BATI TRAKYA-ATILIM

    Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.....

-Barışın “Potemkin Köyü”, Annapolis.(Alain Gresh)
Irak’taki yabancı savaşçılar kim?
Richard A. Oppel’in 22 Kasım tarihli İnternational Herald Tribune’ deki makalesi, “Irak’taki savaşçılar ABD’nin müttefiki olan ülkelerden geliyor”, başlığını taşıyordu. “ABD’li askeri yetkililere göre geçen yıl intihar eylemleri veya saldırılara katılmak üzere Irak’a gelen yabancı savaşçıların %60’ı her ikisi de ABD’nin teröre karşı mücadelede müttefiki sayılan Suudi Arabistan ve Libya’dan geliyordu”.

Körfez ve dolar

Liberal haftalık İngiliz dergisi The Economist’ in bir dosyayla da desteklenen baş yazısında: “Ortadoğu’nun petrol ihracatcısı ülkeleri paralarının dolara bağımlılığına son veriyor”  deniyor. Böyle bir önlem, doların dünya ekonomisindeki yerinin zayıfladığı, dolayısıyla ABD’nin rolünün de aşındığının doğrulanması anlamına gelecektir.

Fransa dışişleri bakanlığı sözcüsünün Crif’e davet edilmesi

Fransız dışişleri sözcüsüyle görüşmenin ardından Yahudi örgütlerinin temsilci konseyi [Crif]’in  internet sitesinde yer alan 22 Kasım tarihli bir makalenin başlığı şöyle: “ Martinon: İran tehlikesinin uzak olduğunu söyleyenler sorumsuzdur “. Makelede bir kaç alıntı:

“David Martinon’a göre Fransayla İsrail arısında 6 Mayıs 2007’den beri yeni bir “balayı dönemi” yaşıyor. Aslında ‘Altı Gün Savaşı’ öncesi dönemle mukayese yapmak mümkün. Martinon,İsraille Fransa arasındaki ikili ilişkileri geliştirmek isteyen Nicholas Sarkozy’nin arzusuna tercüman olarak:“ Eğer barış süecinde etkili olmak istiyorsak, İsrail’e sürekli akıl vermek yerine onunda dostça konuşmalıyız”diyor.

Nicolas Sarkozy’nin İran’ı nükleer bir tehdit olarak gördüğünü hatırlatan David Martinon, devamla şöyle diyor: Fransa’nın ekonomik çıkarlarının zarar göreceği kaygısı dikkate alınmadan Tahran’a yönelik yaptırımlar sertleştirilmelidir. Tüm diğer AB ülkelerinde olduğu gibi, Fransız şirketlerinin de İran’dan çekilmeleri istendi. Her kim ki. İran tehlikesi uzakta diyorsa sorumsuzdur.”

Barışın “Potemkin Köyü” Annapolis

“27 Kasında ABD’deki Annapolis’te (Maryland) İsraillileri ve Filistinlileri bir araya getirecek olan toplantı şüphesiz bir başarı olacaktır. Daha önce 2007 ve 2005 Charm-el Şeyh zirvelerinde olduğu gibi. Aynı şekilde 3 Haziran 2003 de Abaka’daki gibi... Ocak 2001’de Taba’daki son görüşmelerden beri, hiçbir sonuç vermeyen bu tür toplantılar tekrarlanıp durdu. Zira, barışın parametreleri eski tarihlere göre saptandı: buna göre Filistin’in sınırları yeşil hatta, 1948’deki ve 1967’deki ateşkese olabildiğiece sadık kalacaktı; muhtemel İsrail ilhâkleri toprak değişimiyle ödünlenecekti; Kudüs bölünecekti; geri dönmek isteyen Filistinli mültecilerin ezici çoğunluğu İsrail’e değil, Filistine gelecekti. İyi de bu gün  hâlâ bunları gerçekleştirmek mümkün mü?  İşte 25-26 Kasım tarihli Le Monde da Gilles Paris: “ Annapolis Zirvesi: güvensizlikten çıkış” başlığını taşıyan yazıda bunları söylüyordu. 

Her ne kadar başkan Bush “önemli bir konuşma” yapacak olsa da, Annapolis toplantısı sonu olmayan yeni bir barış “süreciyle” sonuçlanacak , zaten kimse sahte gülücükler ve fotoğraf galerileri için çekilecek fotoğraflar dışında birşeyler olacağına inanmıyor. ABD dışişleri bakanı Condoleezza Rice her ne kadar Filistinlilere bir “politik ufuk” sunmalı demeyi sevse de, tanımı gereği söz konusu ufuk hiçbir zaman ulaşılmayan birşey...

Bush yönetimi böyle bir toplantı çağrısı yapma inisiyatifi aldığında, söz konusu olan Filistinle İsrail arasında nihai bir anlaşmanın imzalanmasıydı. Olmert ve Abbas uzun uzun tartıştılar ve bir sonuca varmalarının imkânsız olduğunu sonucuna vardılar. Nitekim, [ “Filistin kaynağı: Zirve yolunda anlaşmazlık devam ediyor”] başlığını taşıyan, 22 Kasım tarihli Haaretz’deki makalede, Amira Hass iki taraf arasındaki anlaşmazlıkları açıklıyordu. Zaten gazete iki taraf arasındaki tartışmaları içeren gizli projeyi de açıklamıştıki, taraflar bunun bir “doküman mı yoksa bir deklarasyon mu” olması gerektiği konusunda bile anlaşamamışlardı.

1787 Ocak ayında Rusya savaş bakanı Potemkin, Çariçe İkinci Katherina’yı Rusya’nın yeni fethettiği bölgeleri ziyaret etmek üzere davet ediyor. Potemkin’in biografından kaynaklanan efsaneye göre, “bakan Çariçe’nin geçeceği güzergaha karton hamurundan sahte köyler inşa etmiş, bununla hem çariçeyi pohpohlamak, hem de  köylünün durumuyla ilgili kaygılarını gidermek istemişt!” O zamandan beri  ‘Potemkin Köyü’ deyimi,  bir hükümetin kendi kamuoyunu veya uluslararası kamuoyunu yanıltma girişimlerini teşhir amacıyla kullanılıyor...

İşte 27 Kasım’da Annapolis’de ABD başkanının himayesinde başlatılan girişim tam da böyle birşey. Haftalarca sürecek medyatik lâf kalabalığı...

Bu toplantının hazırlık döneminde İsrail hükümeti tarafından verileceği söylenen ödünle ilgili bir- iki şey hatırlatmak gerekiyor: 450 Filistinli tutuklunun serbest bırakılacağı söyleniyor – toplam tutuklu sayısısı 10. 000 – Tabii hepsi bu kadar da değil, İsrailli yetkililier sadece Ekim ayında 600 kişiyi tutukladılar! İsrail hükümeti ‘yasal olmayan’ [ illegal] kolonileri sökeceğini ilan etti [ hatırlamak gerekir ki, uluslararası hukuk bakımından bütün koloniler “illegaldir” ama İsrail bununla israil otoritelerinin onayını almayanları kastediyor. Kaldı ki, bu vaad bu güne kadar sayısız defalar tekrarlandı ve verilen sözler asla tutulmadı. Hatırlatalım ki, Batı Şeria’da Filistinliler için her yer değiştirmede tam bir kâbusa dönüşen kontrol-noktalarının [ checkpoints] kaldırılacağı sözü de binlerce defa verildi ama hiçbir zaman tutulmadı. Birleşmiş Milletler’in bir raporuna göre, yol kesme [ roadblocks] noktalarının sayısı 572’ye ulaştı – 2005’deki 376 yol kesme noktasına göre % 52 artış... Nihayet somut bir önlem de şu: 2 Aralıktan itibaren İsrail Gazzze’ye verdiği elektiriği azaltacak ki, bu uluslararası hukuka göre kollektif cezalandırma anlamına geliyor ve “savaş suçu” sayılıyor.

Toprak konusunda İsrail’in tavizleri şöyle: Bir kere tartışmanın özü itibariyle İsrail’in 1967 sınırlarına çekileceğini kimse düşünmüyor. Kaldı ki, başkan Bush da zaten böyle birşeyi külliyen reddediyor. İsrail- Filistin, Bir çatışmaya dair gerçek başlığını taşıyan kitabımda [ Fayard, 2007], şöyle bir hatırlatma yapıyordum: “Başkan Bush, Sharon’a yazdığı 14 Nisan 2004 tarihli mektipta şöyle diyor: Sayın Başbakan, barışa önemli bir katkı yapacak, tarihsel değeri büyük bir girişim başlattınız. Sizi bu cesur kararınız ve çabanızdan dolayı hem kutluyor hem de destekliyorum. Bir dostunuz ve müttefikiniz olarak, Amerika Birleşik Devletleri sizin yanınızdadır ve planınızın başarısı için gerekeni yapacaktır. Başkan şöyle oevam ediyor: Nihai bir barış anlaşması çerçevesinde İsrail, tanınmış ve kesin sınırlara sahip olmalıdır. Bu da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 nolu kararları temelinde yürütülecek görüşmelerle gerçekleşebilir. Ortaya çıkmış olan yeni durum muvacehesinde ve önemli miktarda İsrailli nüfus yerleşimleri de söz konusuyken [...] nihai barış görüşmeleri sonunda 1949’daki ateşkes anındaki sınırlara geri denmek gerçekçi değildir”. Dolayısıyla artık 1967’deki sınırlara dönüş söz konusu değil ve Amerikan yönetimi İsrail tekyanlılığını [ l’unilatéralisme] destekliyor. Öyle bir tekyanlılık ki, Oslo anlaşmasının son kazanımlarını da yok ediyor. Bilindiği gibi Oslo anlaşması sorunun iki taraf arasındaki görüşmelerle çözülmesini öngörüyordu.”

Amerikan diplomasisinin tartışmasız başarısı, Annapolis toplantısına Arap ülkelerinin katılmasını sağlamasıdır [ kararsız kalan Suriye dışında]: Mısır ve Ürdün hevesle, Suudi Arabistan büyük tereddütle toplantıya katılıyor. Suudilerin katılımı için Washington’un epey baskı yapması gerekti, zira, Arap Birliğinin toplantıya katılmak için ileri sürdüğü koşulların hiçbiri mevcut değil: Hertürlü kolonizasyonun durdurulması, tüm anlaşmazlık konularının [ Küdüs’teki mülteciler de dahil] görüşülmesi, kesin ve zorlayıcı bir takvim oluşturulması... Daha da önemlisi, İsrail’in 1967 de işgal edilen topraklardan çekilme karşılığında İsrail’in tanınması ve bir Filistin devletinin kurulmasını içeren Arap barış planının kabulü ve Filistinli mülteciler sorununun her iki tarafı da tatmin edecek kalıcı çözümü...

ABD böyle bir toplantıyla asıl amacını gerçekleştirmeyi umuyor ki. söz konusu amacın Filistinlilerle bir ilgisi yok. Amaç ‘ılımlı’ denilen Arap ülkelierini, İsrail ve Avrupayı da kapsayan [ tabii Fransa’ya özel bir rol de düşmek kaydıyla]  İran tehdidine karşı geniş bir cephe oluşturmak...

Abdül Bari Atwan, Londra’da yayınlanan günlük gazete El Kudsi El Arabi’de 24 Kasım’daki yasısında  Arap Birliği’ ve Suudi Arabistan’ın konferansa katılmasınını değerlendiriyor:  Böylece ılımlı Arap ülkeleri İsrail ve ABD ile yoğun bir askeri ekonomik ve politik, işbirliğine girişmek durumunda kalacaklar. Bazı Arap ülkelerinin İsrail tehlikesinden daha büyük bela olarak gördükleri İran’a karşı bir cephe oluşturuluyor.”

Bu aynı zamanda İsrail basınının da görüşü. 23 Kasım tarihli günlük gazete Haaretz’in baş yazısında [ don’t knock Annapolis] : “ Şüphesiz Annapoliste İran sorunu gündeme gelecektir. İsrail ve genel bir çerçevede Arap ülkeleri, ABD’den ve müttefiklerinden köktenci bir haydut olan İran’ın tehdidinden  ve onun nükleer proğramından kendilerini korumalarını [...] isteyeceklerdir. Başkan bu kuliste İsrail- Filistin ilişkilerinde bir iyileşme, İran’a karşı kararlı bir uluslararası cephe oluşturmayı kolaylaştıracağının önemle belirtti.”

Shimon Shiffer de günlük gazete Yediothda benzer görüşleri paylaşıyor:

“Gelecek haftanın asıl önemli toplantısı Maryland da değil Washington’da yapılacak. 28 Kasım Çarşamba günü Annapoliste şaşalı fotoğraf çekme gösterisinin ardından, İsrail başbakanı Ehud Olmert, ABD başkanı Bush’la “Filistinle ilgili olmayan sorunları” görüşmek üzere biraraya gelecek”. Orada en önemli  gündem maddesi olan İran’la ilgili sorunun adı konacak.”

Olmert İsraildeki  İran sorunuyla  ilgili tartışmalarda tam bir şahin görüntüsü veriyor. İran’ın nükleer tehdidinin ancak askerî yöntem ve araçlarla bertaraf edilebileceğini, İsrail’in de böyle bir operasyonun bedeleni ödeyebileceğini söylüyor. Olmert’in en büyük destekçisi de Benyamin Netanyahou. Temel soruysa  Bush’un ne yapacağı? Zira sadece 14 ayı var. Bu, başkanlığının son yılında karar vermek için  hem çok uzun hem de çok kısa bir zaman. Kamuoyu bölünmüş durumda. Gözünü Ameriken kamuoyu yoklamalarına çeviren Netanyahou, İran’a saldırıya karşı olanların oranı , eskiden %70 iken bu gün söz %50 diyor.”

Condolezza Rice, Nashville’deki Birleşik Yahudi Cemaatleri [ United Jewish Communities] genel kurulunda yaptığı koruşmada, Filistin-İsrail anlaşmazlığının iran’la ilişkisini şöyle açıkladı: Böylece bayanlar baylar, Asıl söz konusu olan herşeyden önce Orta Doğu’nun geleceğidir. Başlarında her seferinde daha çok İran’ın olduğu şiddet yanlısı aşırılar, korkuyu dayatmak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. İdeolojileri Orta Doğu halkına nefretle dolu. Ve aşırılığa yatkın gençler bu amaçla seferber ediliyor. Bu da her iki ülke için  sorunun acilen çözümünü gerektiriyor [...] Eğer Filistinli reformistler halklarının bağımsız bir devlet beklentisine cevap veremezlerse, ılımlı merkez çökebilir ve gelecek Filistinli nesil aşırılar için kolay yem haline gelebilir ve durum kontrolden çıkabilir [...] Zaman, İsrailli, Filistinli, Amerikalı ve Arap sorumlular için barışın gerektirdiği zor kararı verme, gereğini de cesaretle  ve inançla yapma zamanıdır.”

Görünen o ki, Annapolis en iyi koşullarda güdük sonuçlar vadedebilir ama medyanın onu barış yolunda “ büyük bir ilerleme” olarak sunması ihtimal dışı değildir. Elbette bu bir yalan ama yine de ABD’ye birkaç aylık manevra imkânı sağlayacağı da bir gerçek... Netice itibariyle 27 Kasım arefesinde sorulması gereken asıl soru şu olabilir: Annapolis’teki Potemkin Köyü İran’a yönelik bir savaşı gizliyor mu?

 
Bu yazı Le Momde Diplomatique'nin internet sayfasından Fikret Başkaya Tarafından Çevrilmiştir