorik tıkanıklığın altını çiziyor. Bu tıkanıklık, teoriyi ezbere ve ajitasyona, hareketi ise dar pratikçiliğe indirgiyor.
İmparatorluk kavramıyla Negri'yi, Yeni Emperyalizm söylemiyle de Wood’u öne çıkarmak anlaşılır olabilmek açısından daha anlamlı görünüyor. Konumuzun sınırları içerisinde, Wood'un Negri eleştirisini öne çıkaracağız. Fakat bu polemiğin tartışmasını derinliğine yapmayacağız; sorunsal alanları tespit edip dokunarak bırakacağız.
Biz Negrisist değiliz; fakat siyasal sorumluluk gereği nesnel bakmak zorundayız. Negri, İmparatorluk kitabıyla özdeşleşti. Fakat Negri, İmparatorluk kitabından ibaret değildir ve kendine özgü politik bir tarihe ve bu tarihin içinde biriktirdiği kendine özgü bir külliyata ve bu külliyattan çıkarılacak bir devrim kuramına, bütünlükçü bir paradigmaya sahiptir. Negri, politik hareketin içinden gelerek, akademik dünyayı aşmadır ve tartışma zeminidir. Negri'nin politik okulu, akademik dünyayı belirlemiştir. İmparatorluk eleştirisi, bırakın Negri'yi çürütmeyi, aksine Negri'nin okunmasına ve tartışılmasına hizmet edecektir.
Yeni Emperyalizm söylemi, kapitalizmin yeni egemenlik biçimini emperyalizm kavramını tutarak okuma arayışıdır. Wood, bu arayışın önemli ve değerli adreslerinden birisidir. Fakat garip olan, Negri'yi eleştirenler Negri'yi nasıl tanımıyorlarsa, aynı biçimde Negri'ye karşı Wood'u savunanların, savundukları Wood'u tanımamalarıdır. Negri'ye karşı savunulan Wood, savunanlardan daha çok Negri'ye yakındır.
Günümüz kapitalizminin iktidar işleyişinin okunması ve konuşturulmasında iki eğilimden bahsedebiliriz. Birincisi, Lenin'in Emperyalizm çözümlemesi günümüzün konuşturulmasında yeterlidir, diyenler, diğeri ise, Lenin'in Emperyalizm çözümlemesinin günümüzün okunmasına yetmediği, Lenin'i içererek aşacak yeni bir egemenlik teorisinin kurulması gerektiğini söyleyenler. Sorunun özü budur.
Wood açısından, ‘Yeni emperyalizm piyasa bağımlılığının ve piyasa şartlarının evrenselleşmesine dayanır. Ancak gerçekten evrensel kapitalizmin dünyasını (bütün bir kürenin kapitalist itkilere tabi olduğu bir dünya) kuşatan bir emperyalizm kuramımız yok. Klasik emperyalizm kuramlarını, özelde de Marksist kuramları bir düşünün; hepsi de emperyalizmi kapitalist güçler ve kapitalist olamayan Dünya arasındaki ilişkilerle ilgili bir olgu olarak alır. Örneğin bu kuramların muhtemelen en gelişmişlerinden birisi olan Rosa Luxemburg'u ele alalım: Luxemburg'un argümanı, kapitalist sistemin kapitalist olmayan formasyonlara açılma ihtiyacı duyduğu, bu nedenle de kapitalizmin militarizm ve emperyalizm anlamı taşıdığı’1 şeklindedir. Biraz daha ilerlersek, ‘...tüm dünyanın kapitalizmin zorunlulukları tarafından yönlendirildiği ve emperyalizmin bu zorunlulukların manipüle edilmesine dayandığı bu yeni durum, kapitalizmin bu klasik emperyalizm teorilerinin bir zamanlar tasavvur ettiğinden çok daha evrensel hale geldiğini gösteriyor. Dolayısıyla, çok yakın zamanda açığa çıkan bu evrensel kapitalizmi açıklamak için yeni bir kurama ihtiyacımız var.’2 dır. Sermaye imparatorluğunun geldiği bu durumun okunup konuşturulmasında klasik emperyalizm teorilerinin yetmediği ve bu yeni durumun konuşturulmasında bir kuramımızın olmadığı, yeni bir kurama ihtiyacımız olduğu gayet açıktır. Bu bağlamda, Wood'un çıkış için hareket noktası Negri'yle aynıdır. Negri ve Wood ikinci kategoride yer alırlar. Yürürken farklılaşmaları ayrı bir konudur. Değinerek geçmekte yarar var: Negri, Lenin'e çarparak geçerken Lenin'e daha yakın, Wood ise Lenin'e mesafelidir.
Wood ve Negri arasında Lenin’in emperyalizmi üzerinden bir tartışma yoktur. Bu durum her ikisi açısından aşılmış bir sorundur; aralarındaki tartışma, ortak ayak bastıkları kıtanın epistemesini kurma arayışıdır. Aynı kıtada bulunan bizler için bu tartışmalar bir zenginliktir, önümüzü açacak olan da bu farklıklardır. Bizim açımızdan düşündürücü olan, Lenin’in Emperyalizm teorisinden asla taviz vermiyor görünenlerin Negri eleştirisinde Wood'un arkasına sinsice saklanmalarıdır. Bizim açımızdan bu temel ayrımın altını çizdikten sonra yeni bir egemenlik biçimi ihtiyacı üzerine düşünmeye devam edebiliriz.
Wood üzerine düşünmek
‘Yeni bir kurama ihtiyacımız var’ çıkışı bizim açımızdan çok önemlidir. Fakat yeni bir kuramın kuruluşu köklü bir değişimi zorunlu kılmaktadır. Yeni durum, ezberlerimize dayanan paradigmadaki bazı çatlamaların tamiri ile mümkün görünmemektedir. Yeni durum, eski paradigmayı her yerden kırmıştır. Toplumsal ilişkileri boydan boya kesen bir emek teorisi yeniden kurularak Marksizm, yeniden güncelleştirilmelidir. Yeni kuruluş süreçleri, yeni bir politik felsefenin kuruluşunu zorunlu kılar. Politik felsefede kopuş gerçekleşmeden devrimci pratiğin önünü açacak politik teorinin kuruluşu mümkün değildir.
Marx’ın uzmanlığı, felsefe ve hukuktu. Kapitalizmi politik bir yerden okurken bu birikimlerini konuşturarak ekonomiyle tanıştı. Kapitalizmin toplumsal ilişkilerini asla bir disipline indirgemedi. Marksizm sosyolojik bir çözümleme değildir. Marx’ın politik teorisi, yeni bir politik felsefenin kuruluşu üzerine kurulmuştur. Marx’ı buradan okuyamadığımızda, Marx’ı sosyolojiye indirgeyecek çok potansiyel veri bulunur.
Wood, sosyolojik düşünerek Marx’ı sosyolojik çözümlemeden kurtarmaya çalışmaktadır. Wood, ‘yeni bir teoriye ihtiyacımız var’ derken, yeni bir paradigma kurmaktan daha çok eski paradigmanın içinden çıkamamanın çelişkisini yaşamaktadır. Wood'da politik felsefe yoktur; Kuruculuk bağlamında politik mimari boşluklarla, çelişkilerle ve tutarsızlıklarla doludur. Bu bağlamda Wood, kurucu bir adresten daha çok, kurucu teorilerin tutarlılığını sınayan eleştirel bir adrestir. Bu pozisyonun pozitif iki sonucu vardır. Birincisi, kurucu bir teorinin mimarisi zayıfsa bu teoriyi yıkarak kuruculuktan çıkarır. İkincisi, mimarisi sağlam bir teorinin eksikliklerini tamamlayarak güçlendirir. Negri, kurucu bir mimaridir; bizim açımızdan bütün eleştiriler, eksikliklerin tamamlanması bağlamında teoriyi güçlendirecektir.
Küresel egemenliğin ontolojisi
‘Günümüz küresel kapitalizminde 'ekonomi'nin tüm diğer toplumsal ve uygulamalar üzerinden nihai bir zafer kazandığını söyleyebiliriz. Kapitalizmin itkileri tüm insan davranışlarına ve doğal çevreye sızdı; şimdi bu yasalar tüm dünyayı yönetiyor. Kapitalist ekonomi, kelimenin bu iki anlamıyla da evrensel bir sistem haline geldi. Yalnızca bu da değil; sermayenin ekonomik yasaları, var olan veya düşünülebilir tüm siyasal biçimlerinde sınırlarını aştı ve gittikçe artan bir biçimde siyasal düzenlemenin zincirlerinden boşanmaya başladı.
Sonuç olarak, ekonominin bu gayri şahsi operasyonlarının emperyalizm diye tanıyabildiğimiz şeyle iyiden iyiye yer değiştirmekte olduğunu söylemeye zorlanabiliriz. Ya da en azından yeni bir emperyalizmden konuşmak isteyebiliriz: Ekonominin emperyalizminden.'3 Wood, ‘ekonominin emperyalizmi’ tanımlamasından kavramsal boyuta sıçrar: ‘Sermaye İmparatorluğu’ ya da ‘Kapitalist İmparatorluk’. Bu bağlamda Wood, İmparatorluk kavramından uzak değildir. İmparatorluğun ontolojisini ekonomik boyutta kurmasına rağmen, egemenlik boyutunu kuramamaktadır. Wood'un ekonomik boyutta İmparatorluğun kuruluşu üzerine Negri'yle hiçbir sorunu yoktur. Siyasal boyuttaki mimarisizlik, çelişkilere yol açmakta ve bu çelişkiler yüzünden Negri'ye boş ve haksız eleştiriler yöneltmektedir. ‘Sermayenin ekonomik yasaları, var olan veya düşünülebilir tüm siyasal biçimlerinde sınırlarını aştı’ derken, siyasal bir biçim olan ulus devletlerin ontolojik yapısında nasıl bir değişiklik olduğunu ve bu değişiklikler sonucu ulus devletlerin eski ulus devletler olmadığını vurgulayamamaktadır.
‘Üstyapı altyapı mecazı her zaman işe yaramaktan çok, başa bela olmuştur’4, demesine rağmen, Wood bu belaya çarpmaktadır. Ekonomik alan ve politik alan ikiliğini ve ilişkisini aşamamaktadır. Bu sorunsal alan, politik teori bağlamında değil, politik felsefe bağlamında sorunludur. Negri'nin felsefesini anlamadan Negri'yi, bu iki alanı mekanik bir özdeşliğe indirgiyormuş gibi eleştirmekte ve sanki, Negri ‘İmparatorluk’ kavramıyla küresel devleti kastediyormuş imasında bulunmaktadır. Çünkü algıda, bir egemenlik biçimi olarak siyasal alanda imparatorluk, küresel bir devlet ile mümkündür. Bu eleştiriden giderek ekonomik alan, politik alan ikiliğini yapılaştırmakta ve bu ikiliğin arasındaki ilişkiselliği yapısal bir yasa haline getirmektedir. Emperyalizmi, politik ontolojisinden soyutlayıp ekonomik alana indirgeyerek egemenlik kavramını, emperyalizm kavramının altından çekmektedir.
Wood, ‘Sermaye İmparatorluğu’ ve ‘Kapitalist İmparatorluk’ kavramlarıyla, Negri'nin artık dışarısının olmadığını, imparatorlukta içerisi-dışarısı ikileminin kalktığı saptamasını ekonomik alanda kabul etmektedir; fakat siyasal alanda bu ikiliği devam ettirmektedir. Negri'yi ‘gayri şahsi mantık’ bağlamında eleştirirken, ekonomik alanın operasyonlarını, yani Sermaye İmparatorluğunu ‘gayri şahsi’ olarak tanımlamaktan çekinmemektedir.
Kapitalist iktidar işleyişinin ontolojik üretimi ve yeniden üretimi bir türlü çözümlenememektedir. İktidar, tahakkümünü hegemonyası üzerinden işletir ve çalıştırır. Bir iktidarın üretimi ve yeniden üretimi, hegemonya kavramının ontolojisine bağlıdır. Kapitalist tahakkümün üretimi ve yeniden üretimi ekonomik hegemonyaya bağlıdır. Sermayenin emeği tahakküm altına alabilmesi, bütün toplumsal ilişkiler üzerinde ekonomik hegemonyanın kurulmasıyla mümkündür.
‘Sermaye kolektif bir üründür ve ancak bir çok üyenin birleşik eylemiyle, hatta son tahlilde toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir. Demek ki sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür.’5. ‘Sermaye bir şey olmayıp, şeyler aracılığı ile kişiler arasında kurulan toplumsal ilişki..'6dir. Bu bağlamda sermaye gayri şahsidir. Marx’ın politik felsefesinin ontolojik tözü ilişkiselliktir. Marx ‘özne’den çıkmaz; tam tersine özneleri kuran ve kurucu olan ilişkisellikten çıkar. Varlık yüklemdir; ilişkiselliğin devinimi, eylemidir. Kurucu olan harekettir. Hareket, öznelerini kurar ve bu özneler arasındaki ilişkiselliğin soyutlanmasıyla kendisini gayri şahsi bir özne olarak tanımlar. Bu bağlamda, varlık ilişkisellikte yani her yerde, her şeyde kendisini işletir ve çalıştırır. Bu ilişkiselliği bir özneye indirgeme bağlamında, özne yok-yerdedir. Sermaye uzamı, kendisini öznenin mekanına indirgediğinde tıkanır. Uzam mekanları kurar; fakat mekanın sınırlarını tanımaz ve ilişkiselliğin deviniminde bu sınırları bozar.
Ekonomik alan, siyasal alan ikilemi kurularak Kapitalizmin ontolojik tözü olan sermaye, ekonomik alana indirgenemez ve özdeşleştirilemez. Siyasal alan da sermaye kavramının kapsamı içerisindedir. Devlet, toplumsal ilişkilerin kurduğu bir öznedir ve ilişkisellik içinde işler ve çalışır. Öznelerin ölçülebilir ilişkiselliği sürdürmesi ile toplumsal ilişkilerin ölçülemez devinimi arasındaki gerilim bir yasadır. Bu gerilimin nasıl çözüleceğini çatışma belirler. Sermaye, bir iktidar, bir tahakküm, bir mülkiyet ilişkisi olarak bir egemenlik ilişkisidir. Bunların dışında var olamaz, fakat bunların biçimlerini bozar ve yeniden kurar. İmparatorluk, sermayenin emperyalist iktidar ilişkisiyle kurulmuştur. Ve artık küresel sermayenin ontolojisi, emperyalizmin iktidar işleyişini bozmuş Yeni bir egemenlik biçimi olan İmparatorluğu kurmaktadır. Bu bağlamda, egemenlik biçimi olan İmparatorluk soyutlamasındaki gayri şahsi mantık bir belirsizliğin kuruluşu değil, tam tersine açık bir belirginliğin somutlanmasıdır.
Ulus devlet sorunsalı
‘Bu teoriler, elbette, politik biçimlerin değişme hızının küresel ekonominin hızına yetişemediğinin farkındadırlar. Fakat tartışma aşağı yukarı şu minvalde yürüyor gibi: ulus devletin ya da toprak-temelli herhangi bir devletin önemi ile ekonomik gücün ulaştığı coğrafi sınırlar arasında ters bir ilişki var. Bu saptama sadece geleneksel küreselleşme teorisyenleri tarafından yapılmıyor. Aynı zamanda, günümüzde çok moda olan ve Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından yazılan kitaba adını veren ‘İmparatorluk’ teorisinin de kökenini oluşturuyor. Hardt ve Negri'nin argümanı bütünüyle şu önermeye dayanır: Küresel kapitalizmin genişlemesi, yeni bir egemenlik türünün gelişmesi anlamına gelir.’7 Önce şunu vurgulamakta yarar var: Bu tartışma Wood'un dışında bir tartışma değildir. Tam tersine Wood'un da içinde bulunduğu bir tartışmadır ve Wood çıkışını buradan kurar: ‘Ancak bugün sermayenin ekonomik menzili ile siyasal iktidarın alanı arasında gittikçe büyüyen bir mesafe söz konusudur. Sermaye sınırlar arası hareket eder ve tüm dünyaya yayılırken devlet kendi toprak sınırları içinde kalmaya devam ediyor.’8 ‘Sermaye imparatorluğu, kesinlikle, ekonomik hegemonyasını herhangi bir ulus devletin gidebileceği sınırların çok ötesinde genişletebilmesi yeteneğine dayanmaktadır. Ancak bu yetenek paradoksal bir biçimde onu çoklu devletler sistemine daha az değil, daha fazla bağımlı hale getirir.’9
Wood'un çıkış noktası, ekonomik hegemonyanın sınırlar ötesi coğrafyaya açılabilme gücü karşısında toprak temelli devletin kendi sınırları içine hapsolmasıdır. Bu çok tehlikeli bir soyutlamadır. Bu durum, çoklu devlet sistemini bir paradoks olarak okumaktadır. Bu bir paradoks değil, Wood'un çelişkisidir. Doğru okuma yapmasına karşın doğru konuşturamamaktadır. Bu bağlamda, Negri ile problemi kendi problemidir. Bu tehlikeli saptama bizi bazı doğru sonuçlara götürebilir, fakat Wood'un temelini de dinamitlemiştir. Örneğin, sermaye imparatorluğunu kurmasına karşın bununla özdeş küresel bir devlet kurulamaz ya da egemenliği toprağa bağlı devletin imparatorluğu kurulamaz. Bu noktalarda Negri ile hiçbir sorun yoktur. Fakat Negri, çoklu devlet sisteminden yola çıkar, sermayenin coğrafi sınırları ile toprağa bağlı egemenliğin sınırları arasındaki paradokstan değil. Wood'u imha eden bu soyutlama, Emperyalizmin özünün reddidir. Emperyalizm, birbirleriyle iç içe geçen ekonomik, siyasi, askeri gücün ve egemenliğin ulus devlet sınırlarının ötesine geçmesidir.
İmparatorluğu kuran Emperyalizmdir. ‘Sermaye ihracı, sermayenin ihraç edildiği ülkelerde onu olağanüstü hızlandırarak kapitalist gelişmeyi etkiler. Böylece sermaye ihracı ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun ancak tüm dünya kapitalizminin genişlemesi ve derinleşmesi pahasına gerçekleştiği ortadadır.’10 Yeni-sömürgecilik ve emperyalizmin iç olgu olma esprisi görülmeden, Emperyalizm, kapitalist ülkelerin kapitalist gelişmenin olmadığı ülkeler üzerindeki siyasi ve askeri egemenliğine indirgenerek kabalaştırılamaz. İmparatorluğun kuruluşunu ekonomik alanın devlet egemenliğinin sınırlarını aşma yeteneğine bağlamak, emperyalizmi görmemek ve üstelik yeni emperyalizmden bahsetmek düşündürücüdür.
İmparatorluk, emperyalizmin kurduğu yeni bir ilişkiselliktir ve bu ilişkisellik tekli devlet sisteminden çoklu devlet sistemini kurmuştur. Bu bağlamda, yeni bir egemenlik biçimi içinde olduğumuz açık bir gerçektir. ‘Hardt ve Negri'nin argümanı bütünüyle şu önermeye dayanır: Küresel kapitalizmin genişlemesi, yeni bir egemenlik türünün gelişmesi anlamına gelir.’ cümlesini düzeltmek gerekir: 'Kapitalizmin küreselleşmesi, yeni bir egemenlik biçiminin ontolojisini kurmuştur.'
Wood, Negri'nin ulus devlet çözümlemesini temel bir eleştiri alanı haline getirmektedir. Getirdiği eleştirilerin Negri'yle hiç ilgisi yoktur. Nasıl bir okuma olduğu bizim tarafımızdan anlaşılamamaktadır. Negri'yi okumamış bir insan, Wood'un eleştirilerinden yola çıkarak şu sonuca varacaktır: İmparatorluk işleyişinde ulus devletin yeri yoktur. Daha da ileri gidersek, ‘Devlet’ kavramı politik mücadelede önemsizleşmiştir. Bu bir haksızlıktır.
Wood'da, klasik emperyalizm döneminden yeni emperyalizm dönemine geçişte ulus devletteki değişim ve dönüşüm üzerine vurguların dışında bir çözümleme yoktur. Negri, bu konu üzerine sayfalarca kafa patlatmıştır. Negri'de modernizm eleştirisi, başlı başına bir ulus devlet çözümlemesidir. Negri, modernizmi ulus devletin ontolojisi olarak kurar. Modernizmin iktidar işleyişine göre ulus devleti işletir ve çalıştırır. Bu politik işleyişin özelliklerinin ortadan kalktığını söyler. Yoksa coğrafi olarak toprağa bağlı devletin ortadan kalktığını asla söylemez. Negri için ulus devlet toprağa bağlı bir coğrafya değildir; ulus devletin coğrafyasını ekonomik, siyasi ve askeri bağlamda kurar. Negri ‘Ulus devletlerin gerileyen egemenliği ve ekonomik ve kültürel mübadeleleri düzenlemedeki artan aczidir.’ derken, modernizmin iktidar işleyişindeki işlevlerini yerine getirememesini kastetmektedir; kastı, imparatorluğun hükmetme mantığı bağlamında toprak temelli devletin işlevsizleştiği değildir. Fakat Wood, Negri'yi ‘teritoryal devletin fiilen ölmekte olduğunu’ söylemekle itham etmektedir. Artık Negri'yi konuşturarak, bu eleştirilerin boş ve kurgudan ibaret olduğunu göstermenin ve noktayı koymanın zamanı geldi: ‘Egemenliğin bu yeni küresel emperyal biçiminin ortaya çıkmakta olduğunu iddia ederken açık olmalıyız: bu, ulus devletlerin artık önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Çoğu zaman küresel iktidar hakkındaki tartışmalar ya o / ya o yanlışlığına düşüyor: birisi küresel iktidar yapıları ortaya çıkmakta olduğu için ulus devletlerin artık önemli olmadığını söylüyor, diğeri ise ulus devletler önemli olmaya devam ettiği için hiçbir küresel iktidar yapısı olmadığını söylüyor. Aksine imparatorluk kavramımızın amacı, ulus devletlerin hala güçlü olduğunu (bazıları elbette diğerlerinden daha fazla) ama bugün ulus devletlere ek olarak şirketler ve ulus üstü kurumlar dahil olmak üzere diğer çeşitli aktörleri içeren yeni bir küresel egemenlik biçimi içinde hareket etmeye yöneldiğini görmek.’11
İmparatorluğun piramidi
Wood'un tekrar tekrar tartışmaya açtığı, ulus devlet üzerinden ‘Devlet’ sorunsalıdır. Pek çok temel ve bildik, fakat anlamlı doğruları altını çizerek vurgulamasına karşın aralarındaki ilişkisellik ‘ama’, ‘fakat’ çelişkisellikleriyle yürümektedir. Sorun verileri doğru bir biçimde açığa çıkarmak değil, verileri konuşturmada kavramsal bağlamda epistemenin kuruluşudur. Wood'da mimari yoktur demekten kastımız budur.
Egemenlik kavramı bağlamında sermaye devlet tartışmasıyla, Egemenlik biçimi bağlamında devlet biçimi tartışması farklıdır. Wood, sermaye devlet bağlamında ulus devleti sorunsallaştırmaktadır. Sermaye var oldukça toprağa bağlı devlet de var olacaktır. Sorun egemenlik biçimi bağlamında ulus devleti tartışmaktır. Wood açısından bu kategorileştirme allak bullaktır. Eğer siz ulus devleti, sermaye devlet tartışmasıyla sürdürürseniz, egemenlik biçimi bağlamında ulus devlet tartışmasını sermaye devlet tartışmasına indirgersiniz. Tutarlı yürümek istiyorsanız varacağınız sonuç, sermayenin artık devlete ihtiyaç duymadığı ya da sermaye bedenin üretimi ve yeniden üretiminde devletin önemsizleştiğidir. Evet, bu yaklaşım liberaller için mümkün; fakat Negri'yi siz istediğiniz için liberal kategorisine sokmak haksızlıktır. Bizim açımızdan Negri, yeni bir egemenlik biçimi içerisinde ve devlet biçimi bağlamında ulus devleti tartışmaya açar. Altını çizerek vurgulamak istediğimiz, İmparatorluğun iktidar işleyişinde bir devlet biçimi teorisi boşluğu olduğudur. Doğru bir alanı sorunsal haline getirmekle, ona yanıt üretmek aynı şey değildir. Wood da Negri de bu sorunsala yanıt üretmiş değillerdir. Bazı sorulara yanıtı, teorik alan değil politik alan verir.
‘Öyleyse küreselleşme ulus devletin çöküşü anlamına gelmez. Bizim küreselleşme dediğimiz emperyalizmin yeni biçiminin getirdiği bir şey varsa o da, onun gitgide daha fazla çoklu devletler sistemine dayanan bir emperyalizm olduğudur. Esas olarak küreselleşmenin emperyalizmi, saf bir biçimde ekonomik hegemonya ve piyasa zorunluluklarını herhangi bir tek devletin etki alanının ötesine taşınmasına bağlı olduğu için, o bu zorunluluklarını etkin kılmak ve sermayenin günlük işlemlerinde ihtiyaç duyduğu yasal ve politik düzen iklimini, istikrarı ve öngörülebilirliği yaratmak için bağımlı devletlerin çoğulluğuna özellikle bağımlıdır.’12 Negri'nin İmparatorluk tanımında vurguladığı ‘tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus ötesi organizmadan oluşan bir biçim’ tanımını bizzat Wood doğrulamaktadır. ‘Tek bir hükmetme mantığı’, Dünyayı, ekonomik hegemonyayı ve piyasa zorunluluklarını küreselleştirerek bağımlı kılmaktır. ‘Birleşmiş bir dizi ulus ve ulus ötesi organizmadan oluşan bir biçim’ ise ‘çoklu devlet sistemi' dir. Siz bu ontolojiye ister emperyalizm deyin ister yeni emperyalizm deyin, bir şey fark etmez. Bir politik teorinin kuruluşu, yeni ontolojiye göre yeni bir epistemoloji üzerinden kurulur. Eski episteme ile yeni ontoloji konuşturulamaz. Konuşmaya kalkarsanız ‘Emperyalizm’, ‘Yeni emperyalizm’, ‘Sermaye imparatorluğu’, ‘Kapitalist imparatorluk’ ve ‘Küreselleşmenin sınırsız imparatorluğu’ kavramlarıyla her şeyi abur cuburlaştırırsınız; çünkü eski kavramlar yetmez. Kuruculuk, kavram üretimidir.
Çoklu devlet sistemi, küreselleşmenin kurucusu ve işleticisidir. Küreselleşme, bütünsel işleyişini yerelleşme üzerine kurar. Teritoryal devletler ekonomik, siyasi ve askeri açıdan uluslararasılaşmışlardır. Uluslararasılaşmış teritoryal devletler, ‘tek hükmetme mantığını’ ulus ve uluslararası ilişkilerde işletir ve çalıştırırlar. Bu bağlamda, ulus devlet egemenliğinin sürdürülmesi, uluslararasılaşmayla organik bir ilişkisellik içerisindedir. Teritoryal devletler, imparatorluğun iktidar işleyişinde önemli aktörlerdir. Negri, ulus üstü kurumlar, küresel şirketler ve sivil toplum kuruluşlarını da imparatorluğun işleyişinde birer aktör olarak devreye sokar ve bunların bütününü imparatorluğun aristokrasisi olarak tanımlar. Bütün bu aktörlerin çelişkisel ve çatışmalı ilişkiselliğine, yeni bir egemenlik biçimi olarak imparatorluk demektedir.
Negri açısından, ‘Piramidin daralan tepe noktasında, küresel zor kullanma tekelini elinde tutan bir süper güç, ABD vardır; bu tek başına hareket edebilecekken BM şemsiyesi altında diğerleriyle ortaklaşa hareket etmeyi tercih eden bir süper güçtür.’.13 Ve Negri, ABD'yi monark olarak tanımlar ve imparatorluğun iktidarını Roma'ya benzeterek monarşi ve aristokrasi arasındaki gerilim üzerinden işletir. Wood da, ABD'yi çoklu devlet sisteminin kaotikliğine bir müdahil olarak kurar ve ABD'yi emperyalist olarak tanımlar.
İmparatorluğun kralı veya krallığına oynamakla, teritoryal bir devletin imparatorluğu farklı şeylerdir. Wood, sermaye imparatorluğunu, kapitalist imparatorluğu ya da Küreselleşmenin sınırsız imparatorluğunu çoklu devletler sistemi olarak kurduğu için, küresel bir devlet olanaksızdır. İkincisi, ‘Kapitalist iktidarın yeri elbette Amerika Birleşik Devletleri'dir. Ancak benim vurgulamaya çalıştığım görüş, bu emperyal gücün sadece kendi devletine değil, çoklu devletlerden oluşan küresel sisteme de bağımlı olduğu gerçeğidir.’.14 diyerek ABD İmparatorluğu kavramını kullanmaz ve teritoryal devletin imparatorluğuna kapalıdır. Bu iki nokta bağlamında Negri ve Wood ortaktır. Bu ortaklığı ilerlettiğimizde Wood, ‘ABD'nin askeri gücü, ve bir küresel devlet olmaya en yakın devlet olarak ABD, elbette ki küreselleşmenin nihai uygulayıcısıdır.’15 Ama ‘Birleşik Devletler bile, müttefikleri olsun ya da olmasın, bu kadar çok devletin belli standartlara uygun olarak davranmasını garanti edemez. En gelişmiş askeri güç bile sürekli doğrudan baskı yoluyla bu küresel sistemin hepsini birden hizada tutmayı başaramaz.’16 Negri ise, ‘Küresel düzenin tek taraflı ya da monarşik ABD'nin askeri, politik ve ekonomik diktesine merkezlenen bir düzenlemenin arzu edilir ve sürdürülebilir olmadığı giderek açık hale geliyor.’17 Görüldüğü gibi her ikisi de ABD'nin, küresel sistemi kendi krallığının bir imparatorluğu haline getirmesinin olanaksızlığını vurguluyor. Fakat ayrılık, imparatorluğun merkezi olup olmadığı sorusudur. Negri, kendi mimarisinde tek merkezden işlemeyen fakat çok merkezli işleyen bir sistemin ‘merkezi yoktur’ dediğinde tutarlıdır ve asla belirsizliği kurmaz; aksine çok merkezli işleyen bir egemenlik biçimini somut olarak açığa çıkartır. Wood'un son iki alıntısındaki ‘ancak’ ve ‘ama’ya dikkat edelim: merkezdir ‘ancak’, merkezdir ‘ama’yı göreceğiz. Emperyalizm ‘ancak’ şöyle, merkez ‘ama’ böyle mimarisizliğiyle kurucu bir politik teori kurulamaz. Emperyalizm ciddi ve tutarlı bir teoridir. Biz de emperyalizm ‘ama’ diyerek işimizi yürütebilirdik; fakat bu Lenin'e saygısızlıktır.
NATO
Irak savaşı öncesi ABD'nin BM, NATO ve AB'de yaratmış olduğu gerilimler, eski ezberlerle yanlış okundu. BM, NATO ve AB'nin paralize olduğu ve dağılacağı büyük bir özgüvenle öngörüldü. Hayat bu öngörülerin doğru olmadığını gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Bu gerilimlerin, Emperyalizmin iktidar işleyişinin içinden işlevlenerek kurulan bu kurumların yeni egemenlik biçiminin ontolojisine uyum sağlayamamalarının sonucu olduğu ve bu kurumların, yeni egemenlik biçiminin ontolojik siyasetinin askerileşmesine bağımlı olarak dağılmadan yeniden kurularak devam edeceği öngörüsünde bulunduk. Mütevazı olmaya gerek yok; yaşamın bizi doğruladığı görülüyor.
‘Her ne kadar rekabet yüzünden ekonomileri zarar görse de, her biri bir diğerinin pazarına ve sermayesine ihtiyaç duyduğundan, günümüzün büyük kapitalist devletleri birbirleriyle savaşa girmezler. Bu yüzden, küresel sermayenin dünyasında emperyal hegemonya kurmak, savaşa girmeden rakiplerini kontrol edebilme yeteneğine bağlıdır.’18 Wood gibi, Negri de bu görüşe katılır. Lenin’in emperyalizm teorisinin en önemli dinamiklerinden birisi, emperyalist devletler arası savaşın kaçınılmazlığıdır. Bu soyutlamayı teorik mümkünlüğün ötesinde ontolojik zorunluluk olarak görür. Bugün dünyanın üçüncü dünya savaşının içinden geçmesine karşın, bu savaşı emperyalistler arası açık bir savaş olarak görmüyoruz. Pek çok kesim, emperyalist devletler arası savaşın bölgesel savaşla örgütlendiğini söylemektir. Fakat bunu söylerken, emperyalist devletler arası savaşın ontolojik zorunluluklarının neden gerçekleşmediğini açıklayamamakta, bunun nedenini nükleer silahlara bağlamaktadır.
Negri emperyalist devletler arasında neden savaş çıkmayacağının arka planını anlatmasına karşın, yeni egemenlik biçimi imparatorluğu, yeni bir savaş ontolojisi içerisinden kurmamaktadır ya da bu savaş ontolojisi kurulmamıştır ve boşluktadır. Wood ise, bu konuda daha politiktir ve hakkını teslim etmek gerekir.
Lenin, emperyalist ülkeleri dünya piyasasının atölyeleri olarak görür. Emperyalist merkezler dünya ekonomisinin sermaye birikim sürecinin üretim alanını üstlenen fabrikalardır. Hammaddeyi alır, üretir ve meta olarak dünya piyasasına ihraç eder. Meta ihracına dayalı emperyalizm döneminde, dünya ekonomisinin sermaye birikim sürecinin dolaşım alanı dünya pazarıdır. Egemenlik teorisi açısından, sermayenin güvence altına alınması, toplumsal ilişkilerin piyasa zorunluluklarına bağımlılaştırılarak ekonomik hegemonyanın kurulması ile gerçekleştirilir. Üretim, dolaşım ve bölüşüm ilişkiselliğinin entegrasyonu, sermayenin politik gücüne bağlıdır. Görünmez el, görülür yumrukla, gerilimli, uyumlu ve çatışmalı ilişkisellik içinde iç içedir. Bu yumruk, içeride ulus devlet, dışarıda ise emperyalizmdir. Hammadde ve özellikle enerji alanları, emperyalizmin işgal alanlarıdır. Emperyalizmin, meta ihracını içererek aşan sermaye ihracı döneminde de bu öz değişmez. Üretim coğrafyasıyla dolaşım coğrafyasının farklılığı ve bu farklılığın getirmiş olduğu gerilimler, bizim açımızdan emperyalizm teorisinin ontolojik özüdür. İçeride sermaye birikiminin yoğunlaşması ve ulusal pazarın doyması, bu gerilimi daha da artırmıştır.
İkinci öz, dengesiz gelişme yasasıdır. Tekelci kapitalizmin oluşumu ve devamı, üretim alanının ulusal sınırlarda güvence altına alınmasına bağlıdır. Emperyalist devletler arası rekabet iki boyutta sürdürülür; içeride gümrük duvarlarıyla, dışarıda ise savaşla. Bu bağlamda, tekeller arası rekabet devletler arası rekabet üzerinden sürdürülür. Ulusal ekonomiler, dışarıda savaşla içeride ise gümrüklerle korunaklıdır. İç dinamiklerle kapitalizmin gelişmesinin bu korunaklılığı sonucu ulusal ekonomi bağlamında dengesiz gelişmeler kaçınılmazdır. Dünya pazarı, emperyalist paylaşımı tamamlanmış olsa da, emperyalist ülkeler arası dengesiz gelişmeden dolayı yeniden paylaşıma açıktır.
Sermaye doğası gereği dünyalıdır. Sermaye, toplumsal ilişkilerin üretimini ve yeniden üretimini sınır tanımaz bir biçimde geliştirir ve devindirir. Sermayenin dünyalı olma karakterinde üretim ve dolaşım coğrafyalarının ayrılığı, kapitalizmin en önemli ontolojik gerilimidir. Emperyalizm sermayenin bu gerilimini aşmıştır. Emperyalizm bunu aşamasaydı, kapitalizmin yıkılması kaçınılmaz olacaktı. Bu bağlamda, Emperyalizm İmparatorluğun kurucusudur.
‘Küresel sermaye, imparatorluğun pürüzsüz zemininde akışkandır.’ eğilimi doğru değildir. Bu ifadeyi şöyle düzeltmek gerekir: ‘Küresel sermaye, imparatorluğun pürüzlü zemininde akışkandır.’ Artık, dünya ekonomisinin sermaye birikim sürecinde üretim ve dolaşım süreçlerinin coğrafyalarının ayrılığı kırılmıştır. Akışkanlık yeraltından yeryüzüne geçmiştir. Küresel sermayenin karakteri melezleşmiştir. Küresel şirketlerin merkezlerinin belirli ulus devletlerde mevzilenmesi, küresel sermayenin melez karakterini ortadan kaldıran bir argüman değildir. Yeni egemenliğin işleyiş yapısı anlaşıldığında, sermayenin melezleşme karakterinin güçlendirildiği görülecektir. İmparatorluk, melez işleyişin hiyerarşik yönetimidir. Ekonomik, toplumsal ve siyasal sınırlar, imparatorluk açısından bir pürüz ve bir engeldir. İmparatorluk sınırsız bir egemenliktir; pürüzlü yüzeyin düzleştirilmesi imparatorluk siyasetinin askerileştirilmesine bağlıdır. Başarılıp başarılamayacağı, 21. yüzyılın sınıflar mücadelesine bağlıdır.
Emperyalizm döneminde tekeller arası rekabet, ülkeler arası dengesiz gelişim yasasını emperyalist devletler arası savaşla çalıştırıyordu. İmparatorluk, küresel tekeller arası rekabeti üretim coğrafyasının ulusal sınırlar içinde korunması üzerine işletmemektedir. Korunacak bir sınır artık yoktur. Coğrafi ulusal sınırların güvencesi, teritoryal devletlerin imparatorluğun sınırsız egemenliğini işletip çalıştırdığı oranda mümkündür.
Küresel tekeller arası rekabet, emeği verimli kılan teknolojik üstünlük üzerinde yapılanmaktadır. Emeği verimli kılan teknolojik üretim, dünya ekonomisinde toplumsal emek zamanı ve fiyatı belirlemektedir. Bu durum, dünya ekonomisinin piyasa zorunluluklarına bağımlı kılınmasını ve ekonomik hegemonyanın kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Emperyal ülkeler arası ekonomi ve pazar ilişkisi melezleştiğinden, emperyalist devletler arası savaşlara neden olan üretim alanının ulusal sınırlar içerisinde korunması ayağı ortadan kalkmıştır. Kendi içlerindeki ve aralarındaki krizlerin ihracı, dünyanın diğer bölgelerini piyasa zorunluluklarına bağımlı kılarak ekonomik hegemonyanın kurulmasına bağlıdır. Bu durum ancak, üçüncü dünyanın serbest ticaret bölgesi haline getirilerek içeriye alınmasıyla mümkündür. Modernizmin maddi ve ideolojik altyapısını yeni sömürgecilik ilişkisi içerisinde tamamlamış G-20 türü ülkeleri piyasa zorunluluklarına bağımlı kılmak için açık bir siyasal zor gerekmemektedir. Bizzat bu ülkelerin sermayeleri bunu talep etmektedir. Çünkü küresel sermaye birikim sürecinin üretim ve dolaşım coğrafyasının iç içe geçmesi, bu ülkelerin sermayelerinin küresel tekellerin melezleşmiş işleyişinin organik bir parçası olmasını zorunlu kılmaktadır. DTÖ'nün Cancun toplantısında Grup-22'nin çıkardığı kriz, küreselleşmenin önündeki emperyal ülkelerin pürüzlerine bir itirazdır.
Küresel sermaye birikim ontolojisi, egemenliğin bütün siyasal biçimlerini uluslararasılaştırmış ve dünyalılaştırmıştır. Yerelleşme ve küreselleşme sermayenin ontolojisidir. Emeğin toplumsallaşması, ancak emeğin bireycileşmesiyle mümkündür. Küreselleşme de ancak yerelleşme ile işlemektedir. Bu bağlamda, küreselleşme çoklu devlet sistemiyle kendisini kurar. Bu melez ontoloji ancak çok merkezli yapılanan, fakat tek merkezlerle işleyen hiyerarşik bir bedenle sürdürülebilir. Bu bağlamda küreselleşmenin bütün aktörleri, bir başka deyişle imparatorluğun aristokrasisi, bu çoklu işleyen sistemin kaotikliğinin sürdürülmesinin hiyerarşisi içerisinde birer aktör olmanın savaşımını vermektedirler. İçinden geçtiğimiz dünya savaşının birinci nedeni, bu hiyerarşinin kurulmasındaki güç savaşıdır. Birinci neden, savaşın ikinci nedenine göre kurulacaktır.
Küresel sermayenin içeriden ve dışarıdan coğrafi sınırları aşma yeteneği, aştığı sınırlar içerisindeki toplumsal ilişkilerin piyasa zorunluluklarına bağlı olarak işlemesine bağlıdır. Sermayenin ekonomik gücü, piyasa zorunluluklarına bağlı işlemeyen toplumsal ilişkilerin sınırlarını aşma yeteneğine sahip değildir. Sermayenin ekonomik zorunun çarptığı sınırlar, sermayenin politik ve askeri gücüyle aşılır. Küresel sermaye, dünya ekonomisinin piyasa zorunluluklarına direnen, modernizmin maddi ve ideolojik altyapısını tamamlamamış toplumsal ilişkilere sahip ulus devletlere çarpmıştır. İmparatorluğun ontolojisi, küreselleşmeye direnen ve engel olan başta İslam ülkeleri olmak üzere tüm ulus devletlere karşı açılan bir savaştır. Gerekirse bu ulus devletlerin sınırları bölünüp parçalanabilir ve yeniden kurulabilir. Dünya savaşının ikinci nedeni budur. Birinci neden, ikinci nedenle ilişkisellik içerisinde iç içe geçmiştir.
Kapitalist imparatorluğun bu pürüzlü zemini, ekonomik ve politik zorla düzleştirilmektedir. İmparatorluğun aristokrasisi, küresel sermayenin akışkanlığına direnen pürüzlerin temizlenmesinde politik gücünü monark ABD'nin askeri gücüne devretmiştir. Wood'un dediği gibi, ‘Amerika'nın müttefikleri, Amerika'nın küresel sermayenin polisi olmasından memnunluk duymaktadır.’19 Biz, imparatorluğun aristokrasisi ve monarkı arasındaki ilişkiye Bonapartizm demekteyiz. Bonapartizm, imparatorluğun çok merkezli işleyen sisteminin korunması, işletilmesi ve geliştirilmesi için, aristokrasinin siyasi gücünün ABD'nin askeri gücüne devridir. BM ve NATO ittifakı altında, bu ilişki, '91 Körfez, Somali, Bosna, Kosova, Afganistan savaşlarıyla kuruldu ve sürdürüldü. İkinci Irak savaşında, bu ilişki bir sarsıntı geçirdi. ABD, küreselleşmeyi kendi krallığının imparatorluğu olarak ilan etti. İmparatorluğun aristokrasisi, bu ilan karşısında Bonapart'tan siyasi gücünü çekti. Geçen bir buçuk yıl, ABD'nin küreselleşmeyi kendi krallığının imparatorluğu olarak ilanının, imparatorluğun çok merkezli işleyen sisteminin ontolojisine uygun olmadığını gösterdi. Şimdi İmparatorluğun monarkı ile aristokrasisi arasında yeni bir ilişkiye ihtiyaç vardır: yeni bir Magna Carta. İstanbul’da yapılacak olan NATO toplantısı, yeni Magna Carta'nın ilanıdır. İmparatorluk, yeni bir Magna Carta ile Bonapartizm'den yeni bir egemenlik biçimi olan Anayasal monarşiye geçmeye yönelmiştir.
BOP ve EUROMED
EUROMED, Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'dır. Bu anlaşma, AB'nin Akdeniz bölgesiyle bütünleşmeyi hedefleyen çok ciddi stratejik emperyal bir politikasıdır. Ne yazık ki, Türkiye, Kıbrıs ve Ortadoğu'daki pek çok gelişmeyi etkileyen ve belirleyen bu emperyal politikadan hemen hemen kimsenin haberi yoktur. Anti-Mai çalışma grubunun emeklerinin pek karşılığını bulduğu söylenemez.
EUROMED, kökleri eskilere dayanan fakat 1995 yılında Barcelona Konferansı'nda atılan bir adımdır. Bu anlaşmaya imza koyan ülkeler, AB ve 12 Akdenizli devlettir: Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Malta, Kıbrıs, Türkiye, Suriye, Ürdün, Filistin, İsrail, Lübnan. Ülkelerin bulunduğu coğrafyaya baktığımızda, Kuzey Afrika ve Ortadoğu görülecektir. Ülkelerin çoğu Müslüman ülkelerdir. Büyük Ortadoğu Projesi, EUROMED coğrafyasının Doğu'ya doğru genişletilmesidir. Bu hiç de rastlantı değildir. EUROMED, BOP'un taslağıdır. BOP, söylem olarak kullanılmasına karşın, içeriği bilinmemektedir. BOP'un içeriği öğrenilmek isteniyorsa, EUROMED’e bakmak yeterince aydınlatıcı olacaktır.
EUROMED, İmparatorluğun tek hükmetme mantığı olan, bütün toplumsal ilişkilerin küresel piyasanın zorunluluklarına bağımlı kılınmasının özgün bir belgesidir. Amaç, 2010’da DTÖ'nün ilkeleri temelinde bölgeyi serbest ticaret alanı haline getirmektir. Bu yazıda EUROMED anlaşmasının kapsamlı bir açıklamasını sunmayacağız. Önemini açığa çıkarıp, duracağız.
EUROMED'in anayasası olan Barcelona bildirgesi, genel olarak üç amacı vurgulamaktadır: Birincisi, ‘Siyasal diyaloğu ve güvenliğin artırılmasıyla oluşacak barış ve istikrarı yaratmak.’ İkincisi, ‘İktisadi ve mali işbirliği yoluyla Akdeniz ülkelerinin zaman içinde kendi aralarında ve AB ile gerçekleştirecekleri serbest ticaret bölgesi sayesinde ortak bir refah alanı yaratmak.’ Üçüncüsü, ‘Sivil toplumlar arasındaki kültür alışverişini ve anlayışını teşvik edecek bir biçimde sosyal, kültürel ve insani dayanışmayı geliştirmek.’ Bu başlıklar bağlamında, ‘Gümrük vergileri, malların serbest dolaşımı, fikri ve mülkiyet hakları, mali hizmetler ve kamu alımları gibi alanlarda Akdenizli ortak ülkelerin yasa ve standartlarının hızlı bir biçimde AB'ninkilerle yakınlaşmasını sağlamak.’
AB'nin bu projeyi gerçekleştirecek askeri gücü yoktu. ABD'nin ise askeri gücünü oturttuğu bütünlüklü politik projesi yoktu. Emperyal güçler, İmparatorluğun hükmetme mantığında güçlerini birleştirdiler. BOP, artık karşımızda açık duruyor.
NATO, 3 Haziran 2003 toplantısında küresel güvenlik gücü olduğunu ilan etti. Atlantik sınırlarını kaldırarak Afganistan'ın güvenliğini üstlendi. Doğu Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsini bünyesine katarak genişledi. Wood'un dediği gibi, ‘Küreselleşmenin sınırsız imparatorluğu sonsuz bir savaş ister; sınırları olmayan bir savaş, hem amaç, hem de zaman açısından sürekli bir savaş.’20 Artık NATO, imparatorluğun merkezi ölüm makinasıdır. İstanbul toplantısı, Küresel sermayenin ölüm makinasını sınırsız çalıştıracağının ilanıdır. 30 Haziran sonrası, BM devreye girecek ve BM meşruiyeti üzerinden NATO, Irak'ın işgal gücü olacaktır. İleriki yıllarda ise İsrail başta olmak üzere Irak, Ürdün ve Mısır NATO'ya alınacak ve İmparatorluk NATO'yla Ortadoğu'ya çöreklenecektir.
Komünistlerin zamanıdır. Emek cephesinin yalnızca Emperyalizm ve işgal karşıtlığı ile değil, onu da içererek aşacak anti-militarist bir söylem üretmesinin tam zamanıdır.
Ölüm makinaları dağıtılsın! Silah fabrikaları kapatılsın! Sınırsız, devletsiz ve savaşsız başka bir Dünya mümkün...