|
-Azınlık içinde azınlık(Herkül Milas-Azınlıkça) Batı Trakya Türk ve İstanbul Rum azınlığının temsilcilerinin de yer aldığı üç toplantının sonuncusu 21 Mayıs’ta Gümülcine’de gerçekleşti. Merkezi İstanbul’da bulunan Lozan Mübadilleri Vakfı ile Selanik’te kurulmuş olan KEMO (Azınlık Grupları Araştırma Merkezi) tarafından organize edilen ve Avrupa Birliği Komisyonu tarafından desteklenen bu toplantıların birincisi eğitim sorunlarına (Gümülcine, 3 Aralık 2004), ikincisi ise medya sorunlarına ayrılmıştı (İstanbul, 26 Şubat 2005). Üçüncüsü azınlıkların kimliğini de ilgilendiren önemli bir konuyu ele alıyordu: din ve inanç özgürlüğünü. Daha önce de bu toplantılardan söz etmiştim (14 Aralık’ta). İlgilenenler katılımcıların bildirilerini ve sonuçları Gümülcine’de yayımlanan Azınlıkça dergisinde bulabilirler. Ben burada kısaca son toplantının havasından ve beni hep düşündüren ‘çağdaşlık eksikliği’ sorunundan söz edeceğim. Bundan önceki iki toplantıda katılım büyüktü. Konuşmaları ayakta izleyenler çoktu. Oysa son toplantıda Batı Trakya azınlığının sınırlı katılımı göze battı. Benim anladığım, birileri bu girişimi beğenmemiş ve onaylamamıştı. İzleyicileri ama bazı potansiyel konuşmacıları da toplantıdan uzaklaştıran, çok önceden alınan bir karar yüzünden olsa gerekti. İleri sürülen neden, biri seçilen ötekisi devletçe atanan müftülerin ya da temsilcilerinin bir arada bulunamaması; yani birinin ötekini meşrulaştırmak istememesi. Ama benim öğrenemediğim başka nedenler yüzünden de kimileri dinleme ve konuşma haklarını kullanmamış olabilir. Azınlıktan yana ya da karşı olmak Yazık oldu. Çünkü kendi türünde bir ilk olan bu forumdan yararlanmak gerekirdi. Söyleyeceği bir şeyleri olanlar seslerini duyurmalıydı. Toplantıda azınlık ve din konularında deneyimli kimselerin yanı sıra İstanbul’dan gelen Patrikhane’nin temsilcisi, Yunanistan ombudsmeni, Türk ve Yunan hukukçular, siyaset bilimcileri, tarihçiler toplantıda yer alıyordu. Katılanlar sıkıntıları ve dertlerini sıraladı, din özgürlüğünü kısıtlayan komik-trajik devlet uygulamalarından söz etti. Tarafların anlaştıkları nokta, dinin çekirdeği olan inanç kısmına devletlerin pek karışmadığı; ama dinsel kurumların yönetimiyle ilgili alanda azınlıklarla bir güç kavgasına girişmiş olduklarıydı. Muhtemelen ‘azınlıklara kim egemen olacak ve yönlendirecek’ gibi kaygılarla devletin fazlasıyla müdahaleci ve özellikle yasakçı olduğu söylendi. Ancak inançla ilgili kurumların inancın serbestçe ifade edilmesi için serbest olmaları gerektiğinden, sonunda inanç ve düşünce özgürlüğü konusunda da devletin bu müdahaleleri yüzünden her iki ülkede gerçek sıkıntıların ve önemli eksikliklerin varlığına karar verildi. Her iki azınlık cemaati, dar görüşlü siyasi hesaplar yüzünden (genellikle ‘karşılıklılık’ ilkesi ya da ‘yüksek çıkarlar’ söylemiyle) kısıtlamaların yaşandığını dile getirdi. En azından azınlık temsilcileri bu konuda birbirini anlayabildi. Azınlık statüsünde bulunan bu cemaatler teoride yasalarla ve uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmış olmalarına karşın, pratikte özgürlükleri kısıtlanmaktadır. Azınlık üyesi olarak yaşamış olmamdan olacak, her zaman kendimi azınlıkların yanında ve devlet uygulamalarının karşısında hissettim. Çoğunluğun karşısında güçsüz, konumu yüzünden çekingen, farklı olduğundan dışlanan azınlıkları savunmak benim için en doğal davranış, hatta bir reflekstir. Ama son Gümülcine toplantısında durum farklıydı. Azınlık, bir çoğunluk karşısında bulunmuyordu; temelde toplantı azınlıklar arasındaydı. Ve bende başka bir kimliğim depreşti: birey kimliğim. Azınlık cemaati içinde yeniden azınlık hisseden bir birey olarak, bana çoğunluk gibi görünen cemaate karşı çıkma gereğini duydum. Azınlık-devlet ilişkisi Azınlığın içinde farklılaşan bireyler, yani cemaatin genel havasına ayak uydurmayanlar aynen çoğunluğun karşısındaki azınlıkların durumuna benzer bir durumla karşılaşıyorlar: bir kuşku, güvensizlik ve nihayet dışlanma çemberi onları sarıyor. Çoğunluk nasıl azınlıkların haklarına saygısız davranıyorsa, cemaat de bireye öyle davranıyor. Farklılaşmasını yadırgıyor, çatlak sesleri beğenmiyor ve bunu çeşitli biçimde hissettiriyor. Azınlık cemaatimin içinde iki farklı dışlanma yaşadım: birincisi azınlık üyesi olarak çoğunluktan, ikincisi farklı telden çalan bir birey olarak kendi cemaatimden. Sürekli olarak (ve kuşkusuz haklı) sitemde bulunan azınlıkların bütünüyle günahsız olmadıklarını dile getirdim. Aslında bütün toplum tahammülsüz; çoğunluğu ve azınlığıyla. Herkes kendi güç odaklarına sığınarak bir tür egemenlik peşindeymiş gibi davranıyor, egemenliğini pekiştirmek istiyor. Merkezi hiyerarşiye uymayanlar hoşgörüsüzlüğü tadıyorlar. Farklılığı kabullenememe toplumsal bir eğilim olunca otoriter ve hoşgörüsüz davranış aileden akademik dünyaya, azınlık üyelerinden çoğunluk liderlerine kadar her tarafta görülebiliyor. Ve herkes kendi hakkının tanınmasını isterken, çuvaldızı ötekine batırıp arada kendi haksız yolunu izleyebiliyor. Azınlık-devlet ilişkisi söz konusu olduğunda azınlıktan yana, cemaat-birey söz konusu olduğunda ise bireyden yana olmam insanların birden çok kimlik taşıdıklarının güzel bir belirtisi. Ama birey kimliği yeni bir kimlik. Küçük cemaatler, örneğin azınlıklar gibi görece kapalı toplumlar, tarih içinde hep var olmuştu. Bireyin ve haklarının öncelikli olarak ortaya çıkışı ise yenidir. Sivil toplumlarla, demokratik haklarla ve aydınlanma hareketiyle ve özellikle çağdaş toplumla ilişkili bir yeni referanstır. Bu bağlamda sıkıntıların yalnız çoğunluktan ya da azınlıktan kaynaklanmadığını, toplum olarak bazı eksiklikleri paylaştığımızı da düşünebiliriz. Örneğin, bir toplantının sabote edilmesi bir hiyerarşinin toplum üzerinde egemen olduğu durumlarda gerçekleşebilir. Bireyciliğin kök saldığı toplumlarda ayrışımlar öylesine çok olacak ki, hemen hemen herkesi bağlayan toplu davranışlar olanaklı olamayacak. Çok seslilik, koro halinde aynı şarkıyı söylemek anlamını taşımayacaksa, ancak bireylerin bağımsız davrandıkları durumlarda sağlanabilir. Toplumsal hoşgörü, bir çoğunluk liderliğinin bireylere bazı konularda ‘izinler’ bahşetmesiyle değil, bireylerin bağımsızlıklarını topluma kabul ettirebilecek derecede öne çıkmalarıyla gerçekleşir. Benim tanıdığın azınlıklar ise bu konuda henüz bütünüyle çağdaşlaşmış sayılamazlar.
|