|
-Sudan'da petrol savaşı(REŞAD ÖZKAN - MHA) Sudan'ın batısındaki Darfur bölgesinde yaşayan yerli halk ile İslamcı Arap milisler arasında yıllardır savaş cereyan ediyor. Çatışmalar bölgede 1990'lı yıllardan sonra petrol yataklarının bulunmasının ardından had safhaya ulaştı. Sudan'daki askeri rejim Cancavid olarak nitelendirilen Arap milisleri destekleyerek, bölgede bir etnik temizlik yürütüyor. Sayıları 12 bin olarak tahmin edilen Cancavid milislerinin başında Khortum idaresi ile yakın ilişkileri bulunan Musa Hilal bulunuyor Sudan kelimesi "siyahların ülkesi" anlamına gelmektedir. Afrika kıtasının kuzeydoğu tarafında yer alan Sudan zengin petrol rezervleri ile zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen dünyanın en yoksul ülkeleri arasında bulunmakta ve 1989 yılından beri General Ömer Hassan Ahmed el-Beşir'in başında bulunduğu bir askeri cunta tarafından yönetilmektedir. İngiltere'den bağımsızlığını kazanan Sudan, 1956 yılından bu yana aralıksız olarak süren iç çatışmalara sahne oluyor. İç çatışmanın nedenleri 1990'lı yıllarda Sudan'da petrol rezervlerinin bulunması ülkedeki barışı da tehlikeye soktu. Petrol rezervlerinin bulunduğu bölge ise Darfur. Darfur bölgesinde buraya köle olarak getirilen Hıristiyan siyah Afrikalılar yaşamakta. Yüzde beşi Katolik ve yüzde beşi Protestan olan Afrikalılar arasında Müslümanlığı benimsemiş olanlar da var. Petrolden elde edilen gelirlerin üzerinde hak sahibi olmak isteyen ayaklanmacılar, ayrıca merkezi Sudan hükümetinin kendi bölgelerine yatırımların yapılmasını da şart koşuyor. Ana hedefleri ise Darfur'un bağımsızlığı, ancak buna yanaşmayan hükümet Darfurluları sindirmek ve yerleşim bölgelerinden sürmek için Arap asıllı yerlilerden oluşan Cancavid denilen süvari silahlı milisleri dolaylı yollardan destekliyor. Fakat dış dünyanın tüm baskı ve tepkilerine rağmen Sudan'ın İslami rejimi, Cancavid milislerini desteklemediğini iddia etmekte ve Batılı ülkeleri özellikle Almanya'yı Sudan'ın içişlerine karışmakla suçlamaktadır. Petrol savaşı Sudan'ın dış dünyaya ihraç ettiği zenginliklerin başında ham petrol ve petro-kimya ürünleri geliyor. Fakat gerçekten Sudan'ın ne kadar varil petrol ihraç ettiği bilinmiyor. Ancak örneğin 2001 yılında günde 209 bin 100 varil petrolün Sudan tarafından ihraç edildiği tahmin ediliyor. Ekonomi uzmanları ise bu rakamın çok daha yüksek olduğunu ileri sürüyorlar. ABD'nin verdiği bilgilere göre ise şu anda Sudan'ın petrol hacmi 560 milyon varil civarında. Yeni petrol kuyularının açılması ve rafinerilerin üretime geçmesi halinde ise ülkenin en az 3 milyar varil petrol rezervine sahip olabileceği tahmin ediliyor. Sudan daha petrol üretiminin başında bulunuyor. Yeni kuyuların açılması ve petrol aramalarının devam etmesi için yabancı firmalar adeta kıyasıya bir rekabet içinde. Ancak petrol arama hakları imtiyazlarının belli devletlerin şirketlerine verilmesi bazı yabancı ülkeleri Sudan rejimine karşı harekete geçiriyor. Petrolün dışında ayrıca, elmas, uranyum, bakır, kurşun, demir, antimon (Rastık Taşı), pamuk/tekstil ürünleri, hayvancılık, tarımcılık, çimento, yağ, şeker, kuruyemişler, makine taşımacılık gibi ürün ve sektörlere de sahip olan Sudan ayrıca bunları dış ülkelere ihraç ediyor. Tüm bunların dışında Sudan'ın zenginlik kaynakları arasında altın ve Arabikum lastiği de bulunuyor. Bu zenginliklerin asıl merkezi de Güney Sudan, yani: Darfur. Ancak halk bu zenginliklerden gelen gelirlerden doğrudan faydalanmadığı gibi hükümet halkın refah gücünü yükseltmek ve 40 milyonluk nüfusun 13 milyona yakın işsizine bir çare bulmak için doğrudan yatırımlarda bulunmuyor yeni iş alanların açılmasına ortam yaratılmıyor. Açlık ve yoksulluk kol geziyor. Paralar iktidar gücünü elinde bulunduran bir azınlığı teşkil eden askeri-bürokrat elitin cebine akıyor. Devlet güçlerinin yanında ayrıca aşiret güçleri de büyük bir rol oynamaktadır. Mülteciler zor durumda Bir Amerikan yardım kuruluşu olan USAID'e göre Darfur'da şu ana kadar 80 bin kişi hayatını kaybetti. BM ise ölü sayısının 50 bin civarlarında olabileceğini tahmin ederken, 1 milyona yakın köylünün ise yerlerinden sürüldüğü ve mülteci durumuna düştükleri ifade ediliyor. Ancak tüm bu verilere rağmen şimdilik Darfur'daki gelişmeler hakkında somut bir resim elde etmek mümkün görünmüyor. Sudan hükümeti bir yandan dış dünyaya haberlerin sızmasını önlerken, Batılı hükümetler ise askeri bir müdahaleye gerekçe bulmak için Sudan'da etnik temizlik, soykırım yapıldığını ön plana çıkartmakta ve bu konuda kamuoyu oluşturmaya çalışmaktalar. Sudan hükümetine gözdağı vermek isteyen Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac ise Darfurlu mültecilere yardım etmek ve korumak için Çad'da bulunan askeri birliklerini hazır duruma geçirdi. Mülteci kampları üzerinde uçuş yapması bekleen Fransa uçaklarının mültecilere havadan gıda yardımlarını ulaştırmaya çalışacağı belirtilirken, Afrika Birliği de bölgeye askeri güç göndermek için harekete geçmiş bulunuyor. BM'den karar tasarısı Darfur ile ilgili BM'nin aldığı karar tasarısı 30 gün içinde Cancavid milislerinin silahsızlandırılması ve Darfur'daki "soykırımın" derhal durdurulmasını öngörüyor. Ayrıca Cancavid ve Darfur ayaklanmacılarına silah ambargosunun konulmasına yer veren karar tasarısı, "Sudan hükümeti gereken sorumluğu yerine getirmez ise uluslararası camia onunla ekonomik ilişkilerini keser" ibarelerini de içeriyor. Çin, Rusya ve Pakistan'ın talebi üzerine karar tasarısında Sudan'a karşı "ambargo" kelimesi yer almıyor. Sudan askeri hükümeti ise hiçbir yabancı gücün içişlerine karışmasını istemiyor. Buna Arap Birliği ülkeleri de destek veriyor. BM'nin kabul ettiği karar tasarısının tek taraflı olduğunu ileri süren Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail geçtiğimiz gün yaptığı bir açıklamada, "Karar tasarısı sadece hükümeti suçluyor ve önlem almasını istiyor, oysa Darfur'da silahlı bulunan ayaklanmacılardan hiç bahsetmiyor, onların durumu ne olacak, bu sorun nasıl çözülecek?" sorusunu yöneltti. Sudan'dan ayrılmak isteyen siyahlar ve animistler ise askeri ve siyasi güçlerini Güney-Sudan Halk Kurtuluş Harareti (SPLM/A) ve Darfur Adalet ve Eşitlik Haraketi (JEM) adllı örgütte birleştirmiş bulunuyorlar. Özelikle SPLM/A'nın en çok da Sudan'da faaliyet içinde bulunan Alman ticari firmaları tarafından desteklendiği Sudan hükümeti tarafından iddia ediliyor. Başta Almanya ve İngiltere'nin bir askeri müdahaleyi gerekli görmeleri Khortum'un bu görüşlerini güçlendiriyor. Geçtiğimiz ay İngiltere Başbakanı Tony Blair, İngiliz ve Avustralya askerlerinden oluşan bir birliği Darfur'a göndermek için öneride bulunmuştu. Batılıların iştahını kabartıyor Peki Almanya hükümeti ne yapıyor? İki koalisyon ortağı da acilen bir askeri müdahaleden yana görünüyor: Dışişleri Bakanlığı'nda devlet müşaviri olan Yeşiller'den Kerstin Müller geçen aralık ayında askeri müdahale için baskının yapılmasını istiyordu. Federal Kalkınma ve Gelişme Bakanı SPD'li Heidemarie Wieczorek-Zeul de bu yılın mayıs ayından bu yana Darfur'a bir askeri müdahalenin yapılması için ABD, NATO ve AB nezdinde destek arıyor. Wieczorek-Zeul Sudan'a gönderilecek çevik gücün Afrikalı askeri birliklerden oluşmasını isteyip bunların AB tarafından finanse edilmesini de öneriyor. Yani bakan Afrikalıları Afrikalılara kırdırtmak istiyor ve sonradan petrol kuyuları ve zenginlik yatakları üzerinde oturmak istiyor. Eski solculardan ve sürekli "insani yardım" sözcülerinden olan Dışişleri Bakanı Joshica Fischer de "Darfur'da soykırımı engellemek istiyorsak, acilen askeri müdahale gereklidir" diyor. Washington yönetimi ise "küresel terörizme karşı" Sudan ile "işbirliği" yaptığı için "ambargo ve yaptırımlardan" bahsederken doğrudan bir "askeri müdahale" sözünü ağzına bile almıyor. Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail ise sadece bunlara ateş püskürmekle yetiniyor ve içerde hükümetinin askeri ve siyasi konumunu daha da oturtmaya çalışıyor. Almanya'nın doğrudan bir askeri müdahale istemesinin gerekçelerini şöyle izah edebiliriz. Almanya açlık ve savaşın hüküm sürdüğü bölgelere insancıl yardımları ulaştırma yerine doğrudan bir askeri müdahaleyi gündeme getiriyor. Kuşkusuz bu Almanya açısından anlaşılır bir durum. Demiryolları raylarını döşeyen ve üreten merkezi Almanya'nın Bad Oldesloe kasabasında bulunan Alman "Thormahlen Schweibtechnik" şirketi kaynak teknolojisinde uzman. Demiryolları raylarını döşeyen bir firma Güney-Sudan'ın (Darfur) Yuba şehrinden Uganda üzerinden Kenya'ya kadar demiryolları raylarını döşemek için Güney Sudan Kurtuluş Örgütü SPLM/A ile bir anlaşma imzalamıştı. Geçtiğimiz ayın başında Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya gelen Alman Thormahlen firması ve SPLM/A temsilcilerinin 3 milyar dolarlık anlaşmaya son biçimini verdikleri de belirtiliyor. Thormahlen firmasının 2 bin 500 kilometrelik döşeyeceği demiryolu üzerinde Darfur'da fışkıran akaryakıtın sarnıçlı (tanklı) trenlerle Uganda üzerinden Kenya'nın Mombasa Limanı'na taşınması planlanıyor. Bunun için Alman firması ancak Darfur'un Sudan'dan ayrılmasıyla aldıkları milyarlık ihalelerinin yaşama sansı olabileceğini savunuyor ve askeri bir müdahale için hükümet üzerinde baskı uyguluyor. Darfur'daki petrol yataklarını "bağımsızlık mücadelemizin atar damarıdır" diye değerlendiren SPLM/A liderlerinden Costello Garang, Thormahlen firmasıyla olan anlaşmayı savunuyor. Ayrıca anlaşmayı savunan Kenya basını da Darfur-Kenya arasında bir demiryolunun döşenmesini olumlu görüyor ve böyle bir şeyin siyah kıtanın coğrafyasının değişmesine yol açıp aynı zamanda yeni sınırların çizilmesine de yol açabileceğini ileri sürüyor. "Almanya'nın Güney Sudan'da uzak kalması düşünülemez" diyen Thormahlen firmasının başkanı Klaus Thormahlen ise "Güney'de zengin petrol rezervleri, altın, uranyum, ne ararsan var" diyor. Şu ana kadar ise Güney'de elde edilen petrol Sudan'ın kuzeyinde bulunan Kızıldeniz'den dünyaya açılan Port Sudan Limanı üzerinden dış ülkelere taşınıyordu. Kuzey-Güney boru hattının kalmasından yana olan hükümet ayrıca bu hattın modernleştirilmesi için de elinden ne geliyorsa yapıyor, Darfur-Nairobi hattına ise kesinlikle karşı çıkıyor. Petrolün Darfur-Kenya hattında dış dünyaya açılması Sudan'ın petrol yatakları ve zenginliği üzerinde kontrolü kaybetmesi anlamına da geliyor. Geçtiğimiz hafta kuzeye akan boru hattının modernleştirilmesi için Rusya, Çin, Malezya, Fransa ve İngiltere'ye ait firmalarla yeni bir anlaşma imzalayan Khortum hükümetinin işi ne kadar ciddiye aldığına dair büyük bir kanıt. MÜNİH Paylaşılamayan yer: Darfur Sudan'ın güneyinde yer alan Darfur bölgesi 1994 yılında 3 eyalete ayrılmış; Kuzey, Batı ve Güney Darfur eyaletleri. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad ile komşu olan Darfur'un nüfusunun 3-4 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu bölgede yaşayan en büyük halk toplulukları Masalit ve Baggaralardır. "Fur" lar Baggaralılara dahildir. Eskiden Afrika ülkelerinden zorla getirilen siyahların Arap ülkelerine satılmaları için bir köle ticaret merkezi olarak kullanılan Darfur'un ismi ise eski yerleşimcilerini oluşturan "For (Fur)" aşiretinden geliyor ve "Darfurluların evi" anlamına geliyor. Furlar Araplaştırılıp daha cok Darfur'un kuzeyinde oturuyorlar. Daha önce buraların gerçek yerlileri olan Daco aşiretlerinin Furların gelmesiyle vatanlarından sürüldüğü kaydediliyor. Birçok büyük aşiretin yanında ayrıca Güney-Darfur'da ise sayıları 400'ü bulan Sudanlı-siyah aşiretler yaşıyorlar. Hem Sudanlı-siyah aşiretler ve hem de Furlar Afrikalı iki etnik kökenden geliyorlar. En çok yoğunlukta oldukları şehirler ise El-Fasir ve Geneina'dir. Bu Hıristiyan inancına sahip olan siyah Afrikalılar 900 ile 1200 yılları arasında bir Hıristiyan imparatorluğu kurmuşlar. Ancak buraya sızan Arap-İslam orduları 13. yüzyılda bu imparatorluğu yıkıp bölgeyi Müslümanlaştırmaya başlayıp Kanem islam krallığını kurmuşlar ve yerlilerin çoğunluğunu Müslümanlaştırmışlar. 17. yüzyılda ise yabancı Arap egemenliğine son veren yerli Keira Aşireti yönetimi devralmış. Keira Aşireti 1640 yılına kadar Darfur'da bağımsız bir sultanlık kurup buralara hükmetmişler. İlk olarak İslam yasaları ise 1596-1637 yılları arasında Sultan Soliman Solon tarafından uygulamaya geçirilmiş. Sudan Cumhuriyeti Resmi dili: Arapça Başkenti: Khortum Devlet biçimi: İslami askeri cunta/Başkanlık sistemi ile yönetiliyor Devlet başkanı: Ömer Hassan Ahmet el-Besir Yüzölcümü: 2.505.810 km2 Nüfusu: 38-40 milyon Etnik yapı: Ülkenin kuzeyinde yaşayan Arap asıllı Müslümanlar ülke nüfusunun yüzde 48'ini oluşturuyor. Buna Nuba aşiretleri (yüzde 8) de dahil. Ayrıca çeşitli Arap ve Afrikalı aşiretler bütün ülke çapında dağınık olarak da yaşamaktadırlar. Sudan'ın doğusunda 19. yüzyılda Suudi Arabistan'dan göç eden Rasayda ve Beya aşiretleri yerleşik iken, ülkenin güneyinde (Darfur) ise Nilotik, Dinka, Nuer ve Silluk, Azande, Topoza ve Berti aşiretlerinin yanında daha birçok aşiret yerleşik bulunuyor.
-Petrolün laneti: Bir etik denge(TRABIT TAMBWE) Haber bir harikaydı. Yoksul Tanzanya petrol bulmuştu. Tanzanya, düne kadar Ekvatoral Gine, Çad, Sudan ve bir ölçüde Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi diğer yoksul Afrika ülkeleri arasındayken; petrol bulunmasının ardından, şimdiye kadar sadece iki üyesi (Angola ve Nijerya) olan seçkin Sahra Altı kulübüne katılmaya hak kazandı. Bu lütufa sevinmek için nedenler varsa da, petrolün insan haklarına saygı bağlamında Afrika ülkeleri için ne anlam taşıdığını sorgulamak da bir o kadar önemli. Angola otuz yıl süren iç savaşın yaralarmı yeni yeni sararken; Nijerya yalnızca kanlı bir iç savaş tecrübe etmekle kalmadı, ayrıca yolsuzlukta dünyanın en ileri ülkesi olma şererine nail oldu. Neden doğal zenginlik insan haklarının gelişmemesine yol açıyor? Genel olarak, bir doğal zenginliğin keşfi ile liberal demokratik yönetimin gelişimi arasında mantıksal bir bağ kurulmaz. Bir politik sistem olarak liberal demokrasi yalnızca özgür seçimlerle değil, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve ifade özgürlüğü ile dinsel toleransı içeren temel İnsan hakları ile belirlenir. Oysa, herhangi bir doğal zenginliğin keşfi insan haklarıüzerinde olumsuz bir etkide bulunmaktadır, zira böyle bir keşif hukukun üstünlüğünü geliştirmeye yatkın bir atmosfer oluşturmamaktadır.' En temel norm -insan hakları-, 2. Dünya Savaşı sonrası dekolonizasyon sürecinden bu yana Afrika'da sürekli ihlal edildi. Önce, arkalarında hırpalanmış toplumlar bırakan misyoner sömürgeciler, ardından onların yerine geçen siyah efendiler tarafından. Insan hakları ihlalleri bu toplumların karakteristiklerinden biri oldu. Birçok Afrika toplumunda, insan hakları sistematik ve gittikçe artan bir şekilde devlet tarafından inkar edilmiştir. Bu durum karşısında en etkili insan hakları politikasının topluluk düzeyinde başlayacağını ileri sürüyorum. Devletin insan haklarına bağlılığı, doğal kaynakların keşfi ve yerli sivil toplumların serpilmeleri arasında nedensel bağlantılar geliştirmeye teşebbüs ediyorum. Sivil toplumları desteklemek önemlidir ve yerel sivil toplum bunu gerçekleştinnek için en etkili yoldur. Yazı boyunca sık sık dönecek olduğum prensip gayet yalın: Insan Hakları, yerel toplulukları güçlendirmeyi zorunlu kılan daha kapsamlı bir programın parçası olmalıdır. Insan haklarının bir Batı değeri olduğunu düşünmeye alışkın olanlara göre, çoğunluğu kırsal alanda yaşayan Afrikalıların insan haklarının gelişimini sağlamaları ve etkilemeleri imkansız denebilecek kadar zordur. Bu görüşte olanlar, ortalama minimum resmi eğitim ve hükümetlerin zorlama aygıtları üzerindeki kontrolleri göz önüne alındığında, Afrikalıların haklarını talep etmek için herhangi bir hareket örgütlemelerini hayal edilemez buluyorlar. Ama bunlar yüzeysel ve demode görüşler. Gerçekte, Afrikalı topluluklar ayağa kalkıyorlar ve kamuoyu iç dengeler aşırı hassas olduğu durumlarda bile politik tartışmaların yönünü değiştirebilen bir faktör olarak gittikçe önem kazanıyor. Kenya, Nijerya ve Senegal'deki çevre hakları hareketleri, Güney Afrika'daki HIV/AIDS hastalarının hakları için düzenlenen kitlesel hareketler ve Gambiya'dan Swaziland'a kadar ana akım insan hakları hareketleri. Bütün bunlar değişen bir genel durumu gösteriyor. Afrikalı diktatör karikatürübile, bütün bunlardan esinlenerek rejimine bir meşrüiyet imajıkazandırmak için göstennelik demokrasiden (periyodik seçimler, siyasal partiler, mahkemeler) medet umuyor. Seçimlere önemli ölçüde hile karıştırılabilir, siyasal partiler yalnızca maske olabilir ve mahkemeler kabile ileri gelenleriyle dolup taşmış olabilir, ama farklılık açık: Diktatör kendisini meşrulaştınnak için uzun mesafeler kat etmek zorunda. Aynı şekilde, insan haklarınıönemsemeyen devletler uluslararası kamuoyunun baskısıyla uluslararası insan hakları belgelerini imzalamaya zorlandılar. Bu devletler, bu belgelere uymayı ihmal edebilirler; ancak imzalamakla kendilerini evrensel bir programdan sorumlu kılmış oldular ve uluslararası toplum tarafından kınanma riskini göze almadan bu yoldan geri dönüşleri yok. Bir devletin insan hakları yükümlülüklerine uyup uymadığı iki şekilde gösterilebilir: Birincisi ülkenin anayasasında hakların bazılarını veya tamamını listelemek, diğeri ise uluslararası insan haklarını iç hukukta uygulanabilir kılmaktır.2 Human Rights Watch organizasyonunun bir raporunda, Nijerya'da petrol şirketlerinin aktivitelerini protesto gösterilerine katılanlar ve çevreye verilen zararlara karşılık tazminat talep eden bireylerin güvenlik kuvvetleri tarafından dövülmesi, tutuklanması ve hatta öldürülmesini içeren olaylar gösterilmektedir. Kurbanlar; gençleri, kadınları, çocukları ve gelenekselliderleri içeriyor. Bazı vakalarda ihlal, petrol şirketlerinin güvenlik güçlerinden müdahale etmelerini istemelerinden sonra gerçekleşmektedir.3 Rapor, çokuluslu petrol şirketlerini Nijerya askeri güçleri ve polisi tarafından gerçekleştirilen ihlallere suç ortaklığı etmekle suçluyor, çünkü onları kamuoyu önünde kınamamışlardır ve olayların yinelenmemesi için Nijerya hükümeti nezdinde girişimde bulunmamışlardır. Human Rights Watch, birçok vakada petrol şirketlerinin, yerel toplulukların itirazlarına rağmen petrol akışını sürdürmeye çalışan ihlalci yerel güvenlik güçlerinin kendi adlarına neler yaptıklarını öğrenmek için hiçbir çaba sarf etmemiş olduklarını saptamıştır. Human Rigths Watch, petrol şirketlerini aşırı gizlilikle suçladı ve onları devlet birimleriyle yapmış oldukları güvenlik anlaşmalarını kamuoyuna sunmaya davet etti. Human Rights Watch, şirketlerden şirketin varlıklarını korumakla görevlendirilen güvenlik elemanları hakkında soruşturma yapılmasını, şiddet uygulanan olayların incelenmesini ve bu incelemelerin sonuçlarının kamuoyuna duyurulmasını talep etti. Şirketlerden, tesislerini ve personelini korumaya yönelik meşru ihtiyaçlarının, faaliyette bulundukları yörelerdeki toplulukların üyelerine karşı insan hakları ihlalleri ile sonuçlanmamasını garanti altına alacak bütün gerekli adımları atması istendi. Ayrıca sivil toplum örgütleri devlete baskı uygulayarak, devletin imzalamış ve onaylamış olduğu sözleşme ve antlaşmaların uygulanmalarında ısrar ederek hukukun üstünlüğünün kurulmasına katkıda bulunuyorlar. Hukukun üstünlüğü iyi yönetilmeyi ve devletin gelirlerinden sorumlu tutulabilmesini gerektirir, ki bu da örneğin eğitimi sağlayan bürokrasinin güçlenmesini, yani maddi olarak zenginleşmesini ve sorumlu tutulabilir hale gelmesini sağlayan bir dinamik yaratır. Hukukun üstünlüğünün prensipleri pekiştirilirken, bir yandan devletin sorumlulukları garanti altına alınmış olur, öte yandan yeni bir Afrikalılar kuşağı eğitilir.Petrol şirketleri faaliyette bulundukları alanların dışında yaşayan diğer toplulukların ihtiyaçlarını karşılamak için ne yükümlülük altında bulundukları ne de bunun araçlarına sahip oldukları için, zarar gören petrol üreticisi olmayan topluluklardan gelen baskılar küçümsenemez. Ama şirketler kendi toplumsal sorumluluk politikalarını devletlerin insan hakları yükümlülüklerini etkilemek için kullanabilirler. Temel insan hakları prensiplerinin kurumsallaşması bir ilk adım olarak hayati önemdedir. Ikinci adım, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesidir. Dış desteğe ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, mevcut insan hakları normları ve kurumsal yapılarının ve Afrika bürokrasisinin, insan hakları hukukunu pratiğe nasıl oturttuklarına dikkat etmek önemlidir. Afrika devletinin karakteristiği, ardında küçük bir profesyonel bürokrasi ve devletin yönetilmesinde öncelik iddia eden orduyu bırakan Ingiliz ya da Fransız sömürgeci mirasıdır. Politik bağımsızlığı takip eden ilk yıllarda, Afrika devleti ve onun çoğunlukla rütbesiz askerlerden oluşan ordusu, hukuksal-rasyonel bürokrasi temelinde kurulan kamusal normlar dizgesi üzerine kuruluydu. Bu normlar az ya da çok küçük bürokrasi tarafından içselleştirildiler, ancak patrimonyal pratikler tarafından sürekli baltalandılar, zira yalnızca ekonomik değil, eğitimse! kaynaklar da kıttı. Eğitimsel kaynakların kıtlığı, az sayıda bürokrat, politikacı ve subayın bütün alanı rakipsiz bir şekilde elde tuttukları bir durum yaratmaktadır. Marjinalleştirilmiş toplulukların muhalefeti sosyal kargaşa, yani darbeler ve karşı darbeler, iç savaşlar doğurmaktadır. Devlet, kendisinin nasıl idare edildiği üzerinde herhangi bir muhalefetin ifade edilmesi için çok sınırlı bir alan bırakarak, muhalefeti bastırmak amacıyla cebir aygıtlarına, yani güvenlik güçleri, polis ve orduya başvurmaktadır.4 Cunta etrafını uşaklar ve dalkavuklarla çevirir ve muhalefet durum gittikçe kötüleşerek başka bir cuntanın idareyi ele geçirecek kadar olgunlaşmasına kadar yeraltına iner. Rüşvet, klientalizm, kayırmacılık ve kabilecilik gibi bütün patronaj pratikleri süregider. Devlet aktivitesine yönelik bu tür pratiklerin ortak paydası, politikacıların ve kamu görevlilerinin kamusal ve özel alanları karıştırmalarıdır. Bütün bunlara toprağın zenginliğini petrolü- ekleyin, etkili bir patlayıcı tarifi elde etmiş olursunuz. Öte yandan bu süreci anlamak aynı zamanda insan haklarının devletin kurumlarının işlevsiz olması halinde transfer edilemeyeceğini anlamaktır, çünkü bu tür bir patrimonyal yönetimin iki yüzlülüğü, Afrikalı liderlerin nasıl bir yandan insan haklarını ve legal-rasyonel değerleri öven bir söylem içerisinde yer aldıklarını, diğer yandan sıklıkla ve oldukça açık bir şekilde insan haklarını ihlal ettiklerini ve onu kendi özel mülkleriymiş gibi kontrol ettikleri devlete ait pastanın bir parçası olarak gördüklerinin açıklamasını sunar.Daha önceki bir rejimin zararlarını gidermek gerekçesiyle iktidarı ele alan her yeni subaylar dalgası, artık çoğu Afrika ülkesiyle eşanlamlı hale gelmiş bulunan yolsuzluk çağlayanını yaratan yeni bir patronaj tabakası eklemiştir. Bu ikiyüzlülük, sistemde büyük bir güvensizlik yaratır, çünkü böyle bir yaklaşım bir gün patrimonyal mantığa uygun olarak görülürken, öbür gün hukuk tarafından yolsuzlukla ilham edilmekle sonuçlanabilir. Her şey iktidarda olanların keyfi yargılarına bağlıdır. Şirketler, sorgulanabilir etik durumlarda bile ticari fırsatlara ulaşmak için hiç çekingenlik göstermediklerinde, yolsuzluk ve etkisiz yönetim sorumsuzluğu teşvik eder. Nazi Almanya'smdan, Apartheid Güney Afrikası ve Latin Amerika'daki şirket imali darbelere kadar, şirket sorumsuzluğunun çok sayıda örneği vardır. Devlet bu vakaların çoğunda ahlaken yozlaşmış ise de etkisiz değildir.Şirketlerin eleştiriye uğradığı durumlarda, eylemsizliği açıklamak için en sık kullanılan argümanlar, politik tarafsızlık gerekliliği inancı ve bir kaynağın geliştirilmesinin söz konusu topluluğun bütününün yaşamlarında mutlaka ilerleme sağlayacağı iddiasıdır. Bu argümanlardan ikincisi yükselen bir uluslararası eşitsizlik dünyasının arka planına karşıt bir argüman olarak görülmelidir ve bu iddia zenginliğin dağıtımında hakkaniyeti sağlamak için hiçbir girişimin yapılmadığı birçok ülke için açık bir şekilde geçersizdir.Ama sömürge mirası her ne olursa olsun, Afrikalı devletler neredeyse yarım yüzyıldır bağımsızlar. Uluslararası Insan Hakları Hukuku'nu oluşturan sözleşme ve antlaşmaların çoğunu imzaladı, ve/veya onayladılar ve pacta sund servanda (ahde vefa) ilkesi ile bağlılar. Bir ulusun alenen, resmen ve (az ya da çok) gönüllü bir şekilde ortaya koymuş olduğu yaygın bir tanıma saygıya layık olmalıdır. Antlaşmalar Hukuku Üzerine Viyana Sözleşmesinin 26. maddesinde belirtildiği gibi: "Yürürlükte olan her antlaşma taraflar üzerinde bağlayıcıdır ve onlar tarafından iyiniyetle uygulanmak zorundadır." Afrikalı devletler demokrasinin öne çıktığı en son dalgadan beri önemli bir değişim geçirdiler. Insan hakları alanında anayasal hükümler, yasama ve umut verici vaatler bakımından çok şey yapıldı. Ama insan hakları elle tutulur hale getiren; normların devletler, topluluklar ve şirketlerin sosyal sorumluluk stratejileri arasındaki etkileşimden doğan sinerjiler aracılığıyla uygulanabilir olmalarıdır. Insan hakları hareketinin başarısıbüyük ölçüde sivil toplum örgütlerinin kamuoyunun dikkatini çekmekteki etkililiğine bağlıdır. Herhangi bir zaman diliminde bu etkililik tekil şirketlere yönlendirilebilir, ama zaman içerisinde bunun ötesine geçerek toplumun bütün alanlarında yayılır. Insan haklarının gelişimini Batı değerleri ile değerlendirmeden ve devlet görevlilerine karşı sürekli 'Afrika' değerlerini korumayı ileri sürerek, Afrika insan hakları hareketi evrensel prensiplerin göstergelerini yeniden tanımlamaktadır. Çeviren SERKAN GÖLBAŞI
|