BATI TRAKYA-ATILIM

       Yaşamak!Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-İmparatorluk Yanılsaması(Beşir Abu MANNİ*)
Michael Hardt ve Antonio Negri'nin 2000 yılında Harward Üniversitesi yayınlarından çıkan kitabı "İmparatorluk" entelektüel çevrelerde fırtına yarattı. İnsan özgürlüğüne dair "başyapıtlar" ve tasarılar artık tükendi derken bir kitap orta çıktı; sermayenin birikimini, büyük devrimlerin ve komünizmin sonuçlarını irdeleyen şahaser olduğu söylendi. Postmodern tabular yıkılmış görünüyordu. Kitlelerin kahinleri Hardt ve Negri liberal basından tam destek gördüler ve alkışlandılar. Negri İngiltere'de New Statesman ile "Sol küreselleşmeyi sevmeli" adlı bir röportaj yaptı. Negri'ye göre küreselleşme demokratik "küresel vatandaşlığa" yol açacaktı. ABD'de, New York Times'dan Emily Eakin kitabı son 10 yılda insanlığın içine düştüğü derin umutsuzluk, boşvermişlik (Stanley Aronowitz'in deyişi), kriz, ve boşluktan kurtulmasını sağlayacak "ana teorinin" olgunlaşmış fikirleri olarak selamladı. Hardt'ın sözleriyle, "emperyalizm ve uluslararası sistemde yaşanan muazzam tarihi gelişmeleri"(1) tanımlamanın hayli zor olduğu bir döneme girilmişken, İmparator (hem kitap, hem de kavram olarak) herkes için iyi bir haberdi.
Muhafazakar medyanın cevabı ise pek nazik değildi. Hardt ve Negri'nin "Küreselleşme emperyalizmin sonudur" tezine Sunday Times'dan ciddi eleştiri geldi. Hardt ile yaptığı röportajın sonunda John Gray şöyle diyordu: "Kitapta yazılmamış ama bana öyle geliyor ki, bu kitap küreselleşmenin ciddi incelenmesinden çok ABD'deki perişan insanlık koşullarına bir cevaptır."
ABD'de National Review'dan David Pyrce-Jones kitabı, "hayata geçmeyen son büyük düşünce": komünizmin diriltilmesi yolunda şişirme bir çaba olarak değerlendirdi ve liberal basını, dekonstrüktivizmin (yapıçözücülük) ve poststrüktüralizmin yeni terimleriyle eski moda Marksist-Leninist tezleri güncelleştirmeye çalışan, yeni moda akılsız '68 kuşağı olmakla suçladı. Negri ve Hardt'ın Sovyetler Birliği'ni "modernleşmenin sosyalist zaferinden kaynaklanan ölüm" olarak tanımlamasına da zehir zemberek bir karşılıkla, "böylesi gülünç bir ahmaklık övgüye değerdir" yorumunu yaptı.(2)
Soldan ise, kitap hem övgü hem eleştiri aldı. Aslında,"İmparatorluk" küreselleşmenin, emperyalizmin yeni biçimlerinin ve soğuk savaş sonrası sürecin tartışılmasında önemli bir odak noktası oldu. Kitabı değerlendirirken iki amacım var. Birincisi, geliştirilen kavramsal ve teorik söylemin geçerliliğini irdelemek, ikincisi küresel kapitalizmin politikasını ve ideolojisini kavramaya yönelik katkıda bulunmak. Negri ve Hardt'ın iddia ettiği gibi kapitalizm emperyalizm sonrası bir sürece mi girmiştir, yoksa emperyalizm yeni bir evreye girerek sağlamlaşmakta mıdır? Bu sorunun cevabı sadece küresel kapitalizmin gerçekliğini tanımlamak açısından değil, dönüşümünün potansiyellerini belirlemek açısından da canalıcıdır.
Emperyalizm sonrası mı, yeni emperyalizm mi?
Hardt ve Negri'nin bakışını anlamak için Lenin'in emperyalizm üzerine düşüncelerini gözönüne sermek gerekir. Bolşevik devriminden kısa süre önce Lenin:
"Soyut olarak kapitalizmin emperyalizmden sonraki yeni aşamasının, adıyla söylersek ulta-emperyalizm aşamasının, "düşünmeye değer" olduğunu kim inkar edebilir? Soyut kavram olarak böyle bir aşama düşünülebilir. Ama geleceğin kolay görevlerini düşleme adına bugünün zorlu görevlerini ihmal eden herkes bir oportünist durumuna düşer. Teorik olarak da, gerçek hayatın süregiden gelişmelerini esas alamamak ve geleceğin hayalleri adına kendini bu gerçeklerden koparmak anlamına gelir" diyordu.(3)
Kautsky'nin "Ultra-emperyalizm" görüşünü Lenin hem politik hem de teorik olarak böyle reddediyordu. Emperyalistlerarası çelişkiler keskinleşip yoğunlaşırken, Kautsky kapitalizmle barış içinde birarada varolma ve işbirliği hayali kuruyordu. Lenin Kautsky'nin düşüncesinin günümüz dünya ekonomisinin somut gerçeklerine uymayan "cansız bir soyutlama" olduğunu söylüyordu. Kautsky'nin görüşünün temel zaafı, kapitalizmin temel kanunlarından ve şartlarından birini, birleşik ve eşitsiz gelişimini görmezlikten gelmesiydi. Kuvvetlerin eşitsiz olduğu bir güçler dünyasında çarpık gelişme daha da şiddetlenir. Özgürlük için değil egemenlik için mücadelenin esas olduğu bu çağda, ateşkes ancak yeni bir savaşın başlangıcı olarak mümkündür: Lenin, dünyanın sömürülmesinde süregen bir ortaklığın imkansız olduğunu vurgular. Gerçekte tam tersi olurken, "finans kapital hakimiyetinin dünya ekonomisindeki çelişkileri ve eşitsizlikleri giderek azaltacağını" söylemek, tümüyle yanlıştır.(4)
Lenin, Kautsy'nin görüşlerini politik bir geri çekiliş ve sorumluluktan oportünist bir kaçış olarak değerlendiriyordu. "Ve Avrupa'da bugün hüküm süren emperyalizm çağının dayattığı 'verili' görevleri neden bir tarafa bırakalım?" diye soruyordu. Buharin de aynı görüşteydi: "Toplumsal sürece, emperyalizm politikasına düşman güçleri hiç hesaba katmadan, tamamıyla mekanik açıdan baksaydık, bu olanak ("Ultra-Emperyalizm") düşünmeye değer olabilirdi."(5) Devrimci dönüşüm potansiyeli hiçbir zaman yok sayılmamalı ve politik denklemden çıkarılmamalıdır. Dolayısıyla, bugünün görevleri "nispeten barışçıl, çatışmasız ve yıkımsız bir geleceğe dair saf hayallere" yönelmeyi dıştalar.(6) Lenin açısından gerçek kavga işçi sınıfının anti-emperyalizm politikasında birleşmesine bağlıdır. 1916'da yazdığı Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması broşüründe tam da bunu gözetti.
Emperyalizm kitabında Lenin, emperyalizmin kapitalist gelişmenin vardığı bir basamak olduğunu savundu. Ne Buharin'in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi kitabında ileri sürdüğü gibi yalnızca bir politika veya ideolojiydi; ne Hilferding'in ismi ilk koyduğu Finans Kapital çalışmasında bıktırırcasına vurguladığı gibi yalnızca finans kapitalin hakimiyetiydi; ne de Kautsky ve diğerlerinin düşündüğü gibi "serbest rekabet"ten vazgeçmeye karar veren kapitalistlerin bir seçimiydi. Emperyalizmin ekonomik özü tekelci kapitalizmdir, diyordu Lenin: "mümkün olabilen en kısa tanımını yapmak gerekirse, emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır."(7) Üretim ve sermaye birikimine bağlı olarak tekelleşme eğilimi giderek artar. Gene de rekabet ortadan kalkmaz, emperyalizm "tekeli serbest rekabetle 'birbirine bağlar'" Emperyalizm "borsa, pazar, rekabet, kriz vs. olmadan yapamaz... Emperyalizmin belirleyici özelliği basit ve yalın tekelleşme değil, borsa, piyasa, rekabet ve krizle bağıntılı tekelleşmedir."(8) Bütün bu tanımların "şartlara bağlı ve görece" olduğunu vurgularken Lenin, emperyalizmin şu temel ekonomik özelliklerini daima hesaba kattı:
"Emperyalizm, tekellerin ve finans kapitalin hakimiyetinin sağlandığı; sermaye ihracının giderek önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşımının başladığı; yeryüzünün tüm topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında paylaşımının tamamlandığı aşamadaki kapitalizmdir."(9)
Tarihsel olarak, Lenin emperyalizmin çürüyen ve asalak kapitalizm olduğunu, 1917 Rusya'da görüldüğü ama Avrupa'nın geri kalanında görülemediği üzere, sosyalizme devrimci geçişin mümkün olduğunu savundu. Avrupa'nın işçi hareketi üzerindeki en yıkıcı etkisinin, -İkinci Enternasyonal'in çöküşünde görüldüğü gibi- burjuva partilerle proletarya arasında uzlaşmayı besleyen oportünizmin güçlenmesinden kaynaklandığını ileri sürdü.
Dolayısıyla, Lenin'in emperyalizm çağının kapitalizmi üzerine çizdiği "bütünlüklü tabloda", ulusal sermayeler arasında dünya pazarlarının yeniden paylaşımı üzerine süregiden küresel rekabet dışarıda sömürgeci baskıya yol açar, içeride de sermayenin hakimiyetini ve oportünizmi besler.(10) Savaşa, arkasından kararsız bir barışa ve sonra yeniden savaşa yol açan, hem emperyalistlerarası hem de toplumsal çatışma ve mücadelelerin dinamik bir tablosu: yalnızca sosyalizmde üstesinden gelinecek, ilerleme ve durgunluğun, gelişme ve yıkımın evrensel diyalektiği.
Negri ve Hardt Lenin'in emperyalizm hakkındaki görüşlerinin günümüz dünyasını anlamak için artık yeterli olmadığını düşünüyorlar. Emperyalizm ötesi aşamayı ifade eden İmparatorluğun, "tek bir egemenlik mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve uluslarüstü organın bileşiminden meydana gelen"(xii)**, yasallaşmış küresel egemenliğin yeni bir biçimi olduğunu savunuyorlar. Eğer emperyalizm egemen ulusal sermayelerin dünya hakimiyeti için çatışmasıyla karakterize edilirse, İmparatorluğun yükselişi bu çağın bittiği anlamına gelir: "Emperyalist dünya haritasının farklı ulusal renkleri birleşmiş ve imparatorluğun gökkuşağı renklerinde harmanlanmıştır."(xiii) İmparatorluk bu yüzden uzamsal olarak sınırsız, zaman açısından sonsuz, toplumsal olarak geniş tabanlı, siyasal olarak merkezsiz, evrensel olarak barışçıdır.
Bu tanımlama Kautsky'nin söylemini çağrıştırsa da, Hardt ve Negri bunları Lenin'e maletmekte ısrar ediyorlar. İddialarına göre "Sermayenin emperyalizm ötesi yeni bir safhaya geçiş yapacağını önceden sezen ve imparatorluk egemenliğinin ortaya çıkacağı yeri (ya da gerçekte hiçbir-yeri) tespit eden bizzat Lenin'dir.(sf. 232) İddialarının "abartılı" olduğunu itiraf etmelerine rağmen(sf. 234), hala "Lenin'in emperyalizm ve krizleri üzerine tahlilleri doğrudan İmparatorluk teorisine yol açar" demeye devam ediyorlar. "Bu Lenin'in çalışmasında üstü örtük bir alternatif durumundadır: "ya dünya komünist devrimi ya da İmparatorluk", ve bu iki seçenek arasında derin bir benzerlik vardır."(sf.233) Bu kesinlikle yanlıştır. Lenin'in öngördüğü tek şey devrimdi; İmparatorluk (veya ultra-emperyalizm) asla bir ihtimal bile olmadı. Lenin ısrarla vurgular:
"Kuşkusuz gelişim tek bir dünya tröstünün istisnasız tüm işletme ve devletleri yutması yönündedir. Ancak bu yöndeki gelişim böylesi bir gerginlik altında, böylesi bir tempoyla, böylesi çelişkiler, çatışmalar ve sarsıntılarla (yalnızca ekonomik değil, politik, ulusal vs. vs. olarak da) birlikte ilerlemektedir. Tek bir dünya tröstüne ulaşılmadan, ulusal mali sermayeler "ultra-emperyalizm"in dünya birliğini oluşturmadan önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak patlayacak, kapitalizm kendi zıddına dönüşecektir.(11)
Eğer Hardt ve Negri Lenin'in yolundan gidiyorlarsa, İmparatorluk/Ultra-emperyalizm olanağını tamamiyle reddetmeleri gerekir. Eğer emperyalizmden sonra sosyalizm gelecekse o zaman İmparatorluk/Ultra-emperyalizm sosyalizmin inkarına dayanır. İşte Lenin'in savının düğüm noktası burada yatmaktadır: Kautskist kavrayış teorik olarak kusurludur, çünkü kapitalizmin eşitsiz gelişimini hesaba katmaz, ve politik olarak oportünisttir, sosyalizm olanağını reddeder.
Hardt ve Negri'ye göre Lenin'in tahlilleri tarih tarafından aşılmaktadır. Vietnam Amerikan emperyalizminin ve devamı olduğu Avrupa sömürgeciliğinin matem çanlarını çaldı ve İmparatorluk adını koydukları yeni bir dönemin kapısını araladı: "Hiçbir erk alanının olmadığı -hem hiçbir yerde, hem her yerde olduğu- pürüzsüz bir alan. İmparatorluk bir ütopyadır, ya da aslında hiçbir-yerdir."(sf.190) Böylece ultra-emperyalizmi reddetmenin bir gereği kalmıyor: "İmparatorluk gözümüzün önünde somutlaşmaktaydı."(xi)
Burada amacım, somut politik tahlillere başvurarak, İmparatorluk tezinin Kautsky'nin 1914'deki ilk önermesinden hiçbir şekilde daha az ütopik olmadığını, ve Negri ile Hardt'ın "öznesi olmayan bir süreç" tanımını saflıkla benimseyerek küreselleşme sürecini yanlış anladıklarını göstermek olacak. Emperyalizm aşıldığını söyleyerek yanlış bir sonuca ulaşıyorlar. Halbuki, ABD hegomonyası altında mükemmelleştirilmektedir. 1916'da Lenin'in tanımladığı gibi "Avrupalı profesörlerin, iyi eğitimli burjuvaların ikiyüzlülükle kınadıkları 'Amerikan ahlakı' finans kapital çağında dünyadaki tüm büyük şehirlerin ahlakı olmuştur." (12) Hardt ve Negri'nin gördüğü gökkuşağı ABD bayrağındaki yıldız ve şeritlerin belli belirsiz silüetidir.
Troçki, 1924'deki "Dünya Gelişme Perspektifleri" konuşmasında, "Amerikan kapitalizminin dünya egemenliğini amaçladığını, gezegenimizin tümünde bir Amerikan emperyalist otokrasisi oluşturmak istediğini" söylüyordu. Troçki'ye göre insanlığın kaderi Amerikan emperyalizmi ile Bolşevik devriminin uluslararası çatışmasının sonucuna bağlıydı. Bu bağlamda, Avrupa ABD'nin koyduğu limitler içinde gelişmesine izin verilecek ve adım adım "yeni tip bir ABD dominyonu"na dönüştürülecekti. İngiltere açısından, ABD ile arasında çıkabilecek bir emperyalist savaştan uzak durmak "ancak geri adımlar atmakla mümkündü." Avrupa'nın iç politika makyajı da oldukça etkileyiciydi. Amerikanizm sosyal demokrasi pelerinine bürünmüştü. "Avrupa Sosyal Demokrasisi gözümüzün önünde Amerikan kapitalizminin politik ajanı haline geliyor." Troçki'nin tek umudu Amerikan proletaryasının devrimci potansiyeliydi: "Amerikanlaştırılmış Bolşevizm emperyalist Amerikanizmi ezecek ve muzaffer olacaktır."(13) Tam tersi oldu. 20.yy. devrimci Bolşevizmin zaferine, sonra Stalinizme dönüşerek bozulmasına ve sonunda 1989'da başlayan büyük parçalanmaya şahit oldu. Tarihte ilk defa sermaye evrenselleşti: "Hem yoğunluk hem de kapsam olarak kendini tümleştirdi. Küresel olarak her alana ulaşıyor ve toplumsal hayatın ve doğanın kalbine, ruhuna nüfuz ediyor."(14) Yeni bir dünya düzeni baba George Bush tarafından ilan edildi; bir yandan Irak'ı savaşla tehdit ederken diğer yandan küresel barış ve refah vaadediyordu.(15) Barış ve savaş üzerine bu çifte tutum 1990'ları belirledi.
Hardt ve Negri 1991 Körfez Savaşını, savaşın etkileyiciliği ve etiği üzerinden örneklenen yeni bir düzenin, İmparatorluğun işareti olarak değerlendirdiler:
Körfez Savaşının önemi ABD'nin, kendi ulusal güdülerinin bir türevi olarak değil, küresel sağduyu adına uluslararası adaleti sağlayabilecek yegane güç olduğunu ortaya çıkarmasından kaynaklanır.(sf.180)
Bu tam da ABD'nin Irak işgalinin gerekçesini sunuş tarzıdır. Uluslararası normlar kollanmalıdır ve ABD küresel çapta kriminal davranışları dizginlemek için müdahale etmek zorunda kalmıştır. ABD'nin dünya güvenliğini denetlemek, hukuk ve "adil savaş" türü hegomonik söylemini kabul etmek ve eleştirmeden tekrarlamak, devletlerin davranışlarına ABD'nin kendi iç ceza hukukunu uygulama planının tuzağına düşmek demektir. Bu tuzak, "liberal demokratik bir devletin kendi iç hukuk sistemine hizmet eden söylemi" küresel çatışma ve savaşları giderme adına "dünya politika alanına taşımayı" da kapsar. (16)
Körfez Savaşı liberal ve demokratik terimlerle meşrulaştırılamayacağından, ahlaki bir doğru-yanlış söyleminin de uluslararası ilişkilere yedirilmesi gerekiyordu. Uluslararası politikalar, ulusal çıkarlar, ve hatta sermayenin yeniden üretimi stratejileri yerine, Hardt ve Negri'nin de onayladığı insancıl bir söylem öne çıkarılmaktadır. Bu söylemin öncüleri Sivil Toplum Örgütlerdir (NGO'lar). Askeri müdahale şartlarını hazırlarlar; "küresel ve evrensel insanlık çıkarlarının doğrudan temsilcileridirler"(sf.313), dolayısıyla "tam da hayatın gereklerini" yerine getirmeyi amaçlarlar. "Politikanın ötesinde"(314) ahlak kurallarının...
Peki ama kimin ahlak kuralları? Körfez Savaşında kimin insanlığı temsil edildi? Hangi "genelliği içinde tüm hayat"(sf.313) öne çıkarıldı? Pek çoğumuzun hemen gördüğü gibi, kuşkusuz Iraklılarınki değil. Batının insancıl müdahalesi ve "küresel adaleti" gerçekte Irak halkının küçük düşürülmesine ve insanlık haklarını yoketmeye dayalıdır. Edward Said'in söylediği gibi:
"Ağustos krizinin daha ilk haftasında, Batının anlaşmazlığı sunuş tarzı başarıya ulaştı; birincisi, Saddam şeytan olarak damgalandı, ikincisi, kriz kişileştirilerek Irak'ın bir ulus, bir halk, bir kültür, bir tarih olduğu bir tarafa bırakıldı, üçüncüsü, krizin oluşumunda ABD'nin ve müttefiklerinin rolü tümüyle gözlerden saklandı"(17)
Robin Blackburn ve Naom Choamsky gibi anti-emperyalist aydınların pek çoğunun da vurguladığı gibi, Said, Körfez Savaşı'nın ABD'nin bölgedeki emperyalist planının uzun ve kanlı tarihinin bir parçası olduğuna dikkat çekti. Hardt ve Negri'yi duraksatan, "küresel adaletin" eşitsiz uygulandığı gerçeğiydi. Bu ne tür bir uluslararası adalet ölçüsüdür ki, sadece Irak'ın Kuweyt'i işgalinde uygulanmakta, ama İsrail'in Batı Yakası, Gazze ve Golan Tepelerini işgal etmesinde işlememektedir. Bir "uluslarüstü yeni adalet" varsa, neden bu kadar tek yanlı gözetilmektedir.
Negri ve Hardt böylesi soruları hiç umursamaz görünüyorlar. Onlara göre, ABD anayasal ve tarihsel olarak halkların yararını ve güvenliğini korumak için "barış polisi" olarak davranma ayrıcalığını kendi başına üstlenmedi; Sovyet blokunun çöküşünden sonra bu görevi kendisine uluslararası kuruluşlar verdi. Neil Smith'in ifade ettiği gibi, "Hardt ve Negri ABD üst tabakasının dar ulusal çıkarlarını küresel yarar olarak yutturmasına fena halde kanıyorlar."(18) Bu durum politik olarak, Negri ve Hardt'ı küresel liberal ölçütler adına, Körfez Savaşı'ndan Kosova'ya kadar tüm lanetli yıkım uygulamasının suç ortağı haline getiriyor:
"ABD savaş yönetimini liberal değerler için çalışan bir güç ve Körfez'de adaletin yeniden tesisi uğruna bir hareket olarak takdim eden herkes, bölgedeki baskı ve ekonomik sömürü rejimini desteklemek için Çöl Fırtınası'yla yaratılan yıkım ve felaketin suç ortağıdır."(19)
Aslında yeni dünya düzeni, İmparatorluk'ta tasvir edilenden tamamiyle farklıdır. Gerçekte emperyalizm varlığını sürdürmüştür. Ve Amerikan imparatorluğu küreselleşmenin gerçek hedefidir. Bu hedef, Peter Gowan'ın
Küresel Kumar: Dünya Egemenliği için Washington'un Faustvari Bedeli kitabında gözler önüne serilmiştir. Yeni dünya düzeni özünde, "ABD'yi 21.yy.'da dünyanın toplam ekonomik ve politik kazançlarının büyük bölümünü kontrol eden bir güç konumuna oturtmak" amacıyla "küresel davranma" ve dünya ekonomisinde rekabetsiz bir hakimiyet oluşturma yöntemidir. Küreselleşme ve neoliberalizm, dünya hakimiyetini hedefleyen ABD'nin stratejileridir. "Diğer devletlerin hem iç, hem de dış ortamlarını ABD'nin ekonomik ve politik hakimiyetine boyun eğmelerini sağlayacak doğrultuda"(20) yeniden şekillendirilmesine hizmet etmektedir. Küreselleşmeyi Hardt ve Negri'nin yaptığı gibi, "öznesiz süreç" olarak değerlendirmek: 1990'larda ABD'nin küresel yayılmada sergilediği gerçek dinamikleri görmezden gelmek ve ABD emperyalizmine ideolojik kılıf olarak hizmet etmek demektir. Nesnel gerçeklikle ABD'nin kendini sunuşunu birbirine karıştırarak, egemen-merkezsiz küresel erk gibi, ham bir hayali besliyorlar. En yalın tanımıyla, ABD açısından dünyanın geri kalanının küreselleşmesi, Amerikanlaştırmadan başka birşey değildir:
"Küreselleşme ABD makroekonomik politikalarını yerelleştirir... Diğer ekonomiler ve hükümetler uluslararası ekonomik süreçte tali duruma düşerlerken, ABD ekonomisi açısından küreselleşme kendisini dünya ekonomisinin 'Amerikanlaştırılması' -dünyanın geri kalanının ABD ekonomisinin ritmine ve ihtiyaçlarına uyumlu hale sokulması süreci- olarak ortaya koyar." (21)
Sonuçta, dünyanın geri kalanı üzerindeki baskı alabildiğine artar, devletler "kapitalist küreselleşmenin yetkin aracıları"(22) olmaya zorlanırlar. Ama bu küresel bir devletin ya da İmparatorluğun kurulmasına yol açmaz. Hardt ve Negri'nin görüşlerinin aksine, ABD küreselleşmesinin temel özelliklerinden biri, kendi çıkarlarını geliştirmek için diğer devletleri kullanmasıdır. Küreselleşme için devlet gereklidir, bu nedenle cevaplandırılması gereken soru, ABD tarafından yönlendirilen "küresel yürüyüş"ün yeni gereklerini karşılayabilmesi için modern devletin nasıl yeniden yapılandırılacağıdır. ABD'nin diğer devletleri kendi iradesi doğrultusuna yönlendirmek için oluşturduğu baskı yöntemini ve onları kendi küresel taleplerine tabi kılma sürecini kavramak önemlidir. Bu süreç yalnızca ekonomik ve askeri değil, aynı zamanda hukuksal bir boyut içerir. Aijaz Ahmet'in gözlemlediği gibi: "diğer ülkelerin ulusal hukuk sistemleri, kendi yasalarını ABD yasalarına daha uyumlu -çoğu zaman neredeyse tıpkısı- hale dönüştürmeleri için süregen bir baskı altında tutulurlar."
Böylece: uluslarüstü özel sermayenin gücü ve çekimi, uluslarüstü kuruluşların (IMF vb.) düzenleyici yöntemleri ve çok sayıda ulusun yasalarını American yasallığına benzeştirmesi sayesinde, başkenti Washington D.C. olan, alanı sınırsız imparatorluk, diğer ulus devletlere kıyasla üç misli bir gerçek işlevsellik kazanır."(23)
Bu özelliklerin pek çoğu 1990'lara özgüdür, ama bazılarının kökleri, daha öncesine değilse bile, 1970'lere kadar uzanır. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD emperyalizminin en baskın özelliklerinden biri, kendi üretim ilişkilerini öbür emperyalist metropoller içinde de kopyalama yetkinliği olmuştur. Ve bu özellik bugün de sürüyor, yoğunlaşıyor ve yaygınlaşıyor. Bir diğer belirleyici nitelik de, ABD'nin, kendi yasal imparatorluğunu kurarak eski tarz Avrupa emperyalizmini taklit etmeyi asla gözetmemesidir. Gerçekte tersi geçerlidir. Sömürgelerin tasfiyesi ve biçimsel de olsa yasal ve politik bağımsızlık, ABD hakimiyetinin ve yayılmasının gerekli koşulları oldu.
Aslında ABD, askeri-politik planlarının uygulamasında, diğer devletlerin sadakatına güveniyor ve bu soğuk savaş çağının en belirgin özelliklerinden biridir. Merkezden çepere doğru ışınsal bir güvenlik sisteminin ayrıntılı biçimde kurulması sürecinde, ABD müttefiklerini domine edebildi, onların dostlarını, düşmanlarını, önceliklerini, dış politikalarını ve birleşme stratejilerini belirleyebildi.(24) Müttefikler kendi güvenlik gereklerinin karşılanmasında ABD'ye bağlandılar ve her birinin başlıca stratejik ortağı zorunlu olarak ABD oldu. Böylece, emperyalistlerarası husumet ve uzlaşmazlıklar ABD hakimiyeti etrafında sağlanan birlik tarafından kontrol altına alındı. ABD, her biri sermaye birikiminin bağımsız merkezleri olan müttefiklerini ortadan kaldırmayı hiçbir zaman düşünmedi, ama daima onların gelişimlerini belirlemeyi gözetti. Böylece, Avrupa ve Japonya stratejik ve politik olarak ABD'nin Sovyetler Birliği'yle ilişkilerine bağımlı kılındılar, ve bu da ABD'nin dünya pazarında ekonomik ve politik üstünlüğünü sağlama bağlamasını kolaylaştırdı.
David N. Gibss'in ileri sürdüğü gibi, aslında ABD, "hem Komünizmi hem de Avrupa'daki müttefiklerini aynı zamanda kontrol altında tutabilmek için" soğuk savaş boyunca "çifte gözetim" stratejisi uyguladı. Birincisi ikincisini meşrulaştırdı. "1989'da Sovyet Bloku'nun dağılmasından sonra, müttefiklerin denetim altında tutulması ABD'nin merkezi hedefi durmuna yükseldi."(25) Bu nedenle 1990'ların krizi, ABD erkinin meşruiyet krizi olarak yorumlanmalıdır: soğuk savaş yıllarının hakimiyet ve bağımlılık yapılanmasını, artık müttefiklerinin resmen ihtiyacı kalmamışken, nasıl sürdürecek ve yeniden üretecektir? ABD seçkinlerinin 1990'lar boyunca kafa yorduğu bir sorundur bu.
Diğer bir deyişle, en azından I. Dünya Savaşı'ndan bu yana ABD'nin merkezi hedefi sabit kalmıştır: küresel hakimiyet. Eski Ulusal Güvenlik Sekreter Yardımcısı Richard Armitage'ın 1990'daki net ifadesiyle, "Kararlı ve açık görüşlü Amerikan liderliğinin alternatifi kesinlikle yoktur"(26) 1990'larda ABD'nin başlıca çabası, bu tezi doğrulayacak yeni yollar aramak oldu. Emperyalistlerarası gerilimler bir tarafa itilerek, üçüncü dünya ve Batı Avrupa bu çabanın ağır yükünü omuzlamak zorunda bırakıldı. Irak, Bosna, Kosova, "insancıl müdahale", "adil savaş", NATO yayılması, küreselleşme ve neoliberalizm ve benzeri bir çok olgu, bu temel gerçekliğin dışından bakıldığında anlaşılamaz. Gowan'ın vurguladığı gibi, bu gerçeklik ABD-Avrupa transatlantik ilişkilerinde 1990'larda yaşanan çalkantıyı da açıklar:
1990'larda Avrupa politika ve ekonomisinin bütün çerçeveleri, Sovyet blokunun çöküşünün ardından Batı Avrupa'da darmadağın olan politik çatının yeniden nasıl oluşturulacağı üzerine NATO'nun başlıca güçlerinin arasında süren kapışmada şekillendi.
ABD, Avrupa'yla arasındaki "güçlü ortaklık" ilişkisinin temel terimlerini ve şartlarını yeniden görüşmeyi şiddetle reddetti:
ABD'nin resmi söyleminde, "güçlü ortaklık" şifredir. Diplomatik dilde, Avrupa kıtası üzerinde güçlü ABD liderliği anlamına gelir. Daha açıkçası, Soğuk Savaş (ve Körfez Savaşı) boyunca varolan "güçlü ortaklık" türünden, Batı Avrupa'da ABD'nin hegemonik liderliği anlamına gelir.(27)
Lenin'in geçen yüzyılın başında vurguladığı gibi, eşitsiz gelişme ve eşitsiz güç dağılımı, uluslararası ilişkilerdeki her tür eşitlik anlayışını berhava eder. Bu, günümüz uluslararası politikalarında kökleşmiştir. ABD, günümüz kıdemli İngiliz diplomatlarından Robert Cooper'ın yaptığı postmodern ya da çok ortaklı emperyalizm çağrılarını kabul edemez: "her bir ülkenin yönetimi paylaştığı, hiçbirinin tek başına hakim olmadığı, yönetim ilkelerinin etnik değil yasal zeminde oluşturulduğu bir çerçeve."(28) Bu proje Uluslararası Ceza Mahkemesini ve devletlerarası karşılıklı denetimin diğer kurumlarını da kapsar ve Hardt ve Negri'nin yasal İmparatorluğu'nu fazlasıyla çağrıştırır. Ve ABD'nin yeryüzünde karşı konamaz bir üstünlük sağlama stratejisiyle keskin bir çelişki yaratır.
ABD "çok ortaklı imparatorluk" tezini kendi anayasasına ve ulusal çıkarlarına doğrudan bir tehdit olarak yorumluyor; çünkü o zaman ABD iç hukuku da uluslararası yaptırımlara bağımlı hale gelecektir. Avrupa Birliği böylesi bir yoruma ısrarla karşı çıkmaktadır. Kendi küreselleşme/emperyalizm uyarlamasını -paylaşılmış bir egemenlik ağını- uluslaraarası ilişkilerde pozitif bir gelişim olarak görmektedir. AB Dış İlişkiler Komiseri Chris Patten geçtiğimiz günlerde:
"Aksine, ABD'nin önceliklerini, özellikle ekonomik çıkarlarını, her türlü otoritenin üstünde gözetmek için, dar bir ulusal çıkarlar tanımlamasına içgüdüsel dönüş, sadece gelişmekte olan uluslararası düzene değil, ABD'nin kendisine de tehdit oluşturur."(29) diyordu. ABD, AB'nin "neoliberal kozmopolitizm" projesinde yer almayı tümden reddetmektedir: "ABD, ne güç politikalarını bir tarafa bırakmak ne de kendini herhangi bir uluslarüstü küresel otoriteye tâbi kılmak doğrultusunda en ufak bir eğilim sergilemiştir.(30) 1990'ların gösterdiği gibi, hiyerarşik bir tek kutuplu küresel düzen sağlamak, ABD'nin birincil hedefi olmaya devam ediyor.
"Terörizle savaş"ın bu kapsamda anlaşılması gerekir. Hardt ve Negri'ye göre, bu İmpartorluk projesinde bir kırılma noktasıdır. 11 Eylül 2001'den sonra, ABD merkezsiz ve çok taraflı bir egemenlik ağı fikrini terkederek, tek taraflı emperyalist projeyi benimsedi Bir gerçeklik olmaktan çıkıp yalnızca bir potansiyel derecesine düşürülen İmparatorluk, küresel politika alanında artık biricik seçenek değildir.(31) Çağdaş uluslararası politika kavrayışı saf idealizmdir. Ultra-emperyalizm gibi, İmparatorluk da her zaman teorik bir ihtimal olagelmiştir, bir gerçeklik değil -ve ABD'nin dayattığı gibi, hiçbir zaman olamayacaktır.
"Terörizme karşı savaş" sadece ve sadece, ABD'nin küresel nüfuzunu arttırma yolunda uyguladığı bir dizi yeni emperyalist yöntemi ("rejim değişikliği", "önceden müdahale" vd.) meşrulaştırmasına yarar. İçeride giderek güçlendirdiği devlet otoritesini dışarıda yoğunlaştırdığı müdahalecilikle birleştiren ABD, 11 Eylül terörist saldırılarını, dünya hakimiyetini sağlamlaştırmak ve genişletmek için kullandı. Eylül 2002'de yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi raporunun gösterdiği gibi, küresel ekonomi, serbest pazarlar ve diğer devletlerin ulusal gelişimlerinin tümü, ABD'nin ulusal güvenlik konularıdır. Örneğin, "Avrupa ve Japonya'da güçlü ekonomik büyümeye dönüş ABD ulusal güvenlik çıkarları için can alıcı bir sorundur." Böylece ABD'nin küresel müdahale alanları sürekli genişliyor. Diğer ülkelerin iç işleri gün geçtikçe ABD'nin iç işleri halini alıyor: "Bugün, iç işleri ile dış işleri arasındaki fark azalmaktadır. Küreselleşmiş dünyada, Amerikan sınırlarının ötesindeki olaylar içeride giderek daha büyük etki yaratıyor."
Askeri olarak caydırıcılık doktrini artık yeterli değildir. Terörizm gibi kaynağı muğlak ve ele avuca sığmaz bir düşmana karşı aktif bir önceden davranma ve müdahale politikası gereklidir; böylece ABD kendi güvenliği için gerekli varsaydığı her türlü tedbiri dayatma hakkına kavuşmuş olur. En hafif deyimiyle komik olan şu ki, ABD yönetimi böylesi bir küresel egemenlik ve müdahale stratejisini "Amerikan Enternasyonalizmi" diye adlandırıyor. Troçki geçen yüzyılın başında korkusunu "Sonuçta tüm dünya Amerikanlaştırılıyor" diyerek ortaya koymuştu.Ya da Perry Anderson'ın dediği gibi Amerika uluslararasılaştırıldı:
"Bu anlamda enternasyonalizm, Soğuk Savaş'ta büyük kapitalist güçlerin ortak düşmana karşı ABD belirleyiciliği altında eşgüdümü gibi zorunlu bir görev değildir artık; sözün özü bir idealdir -tüm dünyanın Amerikan imajıyla yeniden inşası ideali."(32)
"Kendini 'Uluslararası toplum' yerine koyma ve dünyanın her tarafına müdahale hakkına sahip olma küstahlığı, rasgele ve bölük pörçük olaylar dizininden ibaret değildir. Hepsi bütünlüklü bir sistem oluştururlar ve birbirleriyle uyumunu sağlamak yoğun bir mücadele gerektirir."(33)
Post modern terkediş
Terk etme (desertion) kavramı, Hardt ve Negri'nin İmparatorluğun dönüşümü konseptinin merkezinde yer aldığı haliyle, özellikle sosyalist (ya da hatta politik) bir değer değildir. "To desert" fiili, Oxford İngilizce Sözlüğü'nün deyimiyle, "terk etmek, bırakmak, feragat etmek, vazgeçmek; (bir yer ya da konumdan) ayrılmak" anlamına gelir. Başarısızlığı ve bir yeminin ya da bağlılığın bozulmasını ifade eder. Terk etme bir görevi ya da mecburiyeti gönüllü olarak bırakmadır. Bununla ilgili olarak bir de dini metinlerde, ruhsal maneviyatsızlığı ifade eden, terkedilmiş olma, terkedilmişlik hali vardır: "Tanrı tarafından terkedilmişlik duygusu (Johnson)."
İmparatorluk terk etme ve göç etmenin gücü üzerine yapılanır. Postkolonyal (sömürgecilik sonrası) teoriyi demode olduğu için bir çırpıda eleştiren Hardt ve Negri, en yeni teorik tasvirlerinde göçmenleri, gerçekliğin taşıyıcıları, özgürleştirici potansiyelleriyle yeni dünyanın sembolleri olarak ayrıcalıklı bir konuma oturturlar.
Göç sürecinde kitleler imparatorluğu sezer ve keşfeder. "Kitlelerin ülkesizleştirilen gücü imparatorluğu pekiştiren üretici, ama aynı zamanda kendi çöküşünü hazırlayan ve gerekli kılan bir güçtür."(sf.61) Kitleler, İmparatorluk tarafından kontrol altında tutulurken aynı zamanda onun gelişimini belirlerler: "Kapitalist gelişmenin biçimini belirleyen daima örgütlenmiş emek gücünün inisiyatifidir."(sf. 208) Marks tepetakla ediliyor. Kapital'de proleter göçü veya göçmen işçi sermayenin gücünün göstergesidir. Onlar sermayenin hafif piyadeleridir, ihtiyaca göre buradan oraya, oradan bir başka yere savrulurlar. Yürüyüş halinde olmadıkları zaman 'kamp' haline geçerler. Sermayenin emek üzerindeki hakimiyetiyle ilgili Marks'ın vurgulamaları altüst edilerek, emek-sermaye arasındaki mücadele göç, exodus ve dışlama üzerinden tanımlanmaya indirgenir. Hardt ve Negri, sermayeye karşı muhalefet ve meydan okumanın yerine politik pasifizmi geçirirler. Sınıf mücadelesi bir tarafa bırakılır. Dışlama politikası, anarşist tarzda, politikanın dışlanmasına dönüşür. Ve ne gariptir ki, Hardt ve Negri, İmparatorluğu "politikanın ötesinde" bir hükümdarlık olarak sunuşlarını, çeşitli reformist politikaların savunuculuğuyla sonlandırırlar -küresel vatandaşlık hakkı, toplumsal ücret, yeniden bölüşüm hakkı, vb. Devrimci söylemle reformist pratik arasındaki bu tür bir çelişki, anarşizmin kimi markalarının hakim özelliğinden başka bir şey değildir.
Politik yöntem olarak öncülüğü reddetseler de, Hardt ve Negri açısından göç hareketi yeni bir öncü etkinliğine dönüşür. Komünist Manifesto'yu anımsatarak, "Tüm dünyada bir hayalet dolaşıyor; göç hareketinin hayaleti. Eski dünyanın tüm güçleri buna karşı acımasız bir saldırı için ittifak yaptılar, ama bu harekete karşı konamaz""(sf.213) derler. "Göç" burada Marks ve Engels'in orijinal "Komünizm"inin yerine geçer. Simgesel bir kayma oluşur. Toplumsal süreç politik bir parti ya da öznenin yerine ikame edilir. Bu, 1970'lerden bu yana, toplumsal hareketlerin belirleyici mantığı olageldi. James Heartfield'in gözlemlediği gibi: "'yeni toplumsal hareketler'in gerçek anlamı hep birlikte aracı oldukları toplumsal dönüşüm fikrinden sapmaktır. Örgütlenmenin yeni biçimleri kollektif örgütlenme fikrinden bağlarını koparır."(35) İşçi sınıfının 1970'lerden bu yana politik bir güç olarak zayıflaması ve yenilgisi, kuşkusuz, "doğrudan eylem", çevrecilik, feminizm, yerli hakları savunuculuğu, sivil toplum örgütleri ve bugün de, anti-kapitalist hareket gibi toplumsal hareketlerin yükselişinin başlıca ön koşulu olmuştur.
Bu nedenle İmparatorluk politik örgütlenmenin proleter tarzını açıkça reddetmektedir. Enternasyonalizm tartışmanın odağıdır. Hardt ve Negri, günümüz siyasetinde artık hiçbir rolü kalmayan enternasyonalizm kavramını yok etmeye pek bir hevesliler. "Bugün açıkça görmeliyiz ki, proletarya enternasyonalizmi artık devrini doldurmuştur.(sf.50) Küreselleşme enternasyonalizmin başarısızlığının bir sonucu olmaktan ziyade, bizzat ona bir cevaptır. Yine, işçiler "sermayenin küreselleşme ve imparatorluğun oluşum sürecini önceden sezdiler ve zihinlerinde canlandırdılar."(sf. 51) Küresel sermaye uluslararası mücadeleleri kendine benzetir, iddiasındalar.
İmparatorluğun zihinlerde canlanmasıyla, proletarya enternasyonalizminin, taktikleri ve stratejileriyle, telafi edilemez biçimde modası geçti.(Sf. 59) "Mücadeleler yayılabilir nitelikte değil,"(sf.54) "birbirine yatay olarak bağlanmamakta, ama her biri dikey olarak, tam da İmparatorluğun merkezine doğru yükselmekteler."(sf.58) Proletarya enternasyonalizminin zıtlıkları ve benzerliklerinin tersine, günümüz mücadelelerinde farklı kurallar geçerlidir: "Aydınlanma problemdir, postmodernizm çözümdür."(140) Fakat ne tür bir çözümdür bu? Kapitalizmden kaynaklanan eşitsizlik, sömürü ve ikili antagonizma postmodernitede gerçekten çözülmüş olur mu?
İmparatorluk, -hem yapılanmada, hem de temsiliyette- çift taraflı bir kaytarmayla bu problemleri çözmüş gibi görünür. Nesnel olan erk yapısının sulandırılmasıyla, öznel olan kurtuluşun tasfiyesine ulaşır. İmparatorluk merkezsiz ise, o halde İmparatorluk-karşıtıdır. Dolayısıyla, Hardt ve Negri'nin enternasyonalizmi reddetmeleri, ulus-devletin ortadan kalktığı varsayımına dayanır ki, gerçekte ortadan kalkmamış, yalnızca yeniden yapılandırılmıştır. Eğer devlet erki İmparatorluk/küreselleşmede buharlaşmıyor ama sadece yeniden biçimlendiriliyorsa, Hardt ve Negri'nin farklılaşma politikaları politik eylemden kaytarma anlamına gelir. Bu noktada "uluslararası sosyalizminin kaçırılan fırsatları" gereksiz bir laf değildir.(36) Devrimci hareketin temel hedefi olarak, devlet erkini ele geçirme stratejisi de öyle. Marks ve Engels Manifesto'da "Özde değil sadece biçimde de olsa, proletaryanın burjuvaziyle mücadelesi öncelikle ulusal bir mücadeledir. Her proletarya öncelikle kendi bujuvazisi ile temel meselelerini halletmelidir."(37)
Ama postmodernite çağında "Amerikan enternasyonalizmi" ile kim savaşıp onu altedecektir; aynı şekilde "neoliberal kozmopolitizm"in -ABD'nin aynı düzeyde emperyalist rakibi AB'nin- yenilgisini kim garantileyecektir? Asıl soru, Ralph Miliband'ın koyduğu gibi biraz farklıdır: küresel kapitalizmi yapısal olarak dönüştürme ve onun hakimiyet mantığını alt etme yeteneği kimde var? İtelenmiş çoğunluk olan işçi sınıfında bulunduğundan Miliband'ın kuşkusu yok. Sermayenin egemenliğini işçi sınıfından başka hiç bir güç altedemez:
"Mücadele içinde örgütlü emeğin 'önceliği' şu gerçekten kaynaklanır: başka hiç bir grup, hareket ya da güç, mevcut iktidar ve özel mülkiyet yapılanmalarına karşı, örgütlü emeğin iktidarındaki kadar etkili ve direngen bir başkaldırı yükseltemez. Bu hiç bir şekilde, kadın hareketinin, siyahların, barış eylemcilerinin, ekolojistlerin, homoseksüellerin ve diğerlerinin önemsiz olduğu, ya da hiç bir etkileri olamayacağı, ya da ayrı kimliklerini bırakmaları gerektiği anlamına gelmez. Hiçte değil. Yalnızca, kapitalizmin başlıca (biricik değil) "mezar kazıcısı"nın örgütlü işçi sınıfı olmaya devam ettiği anlamına gelir. Burada 'tarihsel dönüşümün vazgeçilmez öznesi' vurgulanmaktadır. Ve eğer, ısrarla söylendiği üzere, örgütlü işçi sınıfı bu görevi üstlenmeyi reddedecekse, bu görev yerine getirilemeyecek demektir."(38)
Diğer bir deyişle: Postmodern Amerikan enternasyonalizminin "evrenselleştirilmiş ayrıcalığına"(39) ancak ve ancak sosyalist enternasyonalizmin "ayrıcalıklı evrenselliği" karşı koyabilir. Postmodern sol bu konumu terketmiştir ve böylelikle küresel kapitalist hakimiyetin benzersiz iktidar gücünü görmeye yanaşmamaktadır. Marksistlerin düşündükleri gibi, yıkım günleri yaklaştıkça kapitalizm tersine daha da güçlü görünüyor. Gerçekte "kağıttan kaplan"dan başka bir şey değil ve vazgeçilemez hiç bir özgünlüğü yok. Ama böylesi bir yadsımayla Hardt ve Negri'nin mutluluk tasviri arasında kapitalizm, savaşılmadan öylece duruyor. Günümüzde gerekli "uzlaşmaz gerçekçiliğinin" bir yönü, Miliband'ın yukarıda vurguladığı gücün ve gerçekliğin farkında olmaktır. Ancak ve ancak "egemen sistemle her türden bağdaşmayı, kendi gücünü hafifseyecek her türlü miskinliği reddederek"(41), önümüzdeki görevlerin farkına varılabilir. İdealizm ve mistisizm yalnızca, gelecekteki esaslı dönüşümler için yeniden ortaya çıkmakta olan potansiyeli baltalamaya yarar.
NOTLAR
(*)Basher Abu Manneh,The Illusions of Empire, Monthly Review, Volume 56, no.2 -June.
Beşir Abu Manni Barnard Kolej'de İngilizce dersi vermektedir. Bu makale, Michael Hardt ve Antonio Negri'nin "İmparatorluk" adlı kitapları üzerine yazarın yönettiği bir sempozyuma sunuş yazısının özetlenmiş halidir. "İmparatorluk ve ABD Emperyalizmi" Sempozyumu ilk olarak, Interventions: International Journal of Postcolonial Studies 5, no.2 (2003)'te yayınlandı ve www.tandf.co.uk/ sitesinden ulaşılabilir. Manni aynı zamanda, Hamid Dabashi tarafından yayınlanan, Dreams of a Nation: On Palestinian Cinema, kitabında yer alan "Palestine Revealed: The Liberation Cinema of Michel Khleifi," başlıklı çalışmanın yazarıdır.
(**) Metinde parantez içinde verilen tüm numaralar, Hardt ve Negri'nin kitabındaki sayfaları işaretlemektedir.
1) Mark Leonard, "Sol küreselleşmeyi sevmeli," New Statesment, 28 Mayıs 2001; Emily Eakin, "Bir sonraki büyük düşünce ne? 'İmparatorluk' için sinyaller giderek yoğunlaşıyor," New York Times, 7 Temmuz 2001.
2) David Smith, "İşçiler için harika bir gelecek öngörüyor,"The Sunday Times, 15 Temmuz 2001; David Pryce-Jones, "Şeytanın İmparatorluğu: 'günümüzün ateşli, gösterişli komünist kitabı'," National Review, 17 Eylül 2001.
3) V.I. Lenin, N. Buharin'in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi (New York: Monthly Review Press, 1974) kitabına "Önsöz" (1915 orijinal baskı), sf.13-14.
4) Paragraf içindeki tüm alıntılar: V.I. Lenin, "Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması," Seçme Eserler (Moskova: Progress Publishers, 1968), sf.169-292.
5) Buharin, Emperyalizm, sf.142.
6) Lenin,"Önsöz", sf.12.
7) Lenin, "Emperyalizm," sf.232.
8) V.I. Lenin, "Parti Programının Revizyonuyla İlgili Materyaller," Toplu Eserler, c.24 (Moskova: Progress Publishers, 1964), sf.464.
9) Lenin, "Emperyalizm,"sf.232-233.
10) Lenin, "Emperyalizm," sf.14.
11) Lenin, "Önsöz," sf.14.
12) Lenin, "Emperyalizm." Sf.208.
13) Bu ve paragrafın yukarısındaki alıntılar: Leon Troçki, Avrupa ve Amerika: Emperyalizm üzerine İki Konuşma (New York: Pathfinder Press, 1971)
14) Ellen Meiksins Wood, "Marks'a Dönüş," Monthly Review 49, no.2 (1997): sf.5.
15) Gilbert Achcar, Barbarlık Çatışması, (New York: Monthly Review Press, 2002).
16) Peter Gowan, Küresel Kumar... (Londra: Verso, 1999), sf.142.
17) Edward Said, Güç, Politika ve Kültür: Edward W. Said ile Söyleşiler (New York: Vintage, 2002), sf.357.
18) Neil Smith, "Amerikan Lebensraum'undan Sonra: 'İmparator,' İmparatorluk ve Küreselleşme,"Interventions 5, no.2 (2003): 261.
19) Gowan, Küresel Kumar, 163.
20) Gowan, Küresel Kumar, vii.
21) Peter Gowan, "Amerikan Yükselişinin İzahı: 'Küreselleşme'nin ve ABD Küresel Gücünün Rolü," New Political Economy 6, no.3 (2001): sf.373.
22) Leo Panitch, "'Değişen Dünyada Devlet': Küresel Kapitalizmin Sosyal-Demokratlaştırılması mı?," Monthly Review 50, no.5 (1998): sf.22.
23) Aijaz Ahmad, "Küreselleşme: Bir İttifak Toplumu mu?," Frontline,
no.20 (2000), http/www.flonnet.com/fl1720/17200490.htm.
24) Peter Gowan, "Amerikan Küresel Egemenlik Kavgası," Leo Panitch ve Colin Lays'in editörlüğünde, Sosyalist Sicil 2003: Savaşçı Kimlikler (New York: Monthly Review, 2002), sf.1-27.
25) David N. Gibbs, "Washington'un Yeni Müdahaleciliği: ABD Hegemonyası ve Emperyalistlerarası Rekabet," Monthly Review 53, no.4 (2001): sf.16.
26) Michael T. Klare'in "Soğuk Savaş Sonrası Dönemde ABD Askeri Politikası"ından, Leo Panitch ve Ralph Miliband editörlüğünde, Sosyalist Sicil 1992: Yeni Dünya Düzeni? (Londra:Merlin, 1992), sf139.
27) Her iki alıntı Peter Gowan'dan, NATO'nun Yugoslavya Saldırısının Euro-Atlantik Kökeni,", Tarık Ali ed., Evrenin Efendileri?:NATO'nun Balkan Haçlı Seferi (Londra: Verso, 2000), sf.19, 8.
28) Robert Cooper, "Postmodern Devlet," Mark Leonard ed., Dünyanın Yeniden Düzenlenmesi (Londra: The Foreign Policy Centre, 2002), sf.19.
29) Chris Patten, "Egemenlik ve Ulusal Çıkar: Eski Kavramlar, Yeni Anlamlar," http://europa.eu.int/comm/external_relations/news/patten/sp02_77.htm.
30) Peter Gowan, "Neoliberal Kozmopolitizm," New Left Review II, no.11 (2001): sf.85.
31) Michael Hardt, "Evren Efendilerimizin Aptallığı," Guardian, 18 Aralık 2002.
32) Perry Anderson, "Güç ve Rıza," New Left Review II, no.17 (2002): sf.24.
33) Anderson, Güç ve Rıza, sf.30.
34) Karl Marks, Kapital, c.1, (Moskova: Progress Publishers, 1954), sf.621.
35) James Heartfield, "Öznenin Ölümü" Açıklandi (Sheffield Hallam University Press, 2002), sf.148.
36) Stephen Morton, "'Dünyanın İşçileri Birleşiniz' ve Diğer Olanaklı Önermeler", Interventions 5, no.2 (2003): sf.293.
37) Karl Marks ve Friederich Engels, "Komünist Parti Manifestosu," Seçme Eserler (Londra: Lawrence & Wishart, 1968), sf.44.
38) Ralph Miliband, "Britanya'da Yeni Revizyonizm," New Left Review, no.150, (1985): sf.13.
39) Terry Eagleton, Kültür Düşüncesi (Oxford: Blackwell, 2000), sf.78.
40) Ronaldo Munck, Marx @ 2000 (London: Zed, 2002), sf.152.
41) Perry Anderson, "Dönekler," New Left Review II, no.1 (2001): 14.